‘Suriyeliler Dışarı’ kampanyasının ardında ne var?

‘Suriyeliler Dışarı’ kampanyasının ardında ne var?

Suriyeli Araplar, Kemalistlerin Cumhuriyet dönemi ile birlikte geride bırakmak istediği İslami Doğu kültürünün temsilcisi konumunda, ancak salt bu söyleme dayanan bir kampanya karşılık bulamayabilirdi…

Araştırmacı-Yazar ve doğa korumacı aktivist Dilaver Demirağ, Şarku’l Avsat için kaleme aldığı makalesinde, İslam ile bağlantılı bir şekilde göç olgusunun Batı dünyası tarafından nasıl anlamlandırıldığını ele alırken Türkiye’de Suriyelilere karşı başlatılan kampanyayı da yorumladı.

“Kampanyanın temelinde yatan asıl şey şu: Bu ülkede belirleyici olanın, Suriyelilerin temsil ettiği İslami, doğulu değerler mi, yoksa -son 17 yılı kısmen dışarıda bırakırsak- Batılı değerlerin hâkim olduğu toplumsal kültür mü olacağıdır.” ifadesini kullanan Dilaver, Suriyelilerin varlığını bir ‘toplumsal çeşitlilik’ gereği olarak savunuyor. Demokrasi cephesinden konuya yaklaşan Dilaver, “Küresel yeni Faşizm” başlıklı yazısında şu değerlendirmede bulunuyor:

Bir zamanlar gayet toleranslı bir toplum olan Türk toplumu batıcı Türkiyelilerin de etkisi ile farklı olanlara, başka halklara karşı giderek daha tahammülsüz hale geliyor.

Üçüncü dünya savaşına az kaldı. Cümleye böyle başlayınca “Hah işte, uğursuz bir kâhin daha” demişsinizdir. Aslında cümle şu olmalıydı; üçüncü dünya savaşı başladı, ama bu savaş düşünüldüğü gibi sonu nükleer vuruşma ile bitecek iki süper güç –Çin’i de eklersek üç süper güç- ABD ve Rusya arasında geçecek bir savaşta, kimilerine göre ABD’nin İran’a saldırması halinde başlayacak argemeddon da değil bu savaş.

Bu savaş dünya savaşı sözcüğünü hak edecek kadar küresel, ama diğer yandan düzenli orduların işin içinde olduğu konvansiyonel silahlarla yapılan bir savaş değil. Bildiğimiz savaş ama burada akan kan iki ordu arasında yaşanan savaşta ölen askerlerin kanı da değil. Sosyal bir savaştan söz ediyorum, bu savaş sözcüğünü hak edecek kadar ölümcül, ama ordular ya da devletler arasında yaşanan bir savaş değil. Terör bu savaşın kendisi değil terör savaşın bir cephesi ve bu savaşın yan ürünü.

Bu savaşın adı Göç. “Göç sosyal bir savaş” dedim; esas olarak kapılarını sımsıkı kapatan ulusçu politikacıların ön safında olduğu ya da savaşın genelkurmayı konumunda olduğu yoksul ile zengin, mazlum ile zalimin arasında geçse de tam olarak öyle de değil. Çünkü göç olgusu sadece ekonomik göçle Batıya yani refah adacıklarına yapılan bir seyrü sefer değil odağında çok büyük oranda Müslümanların olduğu adı konmamış bir dinler savaşını da kapsayan ve emperyalizm dediğimiz olgunun neticesi olan bir yerinden edilme. İnsanlar adeta azim ağaçlar gibi çok derinde olan köklerinden sökülüp atılıp savruluyor refah adacıklarına.

Aralarında ekolojik mültecilerin de olduğu göçmen, mülteci ve sığınmacı kelimelerinden oluşan bir hareket yaşadığımız. Mobilize olmuş bir çağda yaşıyorsak ve insanlar sürekli bir yerden diğerine gidip duruyorsa, bunun tek nedeni şimdilerde kuzey adı verilen eski sömürgeci güçlerin merkezinde yer aldığı Batı coğrafyasının dünyaya hem insani, hem ekolojik saldırıları.

Doğa yeni sermaye birikim unsuru ya da kapitalistleşme biçiminin sonucu olarak alabildiğine yağmalanıyor, üçüncü dünya denen Batı dışı coğrafyanın değerli madenleri (Bugünlerde en değerli maden ne altın, ne elmas; en değerli maden başta koltan denen cep telefonları da dâhil elektronik ürünlerde kullanılan bir maden olmak üzere çeşitli madenler), su kaynakları, toprakları, bitkileri hayvanları ve elbette ucuz emek gücü olarak insanları Batılı çok uluslu şirketler tarafından yağmalanıyor. Bu şirketlerin önünde sürtünme kuvveti olarak engel çıkaranlar olursa onlar da bu şirketlerin devletlerine ait silahlı güçler tarafından yok olasıya bombalanarak, yeri geldiğinde halkı katledilerek yola getiriliyor. Bazan da doğrudan işgal ya da saldırı yerine iç savaş darbe ya da ayaklanma çıkartılarak sorun çıkaranlar devre dışı bıraktırılıyor.

Bugün dünyanın üzerinde eski ama yeni bir bela dolaşıyorsa ve birileri buna hayalet/hortlak diyorsa bilinsin ki bunun nedeni, göç olgusunun şekillendirdiği, adı sağ popülizm ve ona eşlik eden yeni ırkçılık. Buna birileri hayalet de diyor.

Liberal demokrasinin tam da muzafferane bir kasıntı ile zaferini ilan ettiği bir anda gelen bu şey yani sağ popülizm neden musallat oldu, liberaller ve sosyalistler faşizm denen yaratığın artık öldüğünü düşündüler. Ama o ölmemişti. Hep vardı, görünmeden görmekte ona bakmaktaydı, çünkü Avrupa merkezcilik denen kibir, sömürü denen hortlak diriltici, eşitsizlik hep vardı, dahası demokrasi hep belli ayaklarda çevrilen bir toptu.

Ne halk siyasetin ve demokrasinin öznesiydi, ne de demokrasi toplumun bütününün çıkarına olandı. Demokrasi halkın halk için halka rağmen halk adına ve halk olarak vücut bulduğunu iddia eden seçkinlerin yönetiminden başka bir şey değildi. Ve sonunda halk popülist –ki hepsi de güç dilini konuşuyor güçlü ülke olmak, güçlü bir liderlik vb.- siyasetçileri seçerek “Beni siyasetten, beni demokrasiden kurtar, benim adıma sen herşeyi düşün, sen her şeye karar ver ve benim aklıma filan da danışma, ben köşemde emekliliğin tadını çıkarırken sen benim adıma karar ver” dedi. Liberaller yıllar boyu halk için faydalı olan ama seçkinlerin kısmen bile olsa lehine olmayan her düzenlemeye popülizm adına itiraz ettiler, hal böyle olunca sağ popülist siyasi partiler de en kahraman oldular.

Göç karşıtlığı ve “Suriyeliler Dışarı” kampanyası

Küresel yeni faşizm, neofaşizm, post-faşizm adını nasıl koyarsak koyalım klasik faşizmden farklı, esas olarak yeni ırkçılık biçimi olan sınıfsal kültürel ırkçılık üzerine kurulu bu siyaset insanlığın geleceği için büyük tehdit olma noktasında. Eski ırkçılık biyolojik özcülük dediğimiz özelliklere yaslanarak bazı ırkların biyolojik olarak insandan aşağı olduğunu iddia ederdi. Yeni ırkçılık ise bazı kültürlerin iflah olmaz derecede kusurlu olduğu ve medeniyet dünyasında kendine yer bulamayacağı iddiasına dayanıyor.

İslamofobiyi bir ırkçılık biçimi yapan şey de İslam’ın özsel olarak geri ve iflah olmaz olduğu iddiasına dayanması. Bu ırkçılığı sınıfsal kılan ise belirli bir sosyal sınıfın aşağı ya da alt ilan edilmesi ile ilgili. Yoksul ve Müslüman göçmenler iflah olmaz derecede negatif bir konuma yerleştiriliyor ve daha gelişmiş bir toplumsal yapıya uyum sağlayamayacaklarından geri gitmeleri isteniyor. Avrupa’da örneğini gördüğümüz bu özcü anlayış ne yazık ki ülkemize de sıçradı. Türkiye’de önemli bir orana sahip bir toplumsal kesim nezdinde Suriyeliler istenmeyen topluluk konumunda.

Burada, kısmen anlaşılır boyutlarla ırkçı tepki arasındaki farkı da anlaşılır kılmak lazım. Ne yazık ki özellikle seküler Türkler arasında kökleri Osmanlının son dönemine özellikle de İttihat Terakki dönemine giden Arap düşmanlığı ile modernleşme/Batılılaşma sürecinde olan medeniyet algısının birleşiminden doğan tavırda sınıfsal temelli bir ırkçılığın bulunduğu gizlenemez.

Öte yandan kültür farkından doğan sürtüşmede ise anlaşılabilir bir boyut var. Çünkü Suriye iç savaşında Esed hükümetinin katliam boyutundaki isyan bastırma biçiminden kaçıp Türkiye’ye sığınanlar içinde şehir kültürüne sahip olan, Arap asaleti ve zarafetini yansıtan kültürel birikime sahip olanlarla birlikte köylerden kopup gelen, dolaysıyla da kent kültürüne aşina olamadığı için kent görgüsüne uymayan davranışlarla genelde bir rahatsızlık yaratabiliyorlar. Bu bir nebze anlaşılabilir, ama Suriyeliler Dışarı kampanyası bu tepkilerden çok daha öte bilinçli ve amaçlı bir kampanya.

Kampanyanın temelinde yatan asıl şey şu: Bu ülkede belirleyici olanın, Suriyelilerin temsil ettiği İslami, doğulu değerler mi, yoksa -son 17 yılı kısmen dışarıda bırakırsak- Batılı değerlerin hâkim olduğu toplumsal kültür mü olacağıdır.

Suriyeli diye adlandırılan sorun temelde Batıya boyun eğen, celladına hayran bir anlayışın, içselleştirilmiş bir oryantalizmin ürünü. Suriyeli Araplar, Kemalistlerin Cumhuriyet dönemi ile birlikte geride bırakmak istediği İslami Doğu kültürünün temsilcisi konumunda, ancak salt bu söyleme dayanan bir kampanya karşılık bulamayabilirdi. O yüzden temel argüman şu olmaya başladı:

“Bizim askerimiz İdlib’de, Afrin’de ya da Suriye içindeki başka yerlerde şehit oluyor ve bunlar için şehit oluyor, bunların (gençleri özellikle) plajlarda, orada, burada eğlenerek bu duruma hiç duyarlılık göstermiyor, şehitlerimize saygı duymuyorlar. Bu Suriyeli gençler kadınlarımıza, kızlarımıza sarkıntılık yapıyorlar. İstedikleri okula kayıt yaptırıyorlar, bankamatiklerden geçiniyorlar; maaş da bağlanmış durumda, hâsılı ortada kendi milletini önemsemeyen bir eşitsizlik söz konusu.”

Oysaki bu argümanların tümü yalan. Öncelikle, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin askerleri devlet kademelerinden ilan edildiği gibi Türkiye’nin sınır güvenliği nedeni ile orada, yani Türk askeri Suriye’deki ÖSO unsurları ile birlikte Suriye Ordusuna karşı savaşmıyor. Yani Türk askeri Suriye’de Suriyeliler için ölmüyor. Elbette ulusal yas gerektiren bu durumlarda toplumun bu acıya saygı gösterilmesini talep etmesi anlaşılabilir, ama bu söylemi ortaya koyanların şunu gözden kaçırdığı aşikâr; Türk askeri salt Suriye’de değil sınırda da PKK unsurları ile çatışırken öldüğünde toplumca yas tutulmuyor.

Plajlarda ve diğer eğlence yerlerinde Türk vatandaşları da eğlenmeye devam ediyor. Bu söylemin ardında şu var: “Suriyeliler sabah akşam bize minnet duyup, bizim istediğimiz şekilde yaşam sürmelidirler.” Suriyeli Arap mültecilere yapılan bir insanlık görevidir ve bundan dolayı Suriyeli sığınmacılar birçok kez teşekkür ettiler ama sabah akşam şükranlarını bildirip adeta ayaklarımıza kapanarak minnet duymalarını talep etmek son derece kibirli, dahası ayrımcı ve ayrıştırıcı bir tavırdır ve aslında bu tavır ayrımcı bir anlayış olan ırkçılık barındırmaktadır.

Diğer iddialar gelince, eğitim temel bir insan hakkıdır ve devlet savaştan kaçarak sığınanlara kontenjan ayırıp onları sınavsız alıyor ve benzer Kontenjan sadece Suriye’den gelenlere değil birçok ülkeden gelenlere de uygulanıyor. Dahası, Türkiye’deki eğitim sistemi içinden gelmeyenlere, kendi eğitim sistemimize uygun bir sınav uygulamak daha baştan sığınmacıların eğitim hakkını yok saymaktır.

Bankamatikten verilen paralara gelince, bu para Suriyeli sığınmacıların temel ihtiyaçlarını karşılamak için kayıtlı özellikle de kamplarda kalmış olanlara başta AB olmak üzere yurt dışında sağlanan fonlarla verilmektedir ve bu para sığınmacı oldukları için verilmektedir. Kaldı ki devletin, kamplarda kalanların da, kamplar dışında olan sığınmacıların da temel ihtiyacını sağlaması bir insani yükümlülüktür. Ne yapsın devlet, bu insanları aç mı bıraksın, giyecek vb. ihtiyaçlarını karşılamasın ve onları ölüme mi terk etsin?.. Sağlık hizmetleri ile ilgili olarak ise, bu haklar daha yeni tanındı.

Bizim tersine eleştirmemiz gereken, Türkiye’nin, AB ülkeleri dışında gelenleri mülteci olarak kabul etmeyip haklarını vermemesidir. Şu anda bu ülkedeki birçok farklı ulustan gelen mülteciler/sığınmacılar ne yazık ki Suriyeli mültecilere tanınan haklardan yoksunlar. Esas adaletsizlik burada yatmakta.

Bugün Avrupa ülkelerinde mülteci statüsü tanınanlar her türlü sosyal hizmetten faydalanmakta ve temel gelir hakkı çerçevesinde onlara iş buluncaya kadar belirli bir miktar nakdi yardım yapılmakta. Belediyeler tarafından kiralanan konutlarda kalmaktalar ve kiraları devlet tarafından ödenmekte. Bu anlamda Avrupa ile kıyaslandığında bırakalım bütün mülteci/sığınmacılara böyle haklar tanımayı sürekli şikâyet edilen Suriye’den gelen sığınmacılara bile tam olarak hakları verilmiyor.

Biz doğa korumacıların bu meseleye bakışı açık ve net. Bizim için nasıl bir ekosistem çeşitlilik sayesinde daha kararlı bir denge durumuna sahip bir zenginliğe sahipse, bir toplumda çeşitlilik içerdiği oranda daha toleranslı, başkalarına açık ve daha demokratik bir toplum olur. Tam da bu yüzden ırkçılık/faşizm vb. anlayışlar insan toplumları için olduğu kadar gezegen için de gerçek bir tehdittir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal