Ercümend Özkan o programı nasıl yorumlamıştı?

Ercümend Özkan o programı nasıl yorumlamıştı?

İSLAM’I NASIL YAŞAMALIYIZ konulu Dinamit programı Türkiye’de büyük bir ilgi ile izlenmişti ve yayınlandığı sosyal medya kanallarında halen izlenmeye de devam ediyor.

Ercümend Özkan’ın katılımı ile Kanal D’de 14 Haziran 1994 tarihinde yayınlanan Dinamit programı o dönem çok ses getirmişti. Yayınlanmakta olduğu video kanallarında da seyircisini etkilemeye devam eden bu programa ilişkin Ercümend Özkan, o tarihlerde bir değerlendirmede bulunmuştu. Değerlendirmesinde yine, İslam’ın nasıl anlaşılması ve yaşanması gerektiğini bir kez daha vurgulayan Özkan, programın güzel bir de analizini yapmıştı.

Programın hemen ertesinde İktibas dergisinin Temmuz sayısında Ercümend Özkan tarafından yapılan işte o değerlendirme:

Aziz Okuyucularımız!… 

Evet nasib oldu bu sayı da buluştuk. 14 Haziran Salı günü saat 09.30’da Kanal D’de yayınlanan DİNAMİT programında altı kişi konuştuk, dinlediniz bizleri.. Bir hafta önce de aynı program Y. N. Öztürk, H. Hatemî, B. Bayraklı ve S. Albayrak ile yapılmış ve konu başlığı İSLAM’I NASIL YAŞAMALIYIZ olan program Türkiye’de büyük bir ilgi ile izlenmişti. Fakat edinilen bilgilere göre ikinci kez tekrarında bizim de çağrılmamız, özellikle dinleyiciler tarafından yoğun istek üzerine gerçekleşmişti. 10 Haziran Cuma günü beni arayan Ahmet Altan ve Neşe Düzel, geçen salı günü yapılan programın izleyiciler tarafından pek net anlaşılmadığını, benim adımı da vererek aynı programın tekrarının kendilerinden istendiğini söyleyerek beni konuşmacı olarak 14 Haziran salı günü tekrarlanan fakat iki kişi fazlası ile tekrarlanan bu programa davet ettiler. Sağlığım elverirse mutlaka katılırım dedim ve nasib oldu katıldım. Diğer ek konuşmacı ise izlediğiniz gibi İstanbul Müftü Yardımcısı A. Bayındır idi. Üç buçuk saat boyunca biz altı konuşmacıyı dinlediniz. Müdahale etme gereği duyduğumuzu da ekrandan izlediniz.

Bugün 57 yaşından altı ay almış ve bu ömrün beşte üçünü bu konularla yakından ilgilenerek geçirmiş okuma, araştırma, düşünme ve yaşama geçirme bütünlüğünü şahsımızda gerçekleştirmeye çalışmış, söyledikleriyle kalmamış, söylediklerini, inandıklarını yaşamaya çalışmış biri olarak her zaman söylediğimiz gibi insanlar ancak konuşarak ve konuşturularak anlaşabilirler. Halk deyiminde bunu anlatan meşhur “hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşabilirler” sözü bu gerçeği ihtilafsız ifade eden bir inbikten geçmiş sözdür ki anlamı ne kadar da açıktır.

Evet insanlar konuşmalıdırlar eğri olsun, doğru olsun düşündüklerini söylemelidirler, hattâ söylemelerine yol açılmalıdır, İslam buna en geniş şekilde imkan tanıyan bir sistemdir. Kimseye inancınızı zorla -ikrah ile- kabul ettirmenize göz yummaz İslam. Hattâ bunu yapanları cezalandırır ve zorla inancı değiştirilmiş kimseye zulüm yapılmış kimse olarak yardımcı olur, hukukunu korur. Lâkin yeryüzünde gelip geçmiş ve hâlen bulunan bütün ülkelerin bir düzeni olduğu gibi İslâmî idarenin de bir düzeni olacaktır ve vardır, İslâm aslâ Hıristiyanlık, Budizm ve benzeri dinler gibi değildir. Zira fert ve toplum hayatının tümüne talibtir. Ve bunu tedvire kadirdir. Nitekim İslam insanlara Allah’a nasıl, ne kadar, ne şekilde inanacaklarını Kur’an’da gösterdiği ve anlattığı gibi, hayvanlara taşıyamıyacağı miktarda yük yüklenmemesini de açıklamıştır. Komşu hukukundan, ticaret ahlakına, ekonomik kurallardan devlet yönetimine, yönetimdeki sorumluluk ve hudutlarına kadar, aile hayatından kişinin kendi nefsi ile ilişkilerine kadar her alanı düzenlemiş ve bu suretle insanı doğru yol üzerinde bulundurarak ferahlatmak, rahatlatmak ve huzur içinde olmasını sağlamak istemiştir. Bu dünyanın sonunda -ahirette- ise yine nimetleri bol cennetlere giden yol üzerinde bulunulmasını göstermiştir.

Dinamit’te huzurlarınızda yaptığımız konuşmalarımızı dinlediniz, eşkâlimizi seyrettiniz. Programı yapanların amaçları bellidir. Bu amaç, en basit ifade ile kasabın et derdinde olması olarak ifadelendirilebilir. Yani gerek halen çalıştıkları kanalın patronları nezdınde, vazgeçilmez ve çok izlenir program yapımcıları olarak bir yer edinmek, gerekse kanallar arası transfer ücretlerini artırmak ve aranan programcılar olmaktır. Partronları açısından da çok izlenen programın yapımcılarına daha fazla ücret ödemek ve bu ücreti kat be kat alacakları reklamlarla çıkarmak ve kârlarını artırmaktır. İşte bütün bunlar, kasabın et derdinde oluşu olarak görüp değerlendirdiğimiz hususlarlardır.

Öte yandan ise, hiç değilse benim açımdan ayağımı yere sağlamca basarak açıkça söyleyebilirim ki ‘can derdindeyim’. Yani hayatıma anlam kazandıran, hayatımı anlamlandıran Kur’an’ın tanımladığı anlaşılır ve yaşanır İslam’ı kamuoyuna anlatmak, anlatabilmektir. Buna özellikle kendi üzerime farz olduğu için, aynı oranda da kitlelerin çok sevdikleri ama maalesef kaynağından bilmedikleri/ öğrenmedikleri, ahirette kendisinden hesaba çekilecekleri dinlerinin kitabında yazan İslam’ı anlatma zorunluluğu duymamdır.

Bir programda, hele de altı konuşmacısına ilaveten 50 dinleyicisinin de konuşmacı olduğu böylesi bir programda neler, ne kadar söylenebilirse biz de acizâne o kadarını söylemeye, söylemlerimizi her zaman olduğu gibi net bir şekilde ifade etmeye çalıştık. Daha açık olarak düşündüklerimizi anlatabilme imkanlarına kavuşmamız halinde kamuoyu önünde herkesle tartışmaya, konuşmaya hazırız. Ne var ki sistemden yana olan konuşmacıların sisteme sırtlarını dayamışlığın verdiği rahatlığı maalesef sisteme karşı olanlar, özellikle de müslümanlar gösteremiyorlar. İşte biz bunun tersini yapmaya çalışıyoruz; yani sisteme sırtını dayamışların taşıdıkları güveni fazlasıyla Allah’a dayanmak suretiyle dengelemeyenlerden utanıyoruz; sıkılmıyoruz, korkmuyoruz ve açık açık söylemeye, bildiğimiz kadarı ile anlatmaya çalışıyoruz. İnsanız ve elbette ki eksiğimiz, yanlışımız vardır ve olacaktır. Her sözü en güzel şekilde söyleyebilmemiz, her tavrı yerli yerinde koymamızda beceriksizlik ettiğimiz olmuştur, olacaktır da. Allah’a, O’nun affına ve sizlerin müsamahasına sığınıyoruz. Amacımız hiçbir zaman kimseyi aşağılamak olmadı. Zaten böyle bir şey müslümana haramdır. Müslümanın derdi, Allah’ın kullarına Allah’ın dinini söyleyerek ve yaşayarak anlatmak, bütün güzelliklerinin görülmesini sağlamaktır. Biz bunu yapmakla yükümlüyüz. Yoksa kendimizi “Biz seni insanlara bekçi veya vekil olarak göndermedik. Biz seni ancak bir açıklayıcı olarak gönderdik” buyuran Allah’ın buyruğundan çıkmış olurduk ki bu müslümanın harcı değildir.

Evet her ülkenin bir düzeni vardır ve düzensiz ülke yoktur. Eşkıyalığın bile bir raconu/kuralı vardır. Kaldı ki ideolojilerin olmasın, mümkün mü? İşte İslam, bu ülkede yaşayan insanların nefislerindekileri Kur’an’dakilerle değiştirmesi sonucu iktidara gelir ve devlet olursa, bu takdirde bu toplumun da elbette bir düzeni olacaktır ve bu düzen İslâmî bir düzen olacaktır. Her düzen kendisinin üstünlüğüne inansın inanmasın hükmettiği insanlar üzerinde geçerlik sahibidir. Nasıl ki bir İngiliz ben İngiltere’de arabamı soldan gidip, sağdan gelerek kullanıyorum, sizin ülkenizde de böyle kullanacağım derse ve bu sözü dinlenmez ise tıpkı böyledir. Ve gerek vatandaşı gerek misafiri olsun, bulunduğu yaşadığı ülkenin kurallarına uymak zorundadır. Nitekim bugün Türkiye’de laik demokrasinin üstünlüğüne inanmayan müslümanlara da laik-demokratik düzenin, kuralları, kanunları zorla da olsa uygulanmıyor mu? Herkese istediği kuralları uygulayamazsınız ve bir standart tutturmak zorundasınız. Bu standart da kaçınılmaz olarak o ülkedeki insanların üstünlüğüne inandıkları ve bu yüzden iktidar sahibi kıldıkları ideolojiye ait kurallardan oluşacaktır. Hollanda’da esrar, eroin içmek ve küçük miktarlarda satmak suç değildir. Bir Hollandalı Türkiye’ye şu veya bu sebeble geldiğinde, ben ülkemde suç sayılmayan esrar içmeyi ve satmayı burada da yapacağım derse bu laik-demokratik düzen onu dinler ve arzusunu yerine getirir mi?

Dinamit programının konuları şu başlıklarla ifade olunabilir: Birincisi örtünme ve başörtüsü, ikincisi dört evlilik, üçüncüsü İslâmî yönetim olursa/gelirse inanmayanlar da İslam’ın kurallarına uyacaklar mı, diğer ve stratejik bir konu olarak da laikliğin ne olduğu konuları idi. Kapanma, özellikle de üzerinde durulan baş örtüsü konusunda açık kanaatımız, saçların da kapatılmasını âmir olan hükümlerin akıl ve nakil yönünden bulunduğudur. Hem kelime olarak hem ifade olarak Kur’an yüzün, ellerin ve ayakların açıkta kalabileceğini açıkça vurgulamıştır.

Dört evlilik konusunda da diğer konularda olduğu gibi laiklerin amacı üzüm yemek olmayıp bahçıvan dövmektir. Bu açıkça görülüyor. Kur’an açık bir şekilde tek eş ile şu veya bu sebeble yapamayanlar için izin vermiş olduğu ve yine de ‘bilirseniz tek eş sizin için daha hayırlıdır’ buyurduğu halde, sanki bütün erkeklere birden fazla evlenmek farz imiş gibi sunuyorlar konuyu ve öyle anlaşılması için çarpıtıyorlar. Dünyaya gelip geçmiş ve hâlen yaşayan toplumlara bakıldığında açıkça görülür ki erkekler eşlerinden fazlasına tâlib olmuşlar ve olmaktadırlar, ikinci bir nikaha müsaade edilmeyen/yasaklanan ülkelerde -ki Türkiye de bunlar arasındadır- erkekler ikinci, üçüncü, dördüncü ve ondördüncü kadını eş olarak değil -çünkü yasaktır- metres, kapatma, eskort vs. olarak almakta ve yatmaktadırlar. Bunun serbest olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Kanunlar ikinci nikahı yasaklamış iken dilediği kadar kadınla birlikte olmayı aslâ yasaklamamaktadır. Vaktiyle kanunlarda suç sayılan ‘zinâ’ artık Türkiye Cumhuriyeti’nde suç sayılmaz olmuştur. Yani evli erkek veya kadının bir başkası ile cinsel ilişkide bulunmasına devlet karışmamaktadır.

Biz ilk eşin kadın, hanım, anne ve evinin kadını olmasıyla yetinmiyor, Allah’ın kulları olan diğer kadınlardan da isteyenlerin -ki istemeyen ikinci eş olarak kimse ile evlenmez de evlendirilmez de- ikinci kadın, ikinci hanım, ikinci anne ve evin ikinci kadını olmasının insan ve kadın haysiyeti ile bağdaşacağına inanıyoruz. Gerçekten bütün kadınlar da biz erkeklerin ya anneleri, ya bacıları, ya kızları, ya teyzeleri, ya halaları ya da hanımları değiller mi? Bu kadınların bir kısmına haysiyetli olma yollarını açınız az da olsa diğer bir kısmına insan-kadın haysiyeti ile bağdaşmayan bir yaşam tarzı sununuz, olacak iş midir? Soruyorum kim annesinin, kızının, karısının, halasının, teyzesinin fahişe olmasını, şunun bunun metresi olmasını, otostop yaparak önüne gelenle yatmasını ister? İsteyenler olabilir, fakat bunlar tedavilik vakalardır. Dünyanın her yerinde bu böyledir. İşte Amerika, işte İngiltere’ye bakınız, hem toplum olarak kadın erkek ilişkilerinde akıllarına geldiği gibi davranıyor daha yedi-sekiz yaşında ilişkiye giriyorlar ve bunları mübah görüyorlar, hem de Başkanları bir kadınla yattı diye skandal çıkıyor ve çoğu kez bu skandalın sonucu makamından oluyorlar. Gazetelerde okumuştum, Alman halkı Cumhurbaşkanı – bundan önceki- Waytzeker’i en çok 20 yıldan beri tek hanımı ile evliliğini sürdürmesi ve başka kadınlarla ilişki kurmaması yüzünden seviyormuş. Alman basını yazmış Türk basını da iktibas etmişti. Biz de vaktiyle İKTİBAS’ın bir sayısında yayınlamıştık. Bu durumda insanlar demezler mi ki “bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz diye…” İnsan ve toplum kendisi ile çelişki içinde olursa yaşamı kendisine zehir olur. Bu hayat da herhalde insanlara zehir olsun için verilmemiştir.

Evet İslâmî yönetimin gelebilmesi için insanlar nefislerindekileri Kur’an’dakilerle değiştirirler ve bunu yapmakta ağırdan alanlara güzel örnekler olurlarsa elbette kimselerin mani olamıyacağı şekilde İslam topluma hükmeder, siyâsî rejimi, sistemi olur müslümanların. Bir yandan onların fert olarak derûnî dünyalarını yaratılışlarına uygun olarak düzene koyarak, diğer yandan, dışa vuran davranışlarında istikrar, ölçülü olma, güven vericilik ve güzellik olacaktır. Böylesi fertlerin bulunduğu toplumun, elbette ki herkese güven veren ve imrendirici bir toplum olacağı açıktır. İslâmî hükümlerle hükmedildiğinde örneğin Türkiye hududları içinde hükmolunuyorsa -varsayalım- burada oturan müslim-gayr-ı müslim herkese uygulanır. Aynca dışarıdan gelenler – turistler- için de uygulanır. Zaten yeryüzünde hiçbir ülke yoktur ki herkese aynı hukuku -hukukunu- uygulamasın. Böylesi görülmüş değildir. Bu özellik yalnız İslam’a mahsus değildir, her sistemin özelliğidir. Örneğin hristiyanlar İslam devleti tebeası olsun veya turist olsun içki içebilirler. Fakat bunu kendi dinlerinin hukukunun gereği olarak değil, İslâm hukukunun kendileri için uygun görmesi ve izin vermesindendir. Domuz eti için de durum aynıdır.

Velhâsıl İslam hukuku istisnasız herkese uygulanır. İnanan-inanmayan herkese bugün de aynı hükümler uygulanmıyor mu? Örneğin ben veya benim gibi milyonlarca müslümana laik-demokratik hukukun-sistemin üstünlüğüne inanmadığımız halde her hangi bir şey olduğunda, bir niza vukuunda bu hükümlerle hükmedilmiyor mu, benim arzuma mı bırakılıyor? Hattâ aralarında ihtilaf çıkan iki kişi bu ihtilafın İslam kurallarına göre çözülmesi isteğinde bulunsa, daha da ötesi, hâkim de İslam kurallarına göre karar verse, bu kararı kim dinler, kim yerine getirir, hiç kimse.. Hükümsüz sayılır, geçersiz sayılır. İslâm devleti de elbette her devletin yaptığı gibi kendi huduları içerisindeki her kişiye ve her olaya kendi hükümleriyle hükmeder, kendi kanunlarını uygular. Bunun lâmı cimi yoktur.

Evet asıl zurnanın zırt dediği yere, yani laikliğe gelince konuşmacılarımızın bir kısmını pek yakından tanırız ve bu konuda da aynı düşünceyi paylaştığımıza şahidiz. Lâkin aynı olan düşüncelerini kapalı mekanlarda, özel mekanlarda belirtebiliyorlar ama böylesi sevabının milyonlarca kat olduğu yerlerde söyleyemiyorlar. Laiklik, bir insanın veya devletin hayatının Allah tarafından -veya dinin hükümleriyle- düzenlenmesine son verilmesi, dinin hükümlerini fert ve toplum yaşantısında dışarıda tutma demektir ki hiçbir din böylesi bir hakimiyet kaybını kabul etmez. Hele İslâm hiç kabul etmez. Zaten müslümanım dediği halde böyle yapanın müslümanım demesinin hiçbir anlamı kalmadığından kişi İslam’ın da dışına çıkar. Nasıl ki bir insanın ‘Ben komünist müslümanım’ demesi mümkün değil ve söyleyenine ‘Sen ya dayak yememişsin ya da sayı saymasını bilmiyorsun’ dedirtir ise ‘Ben hem laikim, hem de müslümanım’ demek kadar garib ve çelişkili bir ifade olamaz. Her ne kadar 70 yıldan beri devletin dayatması sonucu bilgisizliğin kol gezdiği bu ülkede ‘Ben laik-müslümanım’ diyen varsa da bunların işin gerçeğini bilmemelerinden böyle dediklerini yakından biliyor ve en kısa zamanda bu bilgisizliklerini gidermelerinde kendileri açısından zaruret görüyoruz. Bir kısım da var ki gerçekten laiktir, İslam’dan uzaktır, lâkin yüreği yoktur ki laik rejimde yaşadığı ve gavurum demenin serbest olduğu bu ülkede iki yüzlülük yaparak ‘Ben de müslümanım, ben de müslümanım’ diyebilmekte, şahsiyetsizlik göstermektedir. Allah’ın cennetini kabul etmeyen, Allah’ın varlığını kabul etmeyen marksistlerin ölülerine İslamî bir terim olan ‘şehit’ ifadesini kullanırken ne kadar iki yüzlü olduklarını görüyorsunuz, gazete ve dergilerinde yayınlanan ilanlarda. Şahsiyetsizlik bu ülkenin ana sorunu haline gelmiştir. Kişilik, kimlik bunalımı olduğunda, gavur-müslüman herkes müttefiktir. Lâkin kişiliğini arayan müslümanlar bu kişiliği buluyor ve bu sürece girdi endişeleri kişiliksizleri korkutuyor. Korksunlar ve dudakları uçuklasın. Ne yapalım, ya akıllansın ve onlar da adam olmanın yoluna girsin ve kaybettikleri kimliklerini arasın ve bulsunlar, ya da yerlerde sürünsünler, kendi seçimleri için insanlara ne diyebilirsiniz, ‘Kendin ettin, kendin buldun’dan başka… İnsanlar seçimlerinin ürünleridir. İyileri doğruları seçenler olumlu sonuç sahibi olurlarken, eğrileri seçenler de eğri ürün olmaktadırlar.

Evet Dinamit’te ilk konularda (kapanma, dört evlilik ve benzeri konular) şöyle veya böyle, eğri veya doğru, eksik veya fazla düşüncelerini söyleyenler, Laiklik konusuna gelince mayınlı araziye girmiş gibi oldular, mayınlı araziye girmediler gördüğünüz gibi.. İçlerinden birinin de hatırlattığı gibi anayasının halâ geçerli 24. maddesinin bunları konuşmaya müsait olmadığını belirtmek suretiyle dinleyenlere “bir yandan konuşunuz der, diğer yandan konuşmanızdan ötürü cezalandırılırsınız diyen bir sistemde ne diyebiliriz ki” demesi de anlamlı idi. Lâkin kimilerinin ki can iken, bazılarının ki de patlıcan mıdır nedir, düşünülmüyor. Hem müslümanım diyor ve ‘Allah mü’minlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın aldık’ buyruğuna inanıyorsunuz. Lâkin cenneti diğer yandan hiçbir ücret ödemeden almak istiyorsunuz. Ne can, ne de mal vermiyor ve cenneti istiyorsunuz, bu mümkün olsa idi, elbette ki herkes böyle elde ederdi onu…

Kısaca tekrar belirtelim ki bir müslümanın ‘ben aynı zamanda laikim’ demesi -megalarında da olduğu gibi- ya hamakattır ya da geniş halk kitlelerinde olduğu gibi cehalettir. Çok daha az kimsede ise iki yüzlülüktür. Bir yandan İslam üstündür, bu ülke müslümandır diyen kimseler, öte yandan -aynı kimseler- ‘Ben varken şeriat gelemez’ diyebilmekte ve halâ da müslümanım diyenlerin başında oturabilmektedir gördüğünüz gibi… Siz onun öyle söylediğine bakmayın, filan efendi İslamköy’den biri çıkacak onun peşinden gidin demiş diye oğul vermiş arı gibi bu sözlerin sahibinin arkasından gitmekte ve kızına devrettiği partisine oy vermektedirler. Müstehak oldukları idare ile idare edilmek işte bu yüzdendir.

Velhâsıl aziz okuyucularımız!.. Sizler hemen her kanalın böylesine programlarına çokça başvuruda bulunur, telefon eder, fax çeker veya mektup yazar ve şu şahıs veya bu şahsın fikirlerini dinlemek istiyoruz diye yoğun istekte bulunursanız biliniz ki bunlar ister-istemez o şahısları davet edecekler ve konuşturacaklardır. O zaman sizler de durmayınız ve bunu yapınız, hem de tekrar tekrar yapınız, ola ki birileri çıkar da kulaklarınızın pasını açacak, içinize su serpecek bir şeyler söyler, sizler de kimin ak koyun, kimin kara koyun olduğunu gözlerinizle görür, kulaklarımızla duymuş olursunuz. Her şeyi ucuzlatanlarla, gerçek değerinden satanlar arasındaki farkları görürsünüz.

Program bittikten sonra da kuliste makyajlarımızın silindiği yerde de konuştuk. Ahmet Altan ve Neşe Düzel, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ahlaka aykırı bularak kaldırttığı iki heykel hakkındaki kanaatımızı sordular. Biz konuyu ahlak açısından ele aldığımızda cinsi münasebet halindeki bu heykelin laik-demokratik ahlaka aykırı olmadığını, ama İslam ahlakına aykırı olduğunu söyledik. Diğer yandan bir Belediye Başkanının bir heykeli beğenmesi ve istediği yere diktirmesi onun yetkisi dahilinde olacak, aynı yetkiyi kendisinden sonra gelecek Belediye Başkanına tanımayacaksın bu olacak iş değildir. Karayalçın’ın böyle bir yetkisi var ise, Gökçek’in de beğenmeme ve kaldırma yetkisi vardır, olmalıdır. Şunu veya bunu yapmak falan başkana serbest filan başkana gelince yasak olmaz. Arada kanun filan değişip yetki değişikliğini yapmamışsa -ki böyle bir durum da yoktur- aynı yetkileri belediye başkanı olan kimse kullanır. Yani biri beğenir ve diker iken, diğeri de beğenmez, uygun görmez ve diktirmez, dikiliyi de söktürür. Mes’ele hukukî açıdan da bu kadardır.

İktibas, haziran-temmuz 1994, sayı 186-187

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *