İLİM Kavramı Üzerine

İLİM Kavramı Üzerine

İlim, Kur’an’a bakıldığında İslam’ın kendisi konumundadır. İlme teslim olmak insanın kurtuluşu için gerekli hatta zaruridir. Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmış ve insan Allah’ın sınırsız ilmi içerisinde kendisine verilene tabi olmak zorundadır.

İLİM

A-L-M kökünden türeyen ilim kavramı bir şeyi hakikatiyle idrak etmek anlamına geliyor. Kur’an’da değişik anlamlarıyla birlikte ilim kavramı yaklaşık 850 ayette geçmektedir. Ragıp el İsfehani’nin Müfredat’ında bu kavram iki şekilde izah ediliyor. Birincisi, bir şeyin zatını idrak etmek; ikincisi, bir şeyle ilgili, kendisinde mevcut olan başka bir şeyin, kendisinde olduğuna hükmetmek ya da kendisinde olmayan bir şeyin kendisinde olmadığına hükmetmektir deniliyor. “Alleme ve A’leme” öğretti demektir. “A’leme” seri ve ani bildirmeyle ve haber vermeyle öğretmek; “alleme” ise öğrenilen şey nefiste bir eser meydana getirinceye değin tekrarlama ve ısrar yoluyla öğretmeye denir. Masdarları “ilam” ve “talim”dir. “Talim” bazılarına göre, nefsin anlamları tasavvur etmesi için uyarılmasıdır.

A-l-m kökünden türeyen ilim yine aynı kökten gelen “alem” anlamında da kullanılmaktadır: “Alemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.”(Fatiha 1/2) A-l-m kavramı “dağ” anlamında da kullanılır: “Denizde dağlar gibi akıp gidenler de onun delillerindendir.”(Şura 42/32) Aynı zamanda alamet, iz, nişane anlamına da gelir: “…daha nice alametler (yarattı). Onlar yıldızlarla da yollarını doğrulturlar”(Nahl 16/16) A’lime (bilmek’in) ismi failidir. İslam’da ilmin kaynağı temelde vahiydir. İşte bu kaynak tam manasıyla sağlamdır ve haktır. Çünkü yaratan, terbiye eden tarafından gelmektedir. O varlık da, her bilenin üstünde gerçek bilici olan (2/29, 3/66, 12/76,  57/3, 68/14 vs.) Allah’tır.

İlim kelimesinin yanında, daha çok tasavvufta kullanılan irfan kelimesi de ilimle eşdeğer manada kullanılmaktadır. Oysa ilimle irfan arasında fark vardır. İrfan kavramı, benzer bir terim olan marifet kavramıyla birlikte yazı dilinde, bilgi anlamına gelir ancak özelde, ne duyularla ne tecrübeyle ne akıl aracılığıyla ne de anlatmayla elde edilebilecek ancak ilham ve içsel tecrübe ile kazanılabilecek bir bilgi anlamındadır. Ayrıca, ilim ile bilim arasında da fark vardır. İlim, Allah’ın vahiy yoluyla insanlara bildirdiği öğreti iken bilim gözlem ve deney sonucu elde edilen bilgidir. Bilim, insanın evrende fiziksel olarak daha rahat, sağlıklı ve konforlu yaşamasına imkan sağlar. İlim ise insanların psikolojik ve sosyal ilişkilerini bir hukuka ve bir sebebe bağlar.

İlim, Kur’an’a bakıldığında İslam’ın kendisi konumundadır. İlme teslim olmak insanın kurtuluşu için gerekli hatta zaruridir. Allah’ın ilmi her şeyi kuşatmış ve insan Allah’ın sınırsız ilmi içerisinde kendisine verilene tabi olmak zorundadır. Fakat bu konuda kul kendi tercihini yapmakta hürdür. Eğer ki kul ilme teslim olmayı seçerse kurtuluşa erer, yok eğer ilme teslim olmazsa o zaman da azapla cezalandırılır. Çünkü ilme teslim olmamak zalimlerden olmaktır.(Bakara 2/145) Eğer ki insan ilme teslim olmuşsa alim olur, teslim olmaz sırt çevirirse zalim olur. Dolayısıyla kafir olan için alim ifadesini kullanmak, Kur’an çerçevesinden bakıldığında mümkün gözükmemektedir.

Allah, Adem’i halife olarak tayin etmeyi dile getirdiğinde meleklerin itirazına “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” karşılığını vermesi ve Adem’e eşyanın ismini öğrettiğini ve insanlığın serüveninin de Allah’ın kendi bilgisinin bir kısmını insana vermesiyle başladığını görürüz. Yani insan, Allah’ın kendisine verdiği ilim üzere eşyayı tanımlamayı ve onunla ilişki geliştirmeyi, kısacası kendisine emanet edilen dünyayı Rabbin adıyla ve onun verdiği ilimle imar etmeyi kendi üzerine sorumluluk olarak almıştır.

İnsan bu sorumluluğun dışına taşarak, eğer ki yaşamı Allah’ın kendisine verdiği ilim üzere değil de nefsine göre düzenlemeye kalkarsa Allah bunu “zan” olarak nitelemektedir: “Onların içinde bir de ümmiler var ki, Kitabı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntulardır; onlar sadece zannediyorlar.”(Bakar 2/78) “Onların çoğunluğu zandan başkasına uymaz. Gerçekten zan ise, haktan hiçbir şeyi sağlayamaz. Şüphesiz Allah, onların işlemekte olduklarını bilendir”(Yunus 10/36) Allah, insanların zanlara göre hareket etmesini değil vahiyle hareket etmesini istemektedir. Çünkü zan doğruluğu kesin olmayan bilgileri içerdiğinden, götüreceği sonuç bakımından da şüphelidir. Zan, bir yerde bilgisizliği anlatır. Yalnız bu bilmeme basitçe bir bilgi eksikliğinden daha çok, cahilce bir bilgisizliktir. Cahil, vahyi bilgiye sahipken, kendi gücüne güvenen, sınırsız benlik, tam bir serbestiyet ve hürriyet altında, ilahi veya beşeri hiçbir otorite karşısında eğilmeyen, şeref ihtirası, kibir, gurur ve küstahlık gibi unsurları içinde barındırandır. Hal böyle olunca Allah’ın “bi gayr-i ilim” dediği İslami anlamdaki ilme tabi olmamayı ifade eder.

Allah’ın vahyini bildikleri halde kitapla ilgili dillerini eğip bükenler kasıtlı olarak vahyi bilgiyi sulandırmaya çalışanlardır.(Al-i İmran 3/78) Bakara suresi 80. ayette, “Dediler ki, ‘Sayılı günlerin dışında, ateş asla bize değmeyecektir.’ De ki, ‘Allah katından bir ahid mi aldınız? -ki Allah asla ahdinden dönmez- Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” ifadesi de yine herhangi bir ilim olmadan zanla hareket eden bir zihniyeti tarif etmektedir. Mevcut geleneksel dini düşünce de geçmişte İsrailoğulları’nın söylemini yinelemektedir. Bir süre yandıktan sonra günahlardan arınacağını ve sonunda cennete ulaşacaklarını iddia etmektedirler. Oysa Allah buna karşın, eğer ahiret yurdu başkalarının değil de sizinse ölümü temenni edin diye meydan okur (Bakara 2/94) ne var ki ellerinin yaptıklarından ötürü (Bakara 2/95) ölümü temenni etmezler. Ve nefsine göre yaşamayı tercih eden, nefsini ilah edinen bu kimseler bin yıl yaşatılmak isterler.(Bakara 2/96) Ama ne yapsalar farketmez, günahları kendilerini kuşattığında ve o hal üzere öldüklerinde Allah onları ebedi cehenneme atacağını ve azaptan kaçamayacaklarını kendi ilmiyle insanlığa bildirmiştir.

Allah, elçilerine ve insanlara net bir şekilde bir uyarı göndererek eğer ki vahyi aldıktan sonra cahillerin, nefsini ilah edinenlerin keyiflerine uyacak olursanız zalimlerden olursunuz demektedir. “Sen onların kendi dinlerine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol, Allah’ın yoludur’ de. Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyarsan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olmaz.”(Bakara 2/120) “Sen, Kitap verilenlere her türlü ayeti getirsen yine onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden olursun.”(Bakara 2/145) Aslında bu grup, elçiyi ve onun getirdiği kitabı kendi öz oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.(Bakara 2/146) Buna rağmen bildiklerini yani ilmine vakıf oldukları şeyi işlerine gelmediği için, rahatlarını kaçırdığı gerekçesiyle insanlardan gizlemektedirler. Özellikle tağuti sistemleri ayakta tutmak için mücadele veren ruhbanların en çok başvurduğu yöntemlerdir. Dini, mezarlıklara, ritüellere, özel gecelere hapseden; açlıkla, kölelikle ve her türlü adaletsizlikle mücadeleden men eden bir ayin yortusuna çeviren anlayışı kökleştiren bir zihniyetin yöntemleridir. Şeytan ve dostları sürekli iş başındadır ve Allah’ın ilmini yaşamın dışına atarak nefsin ilahlığını merkeze taşımaktadırlar. “O, size daima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder.”(Bakara 2/169) Allah, insanları çaresiz ve kimsesiz bırakmamıştır. “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi gönderdik.”(Bakara 2/151) Allah, elçilerini hak kitaplarla göndererek insanlara Rabbin adıyla okumayı, tercih yapabilmeyi, yaşayabilmeyi ve eylemlerini sürekli kontrol edebilecekleri ibadetleri yapabilmeyi öğretmiştir.

Allah’ın kitabına ‘tarihsel’ olarak yaklaşanları ilim kavramı içinde değerlendirdiğimizde, onların ne kadar çaresizlik içinde olduklarını görürüz. Çünkü tarihselciler Kur’an’ın kimi hüküm içeren ayetlerinin çağa göre yeniden yorumlanabileceğini ve değiştirilebileceğini iddia etmektedirler. Örneğin, hırsızlığın sonucu olarak el kesme cezası yerine yine hırsızlıktan caydırıcı başka bir cezalandırma yöntemi geliştirilebileceğinden bahsetmektedirler. Kur’an’ın anlattığı ilim kavramı ise enteresan bir şekilde bu yolu tıkamaktadır. Savaşla ilgili(2/216), boşanmayla ilgili(2/230), boşandıktan sonraki süreçle ilgili(2/232), Allah’ın seçimleriyle ilgili(2/247), infakla ve sadakalarla ilgili(2/261, 2/270, 9/60), ticaretin yazıya dökülmesi ile ilgili(2/282), mirasla ilgili(4/11), sarhoşken namaza yaklaşmama ile ilgili(4/43), bir müminin bir mümini yanlışlıkla öldürmesi hakkındaki hükümle ilgili(4/92), kadınlar hakkında fetva ile ilgili(4/127) ve sair ayetlerin sonunda “Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” ifadesini kullanarak bu konulardaki son sözün kendisine ait olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü, “…Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun ilminden, ancak kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır. Onları koru(yup gözet)mek, kendisine ağır gelmez. O yücedir, büyüktür.”(Bakara 2/255) buyurarak insanların sınırlı bilgileriyle vahyin dışında bir hüküm koyamayacaklarını ve her hükmün Allah’ın ilmi üzere olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Müminler, kendilerine gönderilmiş vahye kuşku duymadan güvenle işittik ve itaat ettik derler. Çünkü ilim sahibi olmak bunu gerektirir. Oysa kalpleri sapmaya meyilli olanlar veya sapanlar ise kendi nefislerinin üstünde bir otorite tanımak istemediklerinden, ‘acaba Allah bununla neyi kastetmiştir’ diyerek (Al-i İmran 3/7) yorumlara sapıp kendi sapık yaşamlarını vahye teyit ettirme gayretine girmişlerdir. Allah bu tip insanlara rest çekmekte ve lanetleşmeye çağırmaktadır ve onları yalancılar olarak nitelemektedir: “Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki ‘Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden la’netle dua edelim de Allah’ın la’netini yalancıların üstüne dileyelim!”(Al-i İmran 3/61) Devamla, “Haydi siz biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız ama hiç bilginiz olmayan şey hakkında neden tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.”(Al-i İmran 3/66) buyurarak, insanlara haddi aşmamalarını öğütlemektedir. Kitabın bilgisine sahip olanların Hakk’ı batıla karıştırarak, bilerek gerçeği gizlememeleri gerektiğini (Al-i İmran 3/71) ilan etmektedir. Çünkü bu tip insanlar, kendi inancından olmayan kimselerin savaş durumu dışındaki tüm zamanlarda da mallarını ganimet olarak görüp gasp etmeyi, onlara zulmetmeyi, onları dolandırmayı ve onlar üzerinden sebepsiz zenginleşmeyi meşru görmektedirler. Bu inancı, geçmiş kitap ehli de paylaşmıştır. Oysa Allah bu inancı şiddetle reddetmekte ve bu inancın herhangi bir ilme tabi olmadığını ancak zanna tabi olduğunu söylemektedir. “Kitap Ehli’nden öylesi vardır ki, bir kantar emanet bıraksan onu sana geri verir; öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet bıraksan, sen onun tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Bu onların ‘ümmiler konusunda üzerimize bir sorumluluk yoktur’ demiş olmalarındandır. Oysa kendileri (gerçeği) bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylemektedirler”(Al-i İmran 3/75) Böyle yapanların da, dillerini kitapla ilgili eğip bükenler olduğunu hatırlatmaktadır: “Onlardan öyleleri vardır ki dillerini kitapla ilgili eğip bükerler, siz onu kitaptan sanasınız diye. Oysa o, kitaptan değildir. ‘Bu Allah katındandır’ derler. Oysa o Allah katından değildir. Kendileri de bildikleri halde Allah’a karşı yalan söylerler.”(Al-i İmran 3/78)

Müminler, Allah’tan gelen ilim üzere olduklarından dolayı Allah’ı hiçbir şeye denk tutmazlar ve tek olarak O’na kulluk ederler.(Al-i İmran 3/79) Müminlerin en önemli özelliklerinden biri, günahlarında bile bile, yani ilmine vakıf oldukları bir hususun zıddını yapmakta ısrarcı olmamalarıdır.(Al-i İmran 3/135) Çünkü böyle davranılması ilmin yerine zannın, dolayısıyla nefsin konulması demektir ki bu da insanı şirke götürür. Allah’ın ilmi, inananlarla inanmayanları ayırt etmesi için bir araçtır da.(Al-i İmran 3/142, 167) Çünkü Allah, vahyini göndererek ilme göre yaşamayı ve zanna göre yaşamayı tercih edenleri ayıracaktır. Bu ayrılma da kuşkusuz yine insanın nefsinden başka ilah tanımak istemeyişi, hazcılıktan vazgeçememesinden ve kıskançlıktan kaynaklanmaktadır.(Yunus 10/93) “Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam’dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki kıskançlık ve hakka başkaldırma (bağy) yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse (bilsin ki) gerçekten Allah hesabı pek çabuk görendir.”(Al-i İmran 3/19) Tam aksine; iman edenler, ilme teslim olanlar da Allah tarafından şöyle ifadelendirilir: “Fakat içlerinden ilimde derinleşmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükâfât vereceğiz!”(Nisa 4/162)

Allah helal ve haramlar konusunda da işi zanna bırakmaz veya nefsin eline bırakmaz. Çünkü kitabın bilgisine sahip olanlar, gerek ruhbanlık adına gerekse daha çok kazanma adına, birçok helal ve haram belirlemiş ve bu davranışlarıyla Allah’ın yetki alanına müdahalede bulunmuşlardır. Oysa Allah bu konuda hiçbir ortak tanımamıştır. Velev ki bu kendi göndermiş olduğu elçisi bile olsa değişmemiştir.(Tahrim 66/1) “Size ne oluyor ki, Allah size darda kalmanızın dışında, haram olanları genişçe anlatmışken adının üzerine anıldığı şeyden yemiyorsunuz? Doğrusu çoğunluk, heva ve heveslerine uyarak, bilmeden sapıtıyorlar. Aşırı gidenleri en iyi bilen Rabbindir.”(En’am 6/119) Araplar geçmiş zamanlarda nasıl ki hayvanların bazen erkeğini bazen dişisini, bazen de yavrusunu haram kılarak haddi aşıyor idiyseler (En’am 6/143, 144) bugünkü toplum da aynı şekilde kendi kazanımları uğrunda helal ve haramlar ihdas ederek haddi aşmaktadırlar. Oysa helal ve haramlar tarihe, çağa göre değişebilecek olgular değildir. Dün herhangi bir ilme dayanmaksızın çocuğunu toprağa gömerek öldürenler bugün nesli inancından kopararak onları kuru hurma kütüklerine çevirmektedirler. Dün onları toprağa gömerek öldürmeyi kendilerine helal sayanlar bugün  çocukları gelecek kaygısıyla tevhidden uzak tutmayı kendilerine meşru yani helal saymaktadırlar. Oysa bu konuda herhangi bir ilim üzere değillerdir. “Çocuklarını hiçbir bilgiye dayanmaksızın akılsızca öldürenler ile, Allah’a karşı yalan yere iftira ederek Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerini haram kılanlar elbette hüsrana uğramışlardır. Onlar gerçekten şaşırıp sapmışlardır ve doğru yolu bulamamışlardır.”(En’am 6/140) “De ki, ‘Rabbim yalnızca çirkin-hayasızlıkları -onlardan açıkta olanlarını ve gizli olanlarını-, günah işlemeyi, haklı nedeni olmayan ‘isyan ve saldırıyı’, kendisi hakkında ispatlayıcı bir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”(A’raf 7/33) “Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemeyi haram kılmak” yalnızca helal ve haram konusunda olmayıp hüküm içeren tüm konularda ve yaşamı düzenleyen tüm konularda geçerlidir. Öyleyse yaşayan delili ile yaşayacaktır.

Allah, delili ile yaşayacaklara kendi katından kitaplar göndermiş(4/166, 6/91, 6/114), göndermekle de kalmamış ayetleri açıklamıştır.(6/105, 7/32, 7/52,  10/37, 41/3) Fakat tüm bunlara rağmen hallerini değiştirmek istemeyen muhafazakarlar atalarından kalan bilgiyle (ki hiçbir gerçeklik ifade etmeyebileceği halde) yaşamlarını devam ettirmek isterler. Allah, geleneğin sorgulanmasını ister çünkü geleneksel bilgi her zaman doğru olmayabilir. “Onlara ‘Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin!’ dense, ‘Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter!’ derler. Babaları hiçbir şey bilmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsa da mı?”(Maide 5/104) ve daha da ileri giderek kendi şirk koşmalarını da Allah’ın üzerine atarak, eğer şirk koşmaktalarsa ‘kendilerinden önceki atalarının da, kendilerinin de şirk koşmasını Allah istemektedir’ diyerek ilme sırt çevirmişlerdir. Oysa Allah bu durumu şiddetle eleştirmekte ve zanna göre hareket ettikleri için bu duruma düştüklerini onlara haber vermektedir. “Şirk koşanlar diyecekler ki ‘Allah dileseydi ne biz şirk koşardık, ne atalarımız ve hiçbir şeyi de haram kılmazdık.’ Onlardan öncekiler de, bizim zorlu azabımızı tadıncaya kadar böyle yalanladılar. De ki ‘Sizin yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir ilim mi var? Siz ancak zanna uymaktasınız ve siz ancak zan ve tahminle yalan söylersiniz.”(En’am 6/148) “Onlar, ‘çirkin bir hayasızlık’ işlediklerinde ‘Biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti’ derler. De ki, ‘Şüphesiz Allah, ‘çirkin hayasızlıkları’ emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?”(A’raf 7/28) Allah’ın, geleneğin sorgulanmasını istemesinin sebebi inançların körü körüne taklit edilmesinin önüne geçmektir. Çünkü inanç bir tercih meselesidir ve her tercih mutlaka bir bilgiye dayanmak zorundadır. Zira böyle olmasaydı insanlar azaba duçar olmazlardı.(Hicr 15/4) İnsanlar bilerek ve görerek iman ettikleri bir inancı korumaya elbette daha yatkındırlar. Hangi eylemin karşısında ne ile karşılaşacaklarını bildiklerinden davranışlarında daha dikkatli ve özenli olurlar. Aksi durumda, Allah bilmeyenlerin kalplerini mühürler.(Rum 30/59)

Allah’ın kendi katında tuttuğu ve ancak dilediği miktarda elçilerine vahiy yoluyla bildirmiş olduğu gayb haberleri vardır. Geçmiş toplumlarla ilgili anlatılan kıssalar (Hud 11/49), Rumların galibiyetinin bildirilmesi, Mekke’nin fethinin müjdelenmesi gibi gayb bilgisi yine vahiy kanalıyla tüm insanlığa bildirilmiştir. Vahyin bildirdiğinin dışında herhangi bir gayb bilgisi elçiler dahil kimseye verilmemiştir. Böylelikle astroloji ile ilgilenip geleceğe dair öngörülerde bulunan medyumlar, Allah’ın ifadesiyle tamamen zanna göre hareket etmektedirler, gerçeklik namına hiçbir tutar dalları yoktur ve yalan söylemektedirler:

“De ki: Ben size ‘Allâh’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size ‘Ben meleğim’ de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. De ki: Körle, gören bir olur mu? Düşünmüyor musunuz?”(En’am 6/50) “Gayb’ın (görünmez bilginin) anahtarları, O’nun yanındadır, onları O’ndan başkası bilmez. (O) karada ve denizde olan her şeyi bilir. Düşen bir yaprak, ki mutlaka onu bilir, yerin karanlıkları içinde gömülen dâne, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.”(En’am 6/59)

Kıyametin alametleri ile ilgili geleneksel inanış içinde birçok kitap yazılmış hatta Resul’ün ağzından olmadık hadisler uydurulmuştur. Kur’an’da kıyametin kopma anında yaşanacak hadiselerden Allah bahsetmiştir ama kıyametin kopmadan önceki alametler hususunda herhangi bir ayet mevcut değildir. Çünkü onun bilgisi Rab katındadır. Allah’ın göndermiş olduğu vahye göre yani ilime göre kıyametin bilgisi de yine Allah katında gizlidir ve onun ilmini O’ndan başka hiç kimse bilmemektedir: “Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. De ki: Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir gelişten başkası değildir. Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar. De ki: Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu bilmezler.”(A’raf 7/187) “Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır.”(Lokman 31/34) “Gaybı bilen O’dur. Gizli bilgisini kimseye göstermez.”(Cinn 72/26)

Allah’ın insanı hidayete erdirecek ve ona Allah ile ve evrenle doğru ilişki kurmasını sağlayacak bir ilim vermesi yanında ayrıca insanın yaşamını kolaylaştıracak bir takım ilimler de vermiştir. Çünkü Rabbin insana gözlem yoluyla öğrettiği şeylerin yanında kalemle öğrettiği şeyler de vardır.(96/4-5) Allah birçok keresinde insanların tabiata bakmasını söyler.(6/96-97, 10/5) İnsanları anne karnında hiçbir şey bilmezken çıkardığını (16/78), ona işitme, görme ve gönül verdiğini anlatır. İnsanların ve hayvanların renklerinin değişik değişik yaratılması (35/28), alim olanların yani vahyi ilme sahip olanların tefekkürünü artıracak şeyler olduğunu söyler. Yusuf’a rüyaların yorumunu öğretmesi (12/6), Süleyman’a kuşların dilinin öğretilmesi (27/16), rüzgar gücünden faydalanmayı öğretmesi, bakırdan heykeller, sabit kazanlar yapmayı öğretmesi (34/12-13), Davud’a demirden zırh yapılmasının öğretilmesi (21/80, 34/10-11) ve daha birçok ilim de yine Allah tarafından öğretilmiş ilimlerdir.

Bugünkü medeniyet tıpkı Karun gibi (Kasas 28/78) her şeyi kendi bilgisi sayesinde elde ettiğini düşünmektedir. Oysa Allah insanı bir alaktan (Alak 96/1) yarattığını söyleyerek, onun hiçbir şey bilmezken bilir olduğunu bunu da ancak Allah’ın eşyanın ismini ademoğluna öğretmesiyle meydana geldiğini anlatmaktadır. Yani her ilmin kaynağı Allah’tır. Bugünkü mevcut ilim denilen şey yani bilimsel buluşlar ancak Allah’ın mevcut ilminden küçük küçük keşfetmelerdir deriz. Yoktan varetme değildir, zaten var olan bilgiye ancak ulaşmadır. Bilim, fiziki ve doğal evrenin yapısının ve davranışlarının deney ve gözlemler aracılığıyla sistematik bir şekilde inceleyen entellektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür. Bilim, insanın doğayla olan ilişkisini kolaylaştıracak ve hastalıkların tedavisi gibi birçok konuda fayda sağlayacağı çalışmaların bütünüdür. İlim ise bundan farklı olarak insanın kendi iç dinamiğini, ayrıca insanın toplumla olan ilişkisinde ona sınırlarını gösteren ve yine, insanın ve toplumların Allah ile olan ilişkilerini düzenleyen, temeli vahye dayanan bir bilgidir.

Bilimsel buluşlar, Allah’ın doğada işlettiği sünnetullahın işleyişinin bir kısmını keşfetmek ve ondan faydalanmak demektir. İşte bu sebepten insanlar her yeni buluşta, keşifte Allah’a daha çok şükretmesi gerekirken maalesef kendi ilahlığını daha baskın şekilde haykırmaya başlamıştır. Çünkü insan her yeni buluşta kendini kendine yeterli gördüğü için azgınlaşmaktadır. Batılı düşünce, tanrıyı öldürdüğünden bu yana Prometheus’un intikamını alırcasına, tanrıya ait ne varsa hepsini elde edebileceğini, evreni kendi kontrolünde tutacağını düşünmektedir. Oysa bir tabiat olayı karşısında bile çaresiz kalabilmekte ve tüm teknolojisine ve tanrılık iddiasına rağmen elinden bir şey gelmeden seyirci kalmaktadır. Japonya’daki tsunami, Marmara depremi, ABD’deki tayfunlar ve yanardağ patlamaları bunlara birer örnektir. İnsan Allah’ın önünde secdeye kapanmak zorundadır. Çünkü insana verilen ilim sınırlıdır: “Bu, Allah’ın lütfudur ve hiç kimse Allah’ın sahip olduğu bilgiye sahip olamaz.”(Nisa 4/70) “Onun için sen, bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme. İşte onların erişebilecekleri bilgi budur. Şüphesiz senin Rabbin, evet O, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayette olanı da çok iyi bilir.”(Necm 53/29-30) Hiçbir zaman insan Allah’ın ilmine ulaşacak değildir. Öyleyse insan, tanrılık oyununu bir kenara koyarak alemlerin Rabbine teslim olmalıdır.

Netice itibariyle konuyu özetleyecek olursak, Allah ilim konusunda insanları ikiye ayırır, bilenler ve bilmeyenler olarak. Bu bilmeyenler, konunun en başında belirttiğimiz gibi basitçe bilmeme konumunda olmayıp Allah’ın ilmine vakıf oldukları halde bu ilme sırt çevirenlerdir. Yani kendi nefsine hoş gelen şeyleri yaşayan hazperestlerdir. Kur’an’ın bilen, bilgin, alim olarak bahsettiği kimseler ise bugünkü çağın anlamlandırdığı şekliyle pozitif bilimleri bilen, felsefeyi bilen vs. olmayıp vahyin bilgisiyle kuşanmış ve bu ilmi, hayat rehberi yapan kimselerdir. Örneğin Musa’nın Firavun’la olan diyaloğunda dikkati çeken şey, Firavun’un bütün bilgin büyücülerin (A’raf 7/112) toplanmasını arzu ettiğinde ve Musa’nın büyücülere karşın vahyin bilgisiyle galip geldiğinde, Firavun’un ileri gelenleri Musa için ‘Bu çok bilgin bir büyücüdür’ demeleridir.(A’raf 7/109) Oysa Allah, büyücüler ile ilim sahiplerini orada net bir şekilde ayırmıştır. Büyücüler, yani herhangi bir vahyi ilme dayanmadan hayata dair öneri getirenler yenilmiş, Musa gibi hayata dair çözüm ve önerilerini vahiyle dile getiren ilim sahipleri galip gelmiştir.

Allah, peygamber olarak dünyaya gelecek olanlar için de yine ilim sahibi/bilgin bir çocuk ifadesini kullanmaktadır.(Hicr 15/53, Zariyat 51/28) Allah’ın bilgisiz olarak tarif ettiği kimselere baktığımızda hepsinin vahyi bilgiye sırt çevirmiş, yaşadıkları hayata vahyin dışında çözümler getirmeye çalışan kimseler olduklarını görürüz. Dolayısıyla ilim sahibi olanlar, hayatına Allah’ın bak dediği yerden bakanlar ve gör dediği yerden görenlerdir. “(Allah) Dedi ki: İkinizin duası kabul olundu. Öyleyse dosdoğru yolda devam edin ve bilgisizlerin yoluna uymayın.”(Yunus 10/89) “Size Rabbimin mesajlarını duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allâh tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum”(A’raf 7/62)

Yine iyi bir örnek olması açısından, Yusuf’a erginlik çağına erişince hikmet ve ilim verilmesi sonucu (Yusuf 12/22) Mısır’ın maliyesini yönetme isteği ki ‘Ben bilenim’ diyor (Yusuf 12/55) ve devamla babasıyla buluşması sonucunda rüya gördüğü yıldan bu zamana kadar geçmiş tüm süreci Rabbin ilmiyle yönettiğini (Yusuf 12/100-101) söylemesi ilmin yalnızca Rabbin takdir ettiği şey olduğunu bize gösterir. 

Yine Kur’an’da, ‘bilmiyorsanız ilim ehline sorun’ (Nahl 16/43, Enbiya 21/7) diye işaret ettiği ve Musa’nın ‘kendisine Rabbin katında ilim verilmiş bir kul’ ile yolculuğu (Kehf 18/65) ve o kuldan, kendisi de bir ilim sahibi olmasına rağmen Allah’ın kendisi için murad ettiği başkaca bir ilmi öğrenmek için ona tabi olma isteği (Kehf 18/66) yine ilmin adresinin Allah olduğunu ve ilmin nev’ini bize göstermektedir. Doğal olarak bu ilme vakıf olana Allah, bilgin/alim/ilim sahibi demektedir.

Allah tüm ilimlerin sahibi olduğunu birçok ayette ifade etmektedir. Rabbin bilgice her şeyi kuşattığını (7/89), bilenin yalnızca o olduğunu (4/147-148, 5/109, 22/70, 27/78), her şeyin önündekini ve sonundakini yalnızca O’nun bileceğini başkalarının ise onu kavrayamayacağını (20/110, 24/19) daha birçok ayette sürekli hatırlatmaktadır. Bütün bu hatırlatmalara karşın bir takım bilgisizlerin herhangi bir kanıta dayanmaksızın Allah adına bir takım yalan sözler ihdas ettiğinden bahsetmektedir; meleklerin dişi olarak ve Allah’ın kızları olarak takdim edilmesi, cinleri Allah’a şirk koşmalar, Allah’a çocuk isnad etmeler, Meryem oğlu Mesih’in durumu (5/116, 6/100, 10/68) gibi. Allah, insanları alim olmaya çağırmaktadır. Onun içindir ki hak kitaplar göndermiş, ayetlerini açıklamış ve elçilerle de ayetlerin pratiğini insanlığa göstermiştir.(9/11, 11/14,  13/37, 13/43, 22/52-54, 41/3) Tüm bunlara rağmen vahyin dışında kendi hevalarına göre yaşamak isteyenler çoğunluktadır. Allah o kimseleri şiddetle kınamaktadır. 

Allah, kendi göndermiş olduğu vahye iyi kalpli bir düşünceyle dahi olsa aykırı hareket edenleri de hemen uyarmıştır. Nuh (as)’ın durumu buna örnektir.(11/46-47) Allah, Nuh (as)’ın oğluyla ilgili kendinden isteği konusunda onu uyarmakta ve hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şeyi kendisinden istememesi gerektiğini hatırlatarak cahillerden olmamaya davet etmektedir. Ve Nuh (as), hatasını görerek affını istemektedir. Herkes Nuh (as) gibi hatasından dönenlerden olmuyor aksine hatasında ısrar ederek Allah’ın vahyinin aksi istikametinde yaşamayı tercih ediyor. Allah bu kimselere bilgisizler, cahiller, nefsini ilah edinenler ve zanna göre hareket edenler demektedir.

Allah, insanları tevhide davet etmekte ve kendisine şirk koşulmasına ise öfkelenmektedir.(7/24, 23/88, 47/19) Oysa modern insan, Allah’ı yalnızca göklere hapsetmek istemekte, yeryüzüne müdahil kılmak istememektedir. Atalarından kalan bilgiyle yollarını bulacaklarına inançları tamdır (12/40) ve atalarının şirklerini olduğu gibi üzerlerinde taşımayı bir üstünlük saymakta ve ilmini kuşatamadıkları şeyi ise reddetmektedirler.(10/39) Bilgisiz insan, dünyanın yalnızca görünen kısmını istemekte ahiretten ise pay sahibi olmayı dilememektedir.(30/7) Oysa Allah, yerde ve gökyüzünde ilah olduğunu (19/65) ve her şeyi ilmiyle kuşattığını ve her şeyin yine kendi ilmine göre hareket etmesi gerektiğini deklare etmektedir. Tüm bu uyarılara rağmen kulaklarını tıkayanları Allah ilminden geri koyacağını ve onların iman etme şanslarının kalmayacağını söylemektedir.(30/56-59)

Allah, vahyini göndererek bilenlerle bilmeyenleri/bilmek istemeyenleri ayırmıştır. “Allah’a ve O’nun Resulü’ne iman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.”(Saff 61/11) Allah, bu ayette olduğu gibi ilim sahiplerinin Allah’a ve resulüne imanla birlikte malları ve canları ile cihad ettiğini, ahirete kesin bir bilgiyle iman ettiklerini (31/14) ve onların geceleyin kalkarak secde ettiklerini ve bu kimselerin bilmeyenlerle bir tutulmayacağını (39/9) ve ancak ilim sahiplerinin düşünüp öğüt alacağını söylemektedir. Onun için Allah, vahye kulak verenleri sürekli uyarmakta ve bilmeyenlerin hevasına uymamak gerektiğini (45/18), eğer insanlar gerçekten bilmek isterlerse inanmayanlara vaadedilen çılgınca ateşi ölmeden de görebileceklerini (102/3-6) hatırlatmaktadır. İnsanlar yüzünü hanif olan dine yani fıtratlarına uygun olan vahyin çağrısına/ilme çevirmelidirler.(30/30) Eğer insan tüm uyarılara rağmen yüzünü hevasını ilah edinmekten yana çevirirse, elbette ki Allah ahirette bilenler ve bilmeyenler arasında hükmünü verecektir.(34/26)

Allah vahyini elçileri aracılığıyla insanlara duyurmaktadır. İnsanların vahye kulak tıkamamaları gerektiğini, zorbalık yapmamaları gerektiğini ve Allah’tan korkarak hareket etmeleri gerektiğini hatırlatarak; “Size bildiğiniz şeyleri veren, size davarlar, oğullar, bağlar, pınarlar ihdas edenden korkun!”(Şuarâ 26/132-134) demektedir. Çünkü Allah “…Böylece, helak olacak kişi apaçık bir delilden sonra helak olsun, diri kalacak kişi apaçık bir delilden sonra hayatta kalsın. Şüphesiz Allah, gerçekten işitendir, bilendir”(Enfal 8/42) buyurmaktadır. İman edenlere ise bilgi sahibi oldukları halde kendilerine emanet edilen vahye ve onu tebliğ eden elçiye ihanet etmemeleri uyarısında bulunmaktadır.(8/27) Çünkü aklı erenler alimlerdir.(29/43) Allah, ilim üzere akledebilmeyi ve bilgisizce insanları saptırarak onların da veballerini taşımamayı öğütlemektedir.(16/25) Zira kendilerine ilim verilenler bilir ki ahiret günü, bilgisizce saptıranlar için rezillik günüdür.(16/27)

“De ki: Herkes gözetlemektedir; siz de gözleyip durun. Sonunda, dümdüz (dosdoğru) yolun sahipleri kimlermiş ve doğru yola ulaşan kimlermiş, pek yakında bileceksiniz.”(Tâhâ 20/135)

Sonuca gelirsek, ilim Allah’tandır. Allah’tan bağımsız hiçbir ilim yoktur. Eğer ki kul ilme teslim olmayı seçerse kurtuluşa erer, yok eğer ilme teslim olmazsa o zaman da azapla cezalandırılır. Çünkü ilme teslim olmamak zalim olmaktır. İnsanı bir mesele karşısında yahut da bir inanç karşısında tavır sahibi yapan şey ilmin kendisidir. İlim insanı hakikate götüren bir bilgidir. Eğer insan elindeki bilgilerle hakikate ulaşamamışsa elindeki olan şey bilgiden daha çok zanlarıdır. Kur’an’ın bahsettiği ilim yalnızca vahiyle bildirilen bilgiden ibaret değildir. Zira a-l-m kökünün bir diğer anlamı olan; “iz, işaret” anlamları yeryüzündeki kevni ayetlerin de bu ilmin içerisinde olduğuna dalalet eder. Onun içindir ki Allah dağları, gökyüzünü, iklimleri, denizi hatta hayvanları işaret ederek onlardan Allah’ın büyüklüğünü anlamamızı ve O’na koşulsuz itaat etmemimizi salık buyurmaktadır.

Allah Kur’an’da, bir insanın itikadi olarak nasıl yaşayacağına dair en ufak bir eksiklik bırakmamıştır. Bütün bu alanları ilmiyle doldurmuştur. Miras hukukundan, ceza hukukuna; helal ve haramı belirlemekten, atalar dininin sorgulanmasına; hükmün Allah’a ait olmasından tutun da Rabliğin de Allah’a ait olmasına kadar ve vahyin sırati müstakiyme götüren tek araç olmasına, kime hangi koşullarda itaat edileceğine varıncaya kadar genel hatlarda hiçbir boşluğa meydan vermemiştir.

İnsanoğlu kendisini yeterli gördüğünden bu yana kendisini hayatın merkezine oturtarak ilahlığını iddia etmiştir. Oysa buna dair elinde hiçbir ilmi dayanağı yoktur. Zanlarla hareket etmektedir. Allah’ın kendisine sunduğu olanaklarla, fenni birtakım gelişmeleri put haline getirerek kendini ölümsüzleştirme peşindedir. Allah böylelerinin dahi, bir delille reddeden olmalarını istemektedir. Ama her şeyden önemlisi, iman eden insanın da deliliyle iman etmesini işaret ederek ilmi bir duruştan asla vazgeçmemesini öğütlemektedir. İlmi bir duruş yani alimce bir duruş Allah’ı hayatın merkezine alan bir duruştur. Cennet karşılığında canından ve malından feragat edebilen bir duruştur. Kafirlere karşı şedid, müminlere karşı merhametli olabilen bir duruştur. Alim olmak zalimlerin korkulu rüyası olabilmektir ve mazlumlar için hep bir umut ışığı olarak kıyamete kadar kalabilmektir. Alim yalnızca Allah’tan en çok korkan değil aynı zamanda kendisine tanık olanlara Allah’tan nasıl en çok korkulacağını hal diliyle ve kal diliyle öğretebilendir.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal