Siyasetin Kısır Gündeminde Tepetaklak Edilen Asıl Gündemimiz

Siyasetin Kısır Gündeminde Tepetaklak Edilen Asıl Gündemimiz

Türkiye’de demokratik düzenin değişmeyen bir klasiği olarak her seçim, iktidar partisi cenahından, ülkenin en önemli seçimi olduğu, ülkenin geleceği için hayati önem taşıdığı, bunun sıradan bir seçim olarak görülmemesi gerektiği şeklinde lanse edilir.

Önümüzdeki Mart ayının sonunda yapılacak olan yerel seçimler bir kez daha ülke çapında önemli siyasi çalkantılara kapı aralamış bulunmaktadır. Türkiye’de, milletvekili ya da yerel yönetim seçimleri olağan dışı bir gündem oluştururlar. Ülkeyi yöneten veya yönetmeye talip olan kişi ve kadroların politik mimiklerle donatılmış yüzlerinin ötesinde, siyasete, insana, değerlere ait gerçek yüzlerini ortaya çıkarması, ülkeye vaziyet edecek yeni kadroların misyon ve vizyonlarını göstermesi, yücelttikleri değerleri, öteledikleri ya da hepten gözden çıkardıkları değerleri göstermesi bakımından seçimler oldukça önemlidir.

Yerel seçimler için partilerin ama bilhassa iktidar partisinin aday belirlemede esas aldığı kriterler, güdülen maksatlar, varılmak istenen hedefler, adayların tercih sebepleri oldukça öğreticidir. Siyasi partiler bir yerel seçim arifesinde kendi yerel yönetici adaylarını belirlerken, ülke insanından şunlara inanmasını istemektedirler: Kendi beldelerinin en iyi şekilde yönetilmesi için, işinin ehli en iyi yöneticileri aday olarak göstermektedirler! Halka düşen görev, bu ‘en iyi yönetici’ adayları arasından, ülkeye en çok hizmet edeceğine inandığı adayı seçmektir.

Peki, durum gerçekten böyle midir? Durumun böyle olmadığını bilmeyecek bir tek ‘vasat’ insan dahi düşünülemez. Aday belirleme sürecinde esas alınacak böyle bir ilke, mevcut siyasi yapıyı bozar, dengeleri alt-üst eder, pişmiş aşa su katar. Neden? Çünkü mevcut siyasi yapı, tamamen faydacılık, fırsatçılık, ne pahasına olursa olsun mutlaka kazanma, asla kaybetmeme ilkesine göre kurulmuştur. Zira yerel seçim deyip geçmemek gerekir. Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerin yerel seçimde kaybedilmesinin, iktidar partisinin meşruiyetini sorgulamak için pusuda bekleyen muhalefet tarafından bir fırsat olarak görüleceği kesindir. Öyle ise, bisikletin pedalını her halükârda çevirmeye devam etmelidir…

İktidar Partisi’nin, belediye seçimlerinde, ahlakı, kişiliği, ufku ne olursa olsun, siyasal nüfuzu yüksek, seçimi kazanmasına kesin gözüyle bakılan kişileri aday gösterdiği kimsenin meçhulü değildir. Adayın bir şekilde imal edilmiş bu siyasal gücü ile Parti’nin genel başkanına ‘emret başkanım!’ kıvamında bir itaatkarlığı birleşmelidir. Aksi takdirde, belediye başkanının nüfuzu ne olursa olsun, Başkan tarafından kamuoyunun gözü önünde ve medya vasıtasıyla görevden azledilmesine kadar uzanabilir iş. Belediye başkanının, bağlı olduğu liderin ağzından çıkan her sözü emir telakki etmesi, hatta ağzından nasıl bir ‘söz’ün çıkacağını da az çok kestirmesi, kendi yararınadır.

Sırf iktidar partisinin surlarında bir gedik açtırmamak adına, elde avuçta bakan, üst düzey bürokrat, milletvekili v.b. ne varsa değerlendirilmekte, Ali’nin külahı Veli’ye, Veli’ninki bir başkasına giydirilmektedir. Ne pahasına olursa olsun, iktidarda kalmak uğruna külahları değiştirmenin sözü mü olur…

Bir de Türkiye’de demokratik düzenin değişmeyen bir klasiği olarak her seçim, iktidar partisi cenahından, ülkenin en önemli seçimi olduğu, ülkenin geleceği için hayati önem taşıdığı, bunun sıradan bir seçim olarak görülmemesi gerektiği şeklinde lanse edilir. İktidara yakın köşe yazarları durumdan vazife çıkartmışlardır: Gelsin, seçimin kurtuluş savaşı olduğunu vurgulayan hamasi yazılar.

Bu vasatta kitlelerin, adayların tespitindeki yüz kızartıcı ilişkileri, kirli pazarlıkları fark etmesi beklenmemelidir. Bazı şehirlerde, geçmiş yıllarda F.  Gülen örgütüyle ilişkileri olduğu bilinen, örgütle bir şekilde ‘iltisaklı’ olmuş, belediyenin imkanlarını örgütten esirgememiş başkanlara, söz konusu örgütle ilgili bir tek soru dahi sorulmayıp bilakis bu kirli geçmişin üzeri ‘muntazam’ bir şekilde örtülmektedir. Bu kirli ilişkileri şehir halkının bir kısmının bilmesi, neticeyi değiştirici değildir.

Ülkeyi yöneten partilerin bu çıkarcı ve Makyavelist tutumları halkta nasıl bir etki yapmaktadır? Halk tabii ki daha fazla bencilleşmekte, çıkarını daha fazla önemsemekte, gemisini kurtarması yetmemekte, başkalarının gemisinin de batmasını arzu eder bir ahlaka iteklenmektedir. Fakat bu ahlaki çürüme yine de gereği gibi algılanmamakta, yitik başka yerlerde aranmaktadır.

Her parti gibi, kendisi de diğer partilerden farklı olacağı vaadi ile iktidara gelen AKP’nin belediye başkanları, belediyesini yönettikleri şehirleri betona gömmekten, şaşalı eğlence, alış-veriş merkezleri ve hazza, hıza yönelik bulvarlardan, eğlence programları düzenlemekten başka ne gibi ‘hayır’ işleri ürettiklerinin sorgulanması gerekmektedir. AKP iktidarı, tıpkı F. Gülen örgütüyle olan geçmişinden, ‘yanıldık’ deyip kurtulması gibi, ülkenin betonlaştırılmasından da, yanıldık, İstanbul’a ihanet ettik, meğer dikey betonlaşmışız gibi bir iki yakınmayla pekala sıyrılabilmektedir.

AKP’li belediyeler, içinden geldikleri toplumun dayandığı temel değerlere yönelik bir hizmet üretmemekte, aksine, liberal yaşam tarzına hizmet etmektedirler. Güçlenen, seküler hayat tarzıdır. 2019 Mart’ındaki seçimden itibaren işbu liberal icraatların katlanarak devam edeceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Türkiye her geçen gün daha bir liberalleşmektedir. ‘Fayda’yı siyasi ufkunun tek mihrabı olarak konumlandıran bir siyasi kadrodan başka bir iş de beklenmemelidir.

Sonuç itibariyle işbu menfaatler-siyasi ikbal sarmalında her şey kazan-kazan anlayışına göre tanzim edilmektedir. Belediye başkan(aday)lıkları adeta bir ganimet gibi, en tepe noktasından başlayarak, en alta doğru, Parti’ye en fazla taabbüdde bulunanlara peşkeş çekilmektedir. Yapılacak olan, bir ‘yerel yönetimler seçimi’ değil, Parti’nin çektiği bu büyük peşkeşi sandığa onaylatma işlemidir.

15 TEMMUZ ELEŞTİRİLERİNE HAZIMSIZLIK

Kendisiyle yapılan bir mülakatta, 15 Temmuz’un yeni bir uyuşturucu olduğu şeklindeki açıklamaları, Sayın Atasoy Müftüoğlu’nu medyatik linçe tabi tutmak için yeterli olmuştur. Aslında ona gösterilen tepkiler, ‘uyuşturucu’ mecazının isabetliliğini ortaya koymuştur. Olay sadece, sosyal medya denilen körkuyuda kim olduğu bilinmeyen bir takım ‘rumuz’ların hakareti ile kalsa önemli değil denebilirdi. Bunun dışında, her gün düşman kuvvetlerine mehterle haddini bildiren bir işgüzar, sabah yayınında Atasoy Bey’i ‘beyni yanmış’ olarak niteleyebilmekte; İslamcı mahallede on yıllar evvelinde adı duyulmuş birisi de Atasoy Bey hakkında suç duyurusu yapabilmektedir.

Sosyal medyada ‘rumuzların’, hiç tanımadıkları bir insanın gıyabında küfürlere sarılmanın verdiği dayanılmaz hafiflikleri, toplumsal değişim-dönüşümü kavramak bakımından bir ibret vesikası sunmaktadır. Demek şehitlere, şehadete, vatan-millet kavramına sahip çıkanlar bu insanlarmış. Oysa heyecana kapılmayıp, sakin bir şekilde dinleyebilseler görecekler ki, Atasoy Müftüoğlu o sözlerinde Ömer Halisdemir’i aşağılıyor değildir. Atasoy Bey, sembolleştirilen şahıs üzerinden, kutsanan bir olaya ve bu arada, Ömer Halisdemir örneğinin gençlere sembol olarak sunulmasına itiraz etmekte, bunu bir düşüş olarak nitelemektedir. F. Gülen örgütüyle polisiye yollarla ‘mücadele’ etmekten ziyade, onun referanslarına bakılmasını önermektedir.

Atasoy Müftüoğlu, Türkiye’de F. Gülen’in ne olduğunu en erken fark etmiş düşünce insanlardan biridir. Hiçbir zaman F. Gülen örgütüne sempati duymamış, her fırsatta F. Gülen’in hezeyanlarını anlatmış, F. Gülen’i ‘embeded (iliştirilmiş) hocaefendi’ diye tahkir etmiş, dahası, F. Gülen’in Siyonizm’den daha tehlikeli birisi olduğunu her ortamda, her fırsatta dile getirmiş bir ilim ve düşünce adamıdır. Fakat yaşadığımız ülkede bunların hiçbir değerinin olmadığı, sayın Müftüoğlu’nun maruz kaldığı bu muamelede bir kez daha görülmüştür. Ülkede, F.  Gülen ve örgütü adına, onun hakkında en ciddi, en dişe dokunur ilmî eleştirileri yapanların konuşması gerekirken, tam tersi olmakta, bu insanlar ‘vatan haini’, yakın zamana kadar F. Gülen ve örgütüyle iş tutmuş olanlar vatan dostu sayılmaktadırlar. Bu ne yaman bir trajedidir.

Sayın Müftüoğlu’nun boynuna kocaman bir ‘vatan haini’ yaftası asılmış, Taif’te Allah Rasulü’nün Taif’li çocuklara taşlatılması misali, kendisini hiç tanımayan çocuk ve gençlere sosyal medya denilen ortamlarda ağza alınmayacak küfür ve hakaretlerle taşlanması sağlanmıştır. Asıl trajedi bu değildir. Asıl trajedi şudur ki, bu ülkede, bütün dünyadaki maddi büyüme ve artan refah düzeyiyle birlikte bilgiye, düşünceye, sorgulamaya da bir rağbet olması beklenirken, Cemil Meriç’in deyimiyle, düşünce hala kuduz köpek muamelesi görmektedir. Söyleyecek sözü olanlar söyletilmeyip, adeta ‘vurun kahpeye’ ucuzluğuna kurban edilmektedir. Bütün bunlar, muhafazakâr bir partinin iktidarı döneminde ve yeni bir seçime doğru gidilen süreçte yaşanmaktadır.

15 Temmuz’da ne olup bittiği, kimin kime niçin karşı olduğu, F. Gülen ve örgütünün kime/neye, nasıl bir zarar verdiği konuşulmuş mudur? Hayır, konuşulmamıştır, konuşulsun da istenmemektedir. Kemalizm nasıl ki belli kişi, kurum ya da değerleri değil konuşmak, konuşulmasını teklif etmeye bile kapatmışsa, muhafazakâr AKP statükoculuğu da, hakka hakikate davet edici her sözü ‘vatan haini’ damgasıyla bastırmakta ve susturmaktadır. AKP muhafazakârlığı, zaman zaman ‘muhalif’ olduğu izlenimi verdiği Kemalizm’e özenmiş bulunmaktadır.

GİDİŞ NEREYE?

Kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan AKP iktidarı, Millî Görüş geleneğinden gelen bir şıvgını olarak siyaset sahnesine atılmış, kısa sürede dallanıp budaklanarak, ülkede siyasi dizginleri ele geçirmiş bir siyasi harekettir. Geldiği taban itibariyle ilk yıllarda seçmen kitlesine, aynı frekanstan anonslar yapmaya gayret etmiş olan bu parti, şimdilerde artık tamamen bir sistem partisi hüviyetine bürünmüştür.

Esasında bu sonuca şaşmamak gerekir. Zira bu bir süreçtir. Yeryüzünde hiçbir şey tesadüfi değildir. Her şey bir iradeye ve bir niyete yaslanır. AKP’nin iktidar olmasına çanak tutan etkili ve yetkili merciler, bugünkü gibi bir sonucu görmüş olmalıdırlar. Böyle bir tespit, söz konusu etkili-yetkili mercileri kadir-i mutlak bir güç saydığımız anlamına gelmez. Kâdir-i mutlak olan yalnızca Cenab-ı Allah’tır. Lakin şu var ki, bu işlerin planlamasını onlar yapmaktadırlar, geçmişe ve geleceğe dönük okumaları onlar sürdürmektedirler, tarihten onlar ders çıkartmaktadırlar, gelecekte olabilecek bütün seçenekleri onlar hesap etmekte ve her seçeneğe karşı ne gibi önlemler alacaklarını planlamaktadırlar. Muhafazakâr kitleler ise, “onların bir hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı var” sözüne sığınmaktadırlar. Oysa bu bir ‘avunma’dır çünkü işaret ettiğimiz etkili-yetkili merciler bu işlerde neredeyse ‘sıfır hata’ ile plan-proje yaparken, kendilerini sadece suyun sürüklediği çer-çöp misali tarihin akışına bırakmış, iktidar nimetlerinin şehveti ile başı dönmüş kadrolar için ilahi hesap imdada gelmemektedir. Allah’ın sünneti budur.

AKP iktidarı, seçmen kitlesinde bir nebze var olan iman-ahlak-kanaat gibi değerleri de tamamen sıfırlamaya doğru bir seyir izlemektedir. Sistemi aşamayan, aşmak istemeyen, aşmak için gerekli iman ve ilim donanımı açısından hayli malul olan iktidar kadrosu, dünya nimetlerinin üzerine bütün gücü ile abanmış bulunmaktadır. Ailenin dinamitlenmesi, kadınla erkeğin birbirine adeta düşman yapıldığı ‘aile ve sosyal politikalar’ içerikli yasal düzenlemeler, toplumdaki korkutan yozlaşma, rüşvet, adam kayırma, gençlerin deistleşmesi ve toplum nezdinde artık hiçbir faziletin tutunamaz hale gelmesi, şu an itibariyle iktidar partisini pek alakadar eder görünmemektedir.

Kısacası, kim yola hangi amaçla çıkar ve nasıl bir gidişatla kendi menziline varmak isterse, ölse de kalsa da nasibi odur. Önemli olan hak dava için yola çıkmak, yolumuzu hakkın belirlediği esaslara göre seçmek, yolda oluşumuz esnasında maruz kalacağımız ayartmalar karşısında imanımızı ve ahlakımızı değiştirmemektir. Biz inanıyoruz ki Allah bizleri, seküler gailelerden değil, O’nun rızasına uygun gündemlerimiz olup olmadığından hesaba çekecektir.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • ersin ertuğrul satan
    19 Aralık 2018, 09:54

    Türkiye İslâmî hareketinin yıllarca müntesibi, taşıyıcıları olmuş yapıları, fikir okullarıdır dergilerimiz. Gel gelelim istisnai bir kaç dergi hariç İslâmî dergiler, "dindar" partilerle, iktidarlarla olan münasebetlerinde yazıp çizdikleri düzeyinde özgün bir performans sergileyememişlerdir. Konumları itibariyle hakikatleri herhangibir "maslahata" kurban etmemesi gereken yapılardır kendileri. Zaruretleri yorumlamada tekil şahıs gibi davranmazlar. Maalesef serencamları bu şekilde cereyan etmemiştir. Yukarıyla olan ilişkileri tabanın konumundaki(fikren, ahlaken…) kaymaya adeta perde olmuştur. Süreci okuyamamışlar, ta ki kamyon duvara çarpana kadar!

    Bu saatten sonra "iktidar eleştirilerinin", İslâmî entelektüel yapılar için konuşacak olursak, kıymeti harbiyesi yoktur. Zira yıllarca "fıkhını" anlattıkları "İslamlaşma sürecini" rafa kaldıran kendileri olmuştur. Oysa kendilerinden beklenen bu muydu? Yani Ebu Hanife’den bahsedip, O’nun "halifeyle" olan ilişkisini bugüne taşıyamayanların İslami hareket (oryantalistlerin tanımlamalarıyla İslamcılık) adına vaziyet etmesi en azından bir kısım Müslüman nazarında "hükümsüzdür".

    Bu kelamı neden ettik. Fikrî paradigması ve bu fikri paradigmaya bağlı da pratik önerisi olan (külli, çok boyutlu bir program şuan için söz konusu olmayabilir. bu olamayacağı anlamına da gelmez.) Müslümanlığın müntesiplerinden, kurumsal anlamda, dergilerimizin yeterince başarılı bir "ilmi, tahkiki, tetkiki ve illa ki tenkidi" performans sergileyememesidir. Deyim yerindeyse "İslamın hayata dair alt başlıklardaki felsefesini" üretemeyen yapılara dergi denilemeyeceği kanımızdır. İktibas bu yazıyla göstermiştir ki, kurumsal anlamda, "üretmeye" yönelik bir çabayı vermektedir. Bu çabası takdire şayandır. Eskilerin dediği gibi marifet iltifat ister. Müslümanlar olarak önce fiziki şartların düzeltilmesine değil, öncelikle fikri şartların düzeltimesine talipsek, ölçülerimize yeniden bir göz atmalıyız. Bunu ilk evvel de kurumsal yapılarımız yapmalıdır diye düşünüyorum.

    İktibas bu anlamda bir çaba sahibi olması sebebiyle takdire namzettir… Yeterli midir? Elbette değil. Bir dönemler Türkiye İslâmî hareketinin ilmi seviyesini, şuurunu genişleten bir yapıydı İktibas. Her organizma gibi O da tıkanma, durma, donma evresi yaşamış olabilir. Lakin özellikle son 400 yıldır dünyanın ilmi, siyasi, ekonomik, askeri, bilimsel ve felsefi nabzını kontrol eden Batı (coğrtafi anlamda değil. Avrupa ve Amerika…) bunu bizatihi kurumsal yapılarla yapmaktadır. Bu istikrar demektir. Biz Müslümanların da son yüzyıllarda bundan mahrum kaldığını hatırlarsak dergilerimize, münevverlerimize yüklediğimiz misyonun ne denli isabetli olduğu ortaya çıkar… Meramımız anlaşılır belki.

    Selam ile.

    Yanıtla