Cihan Aktaş’tan ‘İslamcı dergiler’ üzerine…

Cihan Aktaş’tan ‘İslamcı dergiler’ üzerine…

Tanıdığım ilk İslamcı dergiler, 1976-77’den itibaren ağabeyim Ümit Aktaş’ın elinde gelirdi evimize. Cami önlerinde dergi satan gençlerden biriydi ağabeyim. Tevhid, Şura, İslami Hareket, İktibas…

Yılların birikimi: İslamcı dergiler

Cihan Aktaş

İLEM, geçtiğimiz hafta İslamcı dergilerle ilgili bir sempozyum düzenledi. Bu sempozyumda geniş planda ele alındığı gibi “İslamcı dergiler” zengin bir içerik gösteriyor. Gündemi ve olguları kendi dönemlerine hâkim muhafazakâr/sağ dilin ötesinde yorumlayanlar, İslamcı dalganın yükselişe geçmesinde etkili oldular. Valery’nin şairlerin kendi kamularını kurduğunu anlatan bir cümlesi var. İslamcı dergiler de kendi kamularını kurmanın arayışı içinde yayınlardı. Profesyonellikten ziyade gönüllülüğü, imece usulünü esas almaları başlıca nitelikleriydi galiba. Bu açıdan da nadiren süreklilik gösterebildiler.

İslamcı dergilerden söz edince İslamcılık olgusunu konuşmak gerekiyor önce. Kuşkusuz İslamcılık yükselirken eksik olanı hatırlatan, faaliyet ve sorularla eksik olanı gündeme getirme ihtiyacıyla oluşan bir hareket. Bu açıdan bakılacak olursa da temel İslami kavramları dönemin icapları açısından yeniden ele alan bir dalga İslamcılık; dolayısıyla dönemsel.

Tanıdığım ilk İslamcı dergiler, 1976-77’den itibaren ağabeyim Ümit Aktaş’ın elinde gelirdi evimize. Cami önlerinde dergi satan gençlerden biriydi ağabeyim. Tevhid, Şura, İslami Hareket, İktibas… Tevhid’in bünyesinde Rayet isimli kadınlara yönelik bir ilave de yayımlanmıştı. Büşra Bulut’un üzerine çalıştığı bu ilavede tesettür, sömürü ve istismar düzenlerinin köleleştirmeye çalıştığı kadınlar için kişiliklerini koruyacak bir değerler manzumesi olarak tanımlanıyordu. O dönemde başörtüsü yasağı nedeniyle bir alan sıkıntısı yaşayan kadınlar için düşüncelerini tazeleyen metinlere yer veriliyordu Rayet’te. Bu ilavede kadın konusunu gazete ve dergilerde sıklıkla görüldüğü üzere mutfak ve moda başlıklarının ötesine taşıdığı için de farklıydı. Hele bugünden bakıldığında sorunsuz değildi içeriği, ancak toplumsal karşılığı olan kamusal alan meselesine açıklığıyla geliştirici bir yönü vardı.

Kuşkusuz İslamcı dergilerden konu açıldığında bir dil kurma çabası içindeki edebi dergiler geniş bir yer tutuyor. Diriliş, Edebiyat, Hareket, ilk akla gelenler. Bu dergilere daha sonra Aylık Dergi, Mavera, Yedi İklim, Dergâh ve Hece de katıldı. Yönelişler’i de unutmamak gerek. Kuşkusuz bu edebiyat dergileri kendilerini ne şekilde nitelediklerinden bağımsız olarak içerik ve yazar kadrolarıyla İslamcı dalgayı oluşturan söylemlerde etkili olmuşlardı.

İlk öyküm, 1983 veya 84’te Aylık Dergi’de yayımlandı; bu açıdan benim için ayrı bir önemi var. Mavera, gezi notlarımın yayımlandığı, yazı işleri müdürlüğünü yapmamın teklif edildiği dergi; yıl 1986 olabilir. İhsan Işık dile getirmişti teklifi. Bu dergilerin hepsi Müslüman yazarların sağcı bir dilin klişelerinden ve tabularından kurtulmasına yardımcı oldular. Bu çaba bir süreliğine siyaseti de etkiledi elbette.

Dergâh, 1983’ten itibaren ziyaretine gittiğim muhitin 1990’ların başlarında yayımından itibaren edebi kamuda belirleyici bir etki uyandıran ve geniş bir edebiyatçı kuşağa da yol açan bereketli dergisi.

Hatırlamaya başlayınca ne çok dergi geliyor akla! İkindi Yazıları’nı unutmak mümkün mü? Bir dil arayışının aynı zamanda varlık mücadelesi olduğunu yansıtan dergilerdi Atlılar ve Kırklar. Kafdağı’na özel bir yer açmak isterdim. Rahmetli Kemal Aykut ne çok çaba gösterdi bu dergi için ne çok telefon açtı mesaj yazdı Türkiye’ye…

2000’lere taşınan tartışma gündemindeki payları itibarıyla anmadan geçilemeyecek ne çok dergi var! Girişim, Kitap, Yeni Zemin, Yeryüzü, Sözleşme, Bilgi ve Hikmet, Yarın, Haksöz ve nihayet Gerçek Hayat! En az bir yazıyla da olsa yazar kadrosuna dâhil olduğum dergiler bunlar. Mutlaka unuttuğum dergiler var; emek verenler haklarını helal etsinler. Bu dergilerde Müslümanların varlığını bastıran paradigma eleştirildi, İslami kavramlar üzerine düşünüldü, Asrı Saadet’in siyasal ve sosyal yapısı irdelendi. Kitap dergisinde sıklıkla yazdım. 1989 veya 90’da yayımlanan bir yazım, Müslümanların modernizmi, özellikle kadınların kullandığı teknolojik araçlar üzerinden eleştirmesiydi. Bir kadının çamaşır makinesi kullanması modernist bilinç kaymasına örnek teşkil ederken Müslüman entelektüel erkek vakit kazanımı adına uçağa binip konferans vermeye gidebilir, bilgisayar kullanabilirdi.

Bu yazıyı okuyan gençler yadırgayacaktır belki böyle bir yargıyı; ancak kadınların ev içi faaliyetlerinde kullandığı araçlarla oluşturdukları “boş vakti” nasıl değerlendirdiği gerçekten çeşitli toplantıların eleştiri konusu olurdu. Burhan Kavuncu’nun yönetiminde yayımlanan Yeryüzü, Kürt meselesi ve düşünce özgürlüğü gibi konuları açık bir dille konu edinen ilk dergilerden biriydi.

1960’lardan itibaren yükselen yeni İslamcı dalga, Müslümanların hayatında asli anlamları silikleşmiş veya büsbütün kaybolmuş çeşitli kavramları ve olguları dergilerde tartıştı. Şura, tevhid, kültür, medeniyet, cahiliye, Medine Vesikası, hicap, suffa, mustazaf, müstekbir, siyaset, demokrasi, aile, çoğulculuk, toplumsal adaletsizlik, kapitalizm, faiz… Yeni bir kamusallık, alternatif kamular, başörtülü kadınların mücadelesinin bir eseri olarak da her zaman gündemdeydi. Ancak bu dergilerde kadın yazarlar sınırlı bir yere sahip oldular. Bunun başlıca sebepleri ise gazete sayfalarının kadın yazarlar için belirlediği içerikti. Kadınlar aile hayatı, çocuk bakımı ve mutfak dışındaki sorunları çoğu zaman yalnız başına ve büyük özveri gerektiren bir mücadele sırasında tanımlamaya mecbur kaldılar.

Yeni Devir’deki yazarlık hayatım kadın sayfası yöneticiliğiyle başlamıştı. Doğaçlama bir yaklaşımla kadın sayfasında sadece siyaset ve edebiyata yer vermiştim.

İslamcı dergilerin gündemini açtığı toplantılar ve oluşturduğu ortamlar, 1990’larda İslami kesimlerin sağcılık dilinden ve ulusalcı ideolojinin sevk ettiği agorafobiden uzaklaşmayı sağladı. Bir kamusallık muaşeretinin önemi fark edildi bu süreçte. Mütedeyyin kadınlar bu dil ve muaşeret arayışı içinde faal ancak “görünür görünmez” bir yerde bulunuyorlardı. Kamusal dışlamanın doğrudan hedefi olmaları nedeniyle anlatacakları benliklerinden taşıyordu oysa. 1990’ların ikinci yarısından itibaren başörtülü kadınlar öykü türünde eserler vermeye başladılar. Öykü türüne yönelik bu ilgide “olay”a dâhil olmayla ilgili şahitlik ve tecrübelerden taşan anlatma ihtiyacının etkisi büyük.

Unutulana dönük adalet gerçekleşmediğinde hiçbir şey layıkıyla yol almıyor geleceğe doğru. İLEM’in sempozyumu yakın tarihin okuma muhasebesi açısından önemli bir başlangıç.

Gerçek Hayat

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal