BEKÂ kavramı

BEKÂ kavramı

Bir ülke-millet bâkî olsun da, nasıl olursa olsun denebilir mi? Bekâ iyi ve güzeldir ama Kur’an’ın rehberliğinde olursa. Tek kişilik ümmet olan İbrahim (a.s), çocuklarının bekâsını, namaz ve Kabe ile koşullandırıyordu.

BEKÂ

Be, gaf, ye harflerinden oluşan be-gı-ye (begâ) fiili kök olarak devam etmek, sabit olmak, kalmak, devamlılık anlamına gelir. Türkçe yazımda kef harfi ile yazılan, ‘ağlamak’ anlamındaki ‘bekâ’ ile karıştırılmamalıdır. Kalın olarak okunması gereken ‘bekâ’ ile ince okunması gereken ‘bekâ’ arasındaki bu farka dikkat edilmelidir. Bekâ kelimesi TDK sözlüğünde kalıcılık, ölmezlik olarak tarif edilmektedir.

Be-gı-ye fiilinden türemiş bazı kelimeler Türkçede kullanılmaktadır. Mesela bâkî, Allah’ın esmâsından biridir. Kelam ilminin alanına giren Allah’ın sıfatlarından biri de, başlangıcı olmayan/kadîm oluşunun (kıdem) öbür ucunu temsil eden bekâ(bâgî/bitimsiz/sonsuz)’dır. Türkçede ‘bâkıye’, bir şeyin (hesabın) arta kalanı anlamında kullanılmaktadır. Oysa ‘bâkıye’ fani olmayıp, daimî olan şeyler için kullanılır. Mesela salih amel, kalıcılık özelliğinden dolayı ‘bâkıye’ sıfatı ile nitelendirilmektedir. (Kehf, 46; Meryem, 76). Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ölümsüz olan salih ameller ise Allah katında hem sevapça hem de ümit olarak daha hayırlıdır. (Kehf, 46; Meryem, 76). Bu iki ayette salih amellere ‘bâgıyât’ denmesi önemlidir. ‘Bir şeyin arta kalanı’ için doğru olan, ‘bakıyye’ kelimesini kullanmaktır. (Kur’an’da bu kelime üç ayette zikredilir: Bakara, 248; Hûd, 86, 116). Askeriyede ‘bakâyâ’ kelimesinin kullanımı isabetlidir. Geriye hiç kimse kalmamacasına helak edilmiş kavimleri (Âd ve Semûd gibi: Necm, 50-51) ifade etmek için ‘ebgâ’ kelimesi seçilmiştir. Âd ve Semûd’dan geriye kalmış bir ‘bâkiye’ yoktur. (Hâkka, 8). Nuh kavminin suda boğularak helak edilenleri, Nuh’un gemisine binenlerin dışında, ‘geriye kalan’lardır (bâgîn).(Şuara, 120) Nuh’un, gemiye binerek kurtulan soyu ise kalıcı (bâkî) kılınmıştır.(Saffât, 77) İbrahim (a.s) ise, ardından gelecek olan (tüm insanlığa) bir miras (bâkıye) bırakmıştı: Kafir olan babası ve kavmine demişti ki, ben sizin taptıklarınızdan beriyim, ben yalnız beni yaratana taparım! İbrahim’in mirası bu kelimeydi! (Ve-cealehâ kelimeten bâgıyeten).(Zuhruf, 26-28)

Bir adı da ‘sakar’ olan cehennem ateşi, (içine atılan kafirlerden) geriye hiçbir şey bırakmaz ve vazgeçmez.(Müddessir, 28) Firavun, Musa’nın Rabbine iman eden sihirbazlara ceza vereceğini belirtirken, kendi azabının daha şiddetli ve daha kalıcı (ebgâ) olduğunu iddia ediyordu.(Tâhâ, 71) Sihirbazken iman eden müminler ise, Allah’ın en hayırlı ve en kalıcı (ebgâ) olduğunu beyan ederek kıyam ediyorlardı.(Tâhâ, 73) Ahiret azabı daha şiddetli ve daha kalıcıdır (ebgâ).(Tâhâ, 127) İnsan dünyaya rağbet eder, dünyaya tutkundur oysa daha hayırlı ve kalıcı (ebgâ) olan ahirettir. Devamlı olan sadece ahiret azabı değildir; dünyaya bağlananlara, denemek maksadıyla verilen nimetlere karşılık, Allah’ın rızkı hem daha hayırlı hem de daha kalıcıdır (hayrun ve ebgâ).(Tâhâ, 131) Her ne olursa olsun, ‘Allah katında olanlar’ daha hayırlı ve daha kalıcıdır (hayrun ve ebgâ).(Kasas, 60; Şura, 36; A’lâ, 16-17) Bâgî/bâgîn/bâg kelimeleri (ismi fail), kalıcı/daimî demektir. İnsanın katında olan tükenir ama Allah’ın katında olan tükenmez, daimidir (ve-mâ ındallahi bâgın).(Nahl, 96) 

Kur’an-ı Kerim’de ‘begıye’ fiili türevleriyle birlikte toplam yirmi bir ayette kullanılmıştır. Bunlardan biri, faizden arta kalanı ifade eder.(mâ bagıye: Bakara, 278) ‘Begıye’ fiilinin muzari formu bir ayette fanînin tam zıt anlamlısı olarak kullanılır: “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir (yok olucudur), ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bakî kalacaktır.”(Rahman, 26-27)

Bekâ kelimesinin Kur’an’daki kullanımından anlaşılanları şöylece özetlemek mümkündür: Öncelikle bekâ sıfatı Allah’a aittir. Ezelî/başlangıçsız olan Allah olduğu gibi, ebedî/sonsuz olan da Allah’tır. O, varlığı için bir başlangıç ve bitim söz konusu olmayandır. Bilakis Allah bütün her şeyi, hayatı ve ölümü, dünyayı ve ahireti hiç yoktan yaratandır. Her şey O’nun kudret elindedir. Bâkî olan sadece Allah’tır. 

Bir de izafi olarak ‘bâkî’ olanlar vardır. Mesela ‘Allah katında olanlar’ yani ahiret yurdu, ahiret rızkı, Allah’ın ahirette müminler için hazırladığı bütün güzel nimetler de kalıcıdır, daimîdir. Buradan dünya ve içindeki bütün ‘nimetlerin’ ne kadar fanî olduğu kendiliğinden anlaşılır. İnsan her ne kadar dünya hayatı daimiymiş gibi bağlansa, dünyaya çakılıp kalsa (A’raf, 176), malının kendisini ebedi kılacağı gibi bir ahmaklığa kapılsa (Hümeze, 3), dünya servetinin hiçbir zaman yok olmayacağı zehabına kapılsa da (Kehf, 35), dünya hayatının çok kısa olduğu bir gerçektir. Bu gerçeği Kur’an’ın şu temsili bize daha iyi kavratır: Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep, ağaçlar da kalem olsa, üstüne yedi deniz daha eklense, deniz (mürekkep) tükenir ama Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez! (Lokman, 27; Kehf, 109) İşte böylesine sonsuz, ‘tükenmeyen’ kelimelerin sahibi kâdir-i mutlak Allah bâkî olduğu gibi, O’nun katındaki tüm ahiret nimetleri de bakîdir. Bununla beraber, ahiret yurdunun ‘bâkî’ oluşu, Allah’ın yaratması olarak, Allah’a nispetle izafidir.

Salih ameller ‘bâkıyât’tır yani kalıcıdır, devamlıdır. Salih amellerin bir değeri ve anlamı vardır. Çünkü salih ameller yaratılışın gayesi ile bütünleşmektir. Eşyanın tabiatına, yaratılmışların fıtratına uygundur. Salih ameller suyun, kendisine bir yatak bulması, baharda bitkilerin yeşermesi, bütün canlıların kendi yavrularını besleyip büyütmesi kadar doğal, fıtrî, makul ve makbuldür. O sebeple Allah’ın rızasına uygun ve Allah’ın rızasını kazandırıcıdır.

Kur’an’ın, bekâ kavramını anlamamıza katkı yapan başka temsilleri de bulunmaktadır. Vadileri doldurup taşıran yağmurla oluşan sel suyu ve onun üzerinde oluşan köpük meseli bunlardan biridir. Sel, üzerinde biriken köpüğü alıp götürür. İnsanların ateşte erittikleri kıymetli madenlerden de köpük oluşur.(Ra’d, 17) Köpük, kalıcı niteliği olmayan, atılıp giden bâtıldan; sel suyu ya da altın gibi madenler ise kalıcı/daimî olan haktan kinayedir. Şu hâlde, Hak ile bağlantılı olan her fikir, görüş ve amelin bir şekilde ‘kalıcı’ özelliği vardır. Hak’ka mugayir her türlü fikir, görüş, siyaset ve ideoloji ise, atılıp giden köpük hükmündedir. Allah’ı razı etmeye yönelik salih ameller ve güzel işler aynen sel suyu gibi kalıcı, bakî ve daimi olanı temsil eder. Bunun dışında kalan, insanın dünya hayatındaki meşgalesini teşkil eden bütün işler ise fanidir, yok olucudur. Altın gibi kıymetli madenler, köpüğüne nispetle ‘kalıcı’ ise de, dünyanın bir süsü olması bakımından fânilik sıfatına mahkumdur. Ancak salih ameller kalıcıdır. Salih ameller köpüksüzdür. Onları eritip yok edecek herhangi bir ocak bulunmamaktadır. Dünyayı huzurlu bir eve dönüştüren, iş bu salihâttır. Şairlerin ‘kubbede kalan hoş sadâ’ göndermesiyle kastettikleri de anlam da budur. Dünyada kalıcı olan, bir insanın bırakabileceği İbrahimî bir mirastır. İnsan ya bıraktığı mirasla ismini ebedileştirir ya da mefsedetiyle daimî bir lanete namzet olur. Kur’an, Âd ve Semûd’dan bir bakiyye kalmadığını dikkatlere sunarken, İbrahim’i Allah’a halîl yaparak, adını daimileştiren mirasını da büyük bir takdirle tasvip etmektedir.

Keza, Musa (a.s) yeryüzünde hakiki bir insan modeli olarak gösterilirken, onun bedenini ortadan kaldırmaya azmetmiş Firavun sadece lanetin simgesidir. Ne İbrahim, ne Musa, ne Hud, Salih ve ne Muhammed (sav) yeryüzünde görkemli binalar, saraylar, büyük şehirler, kaleler, surlar yaptıkları için bekâyı elde etmişlerdir. Onların bıraktıkları, taşların üst üste konarak elde edildiği binalar değil, akıl, fikir, fazilet, salihât, iman, teslimiyet ve adanmışlığın üst üste konmasıyla elde edilen izzet ve şeref sarayları, iman ve teslimiyet evleridir. Muhammed (a.s)’ın bina olarak bıraktığı Mescid-i Nebî taştan bile değil, kerpiçten yani topraktandı. Bugün o mescidden bakıyye olarak bir avuç toprak bile kalmamıştır. Buna karşılık, dünyada insanlığa derde deva olmak üzere sunulacak, Muhammed (a.s)’ın mirasından başka hiçbir bakıyye de bulunmamaktadır.

Siyasi literatürde yoğun şekilde kullanılan bekâ ile iç ve dış tehlikelere karşı bir devletin toprak bütünlüğünü, hukuk ve anayasal düzenini koruyarak, varlığını devam ettirmesi kastedilmektedir. Bu tanıma göre ‘devletin bekâsı’ ile anlatılmak istenen, devletin varlığının izmihlale uğramadan, ‘ebediyete’ kadar sürmesidir. Bir milletin, başka ülkelerin ve devletlerin saldırı, işgal, istila ve tahakkümüne maruz kalmadan, kendi imkanlarıyla ayakları üzerinde durarak ve varlığını yine kendi imkanlarıyla devam ettirmek suretiyle, ülkesi ve devleti ile bir bütün halinde, ilelebet yaşama ideali bekâ sözcüğü ile ifadelendirilmektedir.

Kuşkusuz her millet ve devlet, varlığının daimî olmasını ister. Yeryüzünde, başka devletlerin saldırısına uğramaya, başka milletlerin tahakkümü altında yaşamaya, ülkesinin yakılıp yıkılmasına, halkın köleleştirilmesine razı olacak bir tek milletin bile bulunması düşünülemez. Geçmişten günümüze kadar nice emperyalist devlet, pek çok ülkeyi, taş üstünde taş bırakmamacasına işgal, istîla ve talan etmiş, bir halkın ve ülkenin varlığına son vermiştir. Günümüzde bu işgal, istila ve talan, İslamî coğrafyada devam etmektedir. Allah’ın, kendisine can verdiği her varlık nasıl ki yaşamını sürdürmek ister ve bunun için bir yerlere tutunmaya azmederse, halklar-milletler de öyledir. Bununla beraber, milletlerin bekâsı bazı sosyal yasalara bağlıdır. İşte bu sosyal yasalara din dilinde ‘sünnetullah’ denmektedir. 

Sünnetullah, devletiyle, ülkesiyle bir toplumun, Allah’ın koyduğu yasalara uygun hareket etmesini gerektirir. Bunun için öncelikle toplumun, kendisini yaratan ve hayatı elinde olan Yaratıcısına sözde-görüntüde değil, özde ve gönülden teslim olması gerekir. Toplum Allah’a tam teslim olmalı ki, Allah’tan, kendisini koruma yardımı dileyebilmelidir. Bir yerde ‘bekâ’dan bahsedebilmek için mutlak surette el-Bâkî olanla irtibatlı olmak gerekir. Yani bekâ mefhumu meşruiyetini Allah’tan ve Allah’a ait değerlerden almalıdır. Allah’a rağmen bir bekâdan bahsedilemez. Bir milletin ülkesi ve devletiyle bir bütün halinde ‘kalıcı’ olması, her bakımdan güçlü olmasını gerektirir. Ama Allah’la irtibatı zayıf bir toplumun, fiziken güçlü olmasının herhangi bir önemi yoktur. Güç Allah’tadır. Askerî, teknolojik ve kalkınma v.b. açıdan güçlü olmadan önce, mefkûre, iman ve ahlak bakımından güçlü olunmalıdır. Aksi takdirde fiziki-maddi güç, bumerang gibi dönüp, toplumun kendisini hedef haline getirebilir.

Günümüzde bahse konu olan, ulus devletlerin bekâsıdır. Şerikinin olmasına izin verilmeyen ulus devletin sultasıyla canhıraş şekilde korunan ulusal şiarlar bâkî hale getirilmek istenmektedir. Bâkî olalım ama ulusumuzla, Din’den arındırılmış profan ‘vatan’ımızla, on yıllardır ‘yarattık’ kelimesine nesne olan on milyonlarca gencimizle… 

Bu durumda, neyin, niçin ve nasıl bekâsı istendiği net olarak ortaya konmalıdır. Bu soruya verilecek cevabın bir yerinde, ‘hepimiz aynı gemideyiz’ cümlesinin yer alacağı muhakkaktır. Oysa ‘hepimiz aynı gemideyiz’ sözü, kitleleri etkileme gücüne sahipse de, Din nazarında kıymeti harbiyesi yoktur. Bilakis ‘hepimiz’le din-inanç farklılıklarını yok sayıp, toplumu bir tek potada (laik-demokratik yani din dışı bir pota) topladığı için Din nazarında merduddur. ‘Hepimiz aynı gemideyiz’ söylemine Rasulullahın Medine Vesikasının örnek verilmesi yanlış olur çünkü orada ‘gemi’ İslam’dı. Allah’ın Rasulü, Medine’nin diğer etnik ve dini unsurlarına İslam gemisinin varlığını kabul ettirmişti. Geminin varlığına gayrı müslim kanattan itiraz sesi yüksel(e)memişti. Sözün özü, mesele aynı gemide olmak değildir, mesele, geminin kime ait olduğudur. Gemi bize aitse, rotayı tamamen Müslümanlar belirliyorsa, gemiyle ilgili her türlü karar yetkisi Müslümanların elindeyse, dümeninde de sadece Müslümanlar bulunuyorsa, o gemi İslam gemisidir.

Bir ülke düşünelim: Geçmişte şu veya bu şekilde bağlı kaldığı referanslarını terk etmiş, onun yerine modern batı uygarlığının değerlerini benimsemiş, batı medeniyetini kıble edinmiş, dini, ‘dindar’ toplumu gönlünce sevk ve idare etmede kullanacağı işlevsel bir baston olarak kullanmaktadır. Bu ülkede din ‘amir’ değil, ‘memur’ pozisyonundadır. Amir konumunda olan, liberal demokrasidir. Ülkede hemen hiçbir maruf emredilmemekte, hiçbir münker de yasaklanmamaktadır. Ülkenin milyonlarca gencine, çürümüş ruhlarını diriltecek sahici bir hedef gösterilememekte, ülkesi ve milletiyle, İslam ahlakına dayalı, Allah’ın emirlerini en yüce değer bilen, haramlara karşı keskin bir bilince sahip, Allah’tan korkan, utanma duygusunu yitirmemiş yeni nesiller yetiştirilememektedir.

Bu durumda, ‘neyin/kimin bekâsı?’ sorusunun cevabı ortaya çıkmaktadır: Demokratik batı kültürüyle, oldukça ‘organize’ bir şekilde kendi köklerinden uzaklaştırılan, kendi öz benliğine yabancılaşmış bir toplumun, batı medeniyetiyle ittifak yapmış devletinin bekâsı… Bu durumda bekâdan önce, kaybedilen yitiklerin tespit edilmesi, kıblenin sorgulanması, tıpkı mescid-i dırâr gibi, kendisine zarar vermek için içine sokulmuş kurumsal ‘dırar’ yapılarından arındırılması, atılması gereken ilk adımlardır. Kendisini neredeyse bütünüyle batı uygarlığının yıkıcı/kahredici etkisine terk etmiş, kapital olarak güçlü ülkelerin katında izzet arayan, eğlence ve iletişim araçlarından mütemadiyen kendi inanç, ahlak, örf ve değer yargılarına küfrettiren bir toplumun hangi bekâsından bahsedilebilir?

İslam nazarında bir toprak parçasını ya da bir toplumu kutsallaştırmaktan ziyade, hangi toprak üzerinde olursa olsun, insanların Allah’a teslim olmaları esastır. Üzerinde Allah adının îlâ edildiği her toprak mübarektir. Allah’a değil, beşer iradesinin mutlak egemen olduğu meclislere ve hukuk düzenine teslim olmuş uluslar, dünya üzerinde uzun ömür rekoru kırsalar da, Allah katında bir değer ifade etmezler. Bu sebepledir ki, teslimiyetini Allah’a değil, heva ve heveslerine yapan kavimleri Allah Teala helak etmiş, onların helakine de göklerin ağlamadığını haber vermiştir. Bunun yerine, tek başına da olsa, İbrahim, Nuh, Musa veya Muhammed (sav) gibi elçiler şahsında ilahi değerleri ise kıyamete kadar bâkî kılmıştır.

Toplumların da tıpkı fertler gibi doğma, büyüme, gelişme, duraklama ve ölme gibi aşamalardan geçtiği bilinmektedir. Yani ne kadar arzu edilse de, ‘ebed-müddet’ bir devlet pek mümkün görünmemektedir. Kur’an’ın “Her canlı ölümü tadacaktır” (Âl-i İmran, 185), Allah’tan başka her şey yok olacaktır (Rahman, 26) ve “Biz bu günleri insanlar arasında döndürürüz.” (Âl-i İmran, 140) gibi yasaları, bir insan ürünü olan devletin de sonlu olduğuna dair telmihler içerir. Toplumların ecelini tayin eden sünnetullahtır. Allah’a itaat eden toplumlar, O’ndan gelecek yardımı hak etmektedirler. Allah’ın yardım etmediği toplumların akıbeti ise inhitattır.

Bir ülke-millet bâkî olsun da, nasıl olursa olsun denebilir mi? Bekâ iyi ve güzeldir ama Kur’an’ın rehberliğinde olursa. Tek kişilik ümmet olan İbrahim (a.s), çocuklarının bekâsını, namaz ve Kabe ile koşullandırıyordu. Ziraata elverişli olmayan, kurak bir araziye çocuklarını, sırf tevhid davasını bâkî kılsınlar diye yerleştirmişti. Onun duası olan Muhammed (sav) ise, çıkacağı yerden doğruluk çıkışı ile çıkmasını (İsra, 80) sağlaması için rabbine dua ederken, ‘Mekke’yi vatan edinme ülküsü uğruna, onu Rasûl yapan değerleri ikinci plana itmemişti. Mekke vatan olacaksa, o değerlerle olmalıydı. Bu siyasi bilinçle çıktığı Mekke’den, ‘doğruluk girişi’ (İsra, 80) ile Yesrib’e dahil olmuş, Allah’ın izni ve yardımı ile her iki şehri de zaman içerisinde darul İslam kılmıştı. İslam’ın bekâ anlayışının özeti budur.

Ülkenin bekâsının sadece topla-tüfekle, insan ve para gücüyle olacağını sanmak öldürücü bir aymazlıktır. Unutmamalıdır ki, topu-tüfeği kullanan insandır ve toptan-tüfekten önce, kalplerin fethi esastır. Bir toplum kimin nüfuzunda ise, bekâsı da onunladır. Allah’ın nüfuzu altında olanın bekâsı da Allah’ın yardım ve desteği iledir; tıpkı kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel ağaç gibi… Şirkin ise bekâsı yoktur; tıpkı gövdesi yerden kesilmiş, ayakta duramayan ‘kötü ağaç’ gibi.(İbrahim, 24-26)

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal