Muhasebe Ayında Bir Mukayese Denemesi

Muhasebe Ayında Bir Mukayese Denemesi

Aramızda ortak payda ve aslî müşterek olduğu söylene bu son Kitap/İlahî hitap bugünkü halimize onay/cevaz vermekte midir? O mu, -haşa- bu dağınıklığımıza, dalgınlığımıza, bölünmüşlüğümüze ve tabiri caizse farklı din/Allah/ Kitap/ peygamber algılarımıza sebep olmaktadır?

Bir ramazanın daha arefesindeyiz. Işık bize daima iletiliyor da biz gafletindeyiz. Şimdi ‘nurun ala nur’, ekstra fırsat bir kez daha kapımızda!

Her zamanki şükrümüzü gereğince eda edemiyoruz ki bu aya mahsus olarak onu artıralım, nefsimizi arıtalım. Hangi fırsatı gereğince idrak ettik ki bunu da idrak edelim! Kaçıncı tövbeyi bozduk; nerde bu defakini tutalım! Zihinlerimizi nasıl arındıralım! Gafletten nasıl uyanalım!

Herkesin elindeki ile yetindiği, hatta övündüğü, kimselere kaptırmak ve paylaşmak istemediği(!) kendince edinimleri söz konusu! Adeta elimizde birer oyuncağımız var da yitirmekten korkuyoruz! Adetlere dönmüş anlayışlarımıza karşın, uyarı sadedinde sözler kulak verip bırakın bir arşın yaklaşmayı, bir karış kımıldayan yok! ‘Kafamızı karıştırıyorsun!’ diyense çok! Aslında kafa konforu ile kendisine sunulan bu üretilmiş, doğruyu bozuk saat kabilinden günde ancak iki kez(!) gösteren algıların değişmesinden korkuyoruz! Huzurumuzun kaçmaması için bize iletilen ikazlara kulak tıkayarak, ‘huzursuzluk çıkarıyorsunuz!’ diye sırf iyiliğimizi isteyen kardeşlerimizi huzurdan kovuyoruz!

On bir ay boyunca zaten kifayetli, rengimizi belli eden, ağırlığını hissettiren, ‘efradını cami, ağyarını mani’ bir boyutta gündem oluşturamadığımız gibi, üretilen, dayatılan gündemlere eklemlenip gidiyoruz. Bari ‘on bir ayın sultanı’ vasfını yüklediğimiz bu ay kendi İlahî gündemimizi takip ettiğimiz bir ay olsun! Büyüklenmekten, kendini yeter görmekten, fırkalaşmaktan, nizadan, sataşmalardan uzak, sorumluluklarımızı yüklendiğimiz, kardeşlik hukukunu yaygınlaştırıp yaşanılır kıldığımız, kendimizi hesaba çektiğimiz, verimli geçen bir gündem oluşsun! Belki bu ilk ışıklar, uyanışımıza ve tüm zaman ve zeminleri Rabbimizin istediği renkte anlamlandırmamıza, kendi gündemlerimizi insanlığın hayrına olmak üzere gündemleştirmemize vesile olur! Biz bu ilk adımları aramızda atabilirsek; İlahi hitabın ‘şirk, nifak, fitne, fısk, tefrika..’ gibi hastalıklarına yönelik ikazlarını can kulağı ile dinleyip itaat edebilirsek, ilerisi içinde doğru bir sürecin başlamasına öncülük etmiş oluruz! ‘Öteki’ kavramının altını üstünü doğru doldurur ve şeytani hile, entrika ve vesveselerin kokusunu, rengini, ayak seslerini ve oyunlarını iyi okuyabilirsek, üzerimizde tasarlanan oyunları da böylelikle bozabiliriz! Batılın, batılı olsun doğulu olsun; içte olsun, dışta olsun ekini ve nesli bozacak, bizi birbirimize düşürecek, bölüp parçalayarak yutulmamızı kolaylaştıracak, rüzgârımızı yitirmemize sebep olacak hilelerine fırsat sunmamış, ellerimizle onarla davetiye çıkarmamış, senaryolarına figüranlık yapmaktan, aynı delikten defalarca ısırılmaktan, belki kurtulmuş oluruz!

Şimdi aşağıda sakal, yukarıda bıyık ikilemine düşmeden, idareci mantığa kapılmadan, hiç olmazsa bunlarla oyalansınlar çaresizliğine kapılmadan ‘belki fayda verir’ ve/ya hiç olmazsa ‘Rabbimize bir mazeretimiz olur’ kabilinden ulaştığımız doğruları –ki bu bir yerleri yeniden keşfetmek de değildir- olabildiğince kendi hayatımızda aksettirmek, görünür kılmak, net ve nitelikli bir şekilde duyurmak/uyarmak ihmal edilebilir bir şey midir?

Kur’an algımıza bir bakalım: Kur’an denilince aklımıza ne geliyor? Namazı da, orucu da, zekâtı ve sair emirleri ihtiva eden ve sakınmamız gereken fenalıkları beyan ederek, yasaklayan bu, sonsuz merhamet sahibinin son rahmetinin, kendini bir şekilde ona izafe edenlerin zihninde/kalbinde; muhayyilesinde, tasavvurunda, algı dünyasında karşılığı nedir? Aramızda ortak payda ve aslî müşterek olduğu söylene bu son Kitap/İlahî hitap bugünkü halimize onay/cevaz vermekte midir? O mu, -haşa- bu dağınıklığımıza, dalgınlığımıza, bölünmüşlüğümüze ve tabiri caizse farklı din/Allah/ Kitap/ peygamber algılarımıza sebep olmaktadır? Şimdi hemen her yerde/evde hatimler indirilecek; bu işlemin sahipleri yaptıkları işin yeterli ve Allah’ı razı edecek kifayette olduğunu düşünmekteler! Lakin biri kalkıp, ‘Bakınız bu işi iş değildir; doğrusu, anlamı ve maksadı/muradı kavramaktır; tamam hatim indirilsin de, bir bakın bakalım içinde ne var, ne yok! Bugünkü din algısı ile Kur’anın söyledikleri örtüşüyor mu?’ dediğinde niçin bir merak uyanmaz? ‘Acaba!’ diye kimse kaygılanmaz? Aksine daha bir içe kapanma, söyleyeni dışlama, tabirimi mazur görünüz, elindeki oyuncağını (sitemiz yazılarından intihal) kaybetmekten korkan çocuklar gibi, bağırıp çağırarak, daha bir sıkıca ona sarılma durumuna düşülür! Oysa kapağını açıp da ‘ne diyor’ diye düşünülse, görülecektir ki, Kur’an da kendisine hem de sımsıkı sarsılmamızı istemektedir! Hem de hep birlikte! Bizi birleştirecek Kitap nasıl oluyor da ayrılıklarımıza da konu olabiliyor o halde? Bilse sorumluluk alması gerekecek; kendince kurduğu/uydurduğu, kendine kurdurulan/dayatılan üretilmiş hurafelerin yanlışlığını, hiçliğini, yıkılıp gittiğini görecek de ondan! Devekuşu gibi başını kuma gömmek, kitlelerin/aklını kullanmayanların/ gerçekle yüzleşmek istemeyenlerin hali olsa da bunun ecele bir faydası olmayacaktır! Rabbimiz aramızda hükmünü veremeden, bize ilettiği dininden, elçisinin örnek hayatından biz kendi hükmümüzü çıkarmak zorundayız, imtihanımız gereği olarak! Doğrulara doğruluklarının fayda vereceği güne nasıl ulaşılacağını dosdoğru/ apaçık/ anlaşılır bir biçimde beyan eden, doğru yola kılavuzlayan/hidayet eden doğruların yegâne kaynağı Kur’an elimize, ortada da; var mı, nerede, doğrulmak (bu kavram da sitemizden alıntı), dosdoğru olmak isteyen? Kuran; ‘Herkesin yöneleceği bir yönü vardır, o halde siz hayırlarda yarışın.. Allah sizi bir yerde toplayacaktır..’ derken biz, bunu ne anlıyor, ne dikkate alıyoruz! Ayrıca, ‘kendilerine beyyinat/apaçık deliller/ risalet/ vahiy gelmiş iken tefrikaya düşenler gibi olmayın… yoksa, rüzgarınız/güç ve kuvvetiniz/beraberliğiniz gider… aralarındaki çekememezlikten/kıskançlıktan tefrikaya düştüler… onlardan her biri yanındaki ile/meşrebince üretilmişlerle/zanlarınca uydurduklarıyla oylanır/yetinir durur…’ Kur’anî ifadeleri bizim halimizi resmetmektedir. Böyle bir vasatta dirilmek, dirlik mümkün müdür? Dirilmemiz için gönderilen Kitap, ya anlaşılmadan, sadece yüzünden tilavet ediliyor ya da belli törenlere hasredilerek, yine anlam kaygısı taşınmadan geçiştiriliyor! Şimdilerde ‘Kur’an Anlama Platformu’ var. Ödüllü Kur’an meal okuma/anlama yarışmaları yapıyorlar. Bu az gülüp çok ağlamamız gereken, acınacak halimizi açık eden bir durumdur. ‘Böyle iş mi olur? Kur’an yarışmaya konu kılınır mı?’ vs. der, eleştirip kızabiliriz! Lakin müslümanım diyenlerin çok olduğu bu coğrafyaların, izah etmeye çalıştığımız ‘hali zül melal’li durumunu doğru okuyan bir çaba olarak, ‘belki fayda verir’ anlamında bir başlangıç olarak görebiliriz bu durumu! Şöyle ki; hani bir çocuk yemek yemek istemez, siz de farklı girişimlerle, teşvik ödülleri ile, hoşlandıkları bir bağış ile ‘sırf onun faydasını’ düşünerek ve sonuçta sorumluluğunu ifa etmenin huzur için bu işlemi gerçekleştirmeye çabalarsınız ya aynen öyle! Aynı örneği; hasta ve fakat iğneden korkan bir yakınınız için, ama dil dökerek, ama elini kolunu tutarak işlemi gerçekleştirmeye de benzetebiliriz. Durum bu! Hepimizin malumu! Kafalarımızı kumdan çıkarıp gerçeklerle yüzleşmek, elimizde tuttuğumuz, sarıldığımız uygulamaların, lehimizde mi, aleyhimizde mi; nur mu, kor mu; şifa mı, hastalık artırıcı yanılgı mı; iletilen gerçek mi, uydurma hurafe mi; Allah’ın razı olacağı bir ibadet mi, gazabına ve dalaletimize sebep olan adet mi.. olduğuna acilen, Allah’ın aramızda hükmünü vereceği o gün gelmeden kararını vermek zorundayız! Görmezden gelmek, ‘bana ne/kendisi bilir’ demek, ses çıkarmamak, bildiğini paylaşmamak, örneklik/şahitlik yapmaktan uzak kalmak; sorumluluğunun farkında hiçbir mü’minin yapabileceği bir şey değildir. Sonuçta bunların farkında olanlara bunlar, itap/sorgu/ eksiklik olarak geri dönecek, sual edilmekten kurtuluş olmayacaktır. Hiçbirimize bir zorlama yetkisi ve hidayet gücü verilmediğine göre de iş dönüp dolaşıp muhatabın kendisine, iradesine, aklına fikrine, tercihine kalacaktır! Halep ordaysa arşın burada! O şaşmaz ölçüt kaynağından, şaşırmaz mizandan, gerçek ve tek kriter/kıstas/ ölçekten, bu dünyada, henüz nefes alıyorken, gerekli dersleri/ışığı/şifayı almalı, hidayeti onda aramalıyız. Yoksa buradan ötelere, nefesle gönderdiklerimizin zannettiğimiz gibi nefsimize bir faydası olmayacaktır, Allahü a’lem!

Namazımıza bir bakalım: Salâtımız/salâtı ikamemiz doğru mudur? Namazımız bizi kötülüklerden uzak tutuyor mu? Din uğrunda fedakârlığa, onun (aslında kendimizin) korunması adına sorumluluklarımızı kuşanmamıza vesile oluyor mu? Farz namazlarımızla teravih, bayram ve nereye konulacağına akıl sır ermeyen ‘tesbih namazı’ farklılığının farkında mıyız? Namazın hem ferdî, hem ictimaî boyutunun, içe/özümüze ve dışa/topluma yönelik olumlu değişim yolunda ihmal edilemez etkisinin farkında mıyız?

Orucumuza bakalım: Oruçtan bize kalanın muhasebesini yapabiliyor muyuz? ‘Oruç tuttuk’ diyoruz, pekiyi oruç bizi tutuyor mu? Sakınmamıza, korunmamıza vesile oluyor mu? Orucun Kur’ an ile münasebetini biliyor muyuz? Bize verilenin/nimetin/ rahmetin/ Kur’anın –ki Hz. Meryem ve Zekeriya’ya verilenler karşılığındaki orucu da düşünerek- farkına varamazsak, şükrünü nasıl ifa edebiliriz? Orucun daha ziyade içimizi aydınlatacak, bizi ol’duracak, diğerkâmlık şuuru aşılayacak yönünü algılayabiliyor muyuz?

Zekâtlarımıza bakalım: İnfak kavramını, bir yıla mahsus bir duruma indirgemeden, fıkhî kaideye, –sanki her meselede bu kadar hassas davranıyormuşuz gibi- ki o da asgari seviyeye mahkûm kılmaktan kurtarabiliyor muyuz? Ellerimiz titremeden, mala olan sevgimize rağmen, Allah sevgimiz için, hasis davranmaktan geri durarak, verebildiklerimizin en güzelini, başa kakmadan, en güzel karşılıkları, yalnız, malın mülkün tek sahibi Rabbimizden bekleyerek verip sadaka/infak üst kavramlarını bir yaşam tarzı haline getirebiliyor muyuz? Zekât ile tezkiye/nefsini arındırma amacı güdüyor muyuz? Zekât ve sadakalardan/infaktan geri durarak kendi ellerimizle kendimizi tehlikeye attığımızın farkında mıyız? ‘Malını dağıtmayanı, malı dağıtır!’ fehvası hatırımıza geliyor mu? İnfakın daha çok dışa/topluma yönelik, nifakı engelleyecek en büyük etmen olarak işlevinin bilincinde miyiz?

Kadir gecesi algısına bakalım: zannedildiği gibi bu din bir gün ve gecede, öyle zahmetsizce kurtuluşu mu vaad ediyor?! Bunu Hıristiyan vaftizinden, günah çıkarma işinden, Yahudilerin ‘Biz seçkin kullarız, çok olsa ateş bize sayılı gün dokunacaktır!’ anlayışından bir farkı var mı? İmtihan olgusu, sınırlar sorumluluklar, ilgili bir sürü ayet ve peygamberler tarihinin anlatıları/kıssaları ne yana düşer? Hayatına, aklına, ilgi alanına Kur’an, ziyası ve şifası girmemiş olanların Kadir gecesi ile ne işi olur? Ancak, eğer o kat’i kararı verir ve onun hidayetine yönelip O’na teslim olursanız, elbette ki, işte gün o gündür, bayram o bayramdır, geçmişinize bakılmadan Kadir geceniz, kader geceniz olmuştur ve bu tercih, her türlü takdirin üstündedir!

Allah telakkimize, din düşüncemize, ibadet anlayışımıza, ahiret algımıza, risalet tasavvurumuza bakalım tek tek, hep aynı sonuçları/yanlışları göreceğiz, başka değil! Başka başka/cemaat nitelemesinden uzak, tuzak yapılanmalar, başkalaşmış davranışlar, aslından koparılarak üretilmiş vehimler, düşüncesiz/adetleşmiş uygulamalar, bilgisiz fikirler/zanlar, kardeşliği dar alanda, kısa paslaşmalara çevirmiş, bırakın pratiğini, teorisini bile alt üst etmiş, paslanmış tavırlar… Hangi birini halledeceksin? Nasıl düzelteceksin? İşe nereden başlayacaksın? İşte biz ‘anahtar’ veriyor, adres gösteriyoruz! Kur’ana çağırıyoruz! Atasoy ağabeyin deyimiyle önce, ‘Kendinize gelin!’ diyoruz!

Bari bu ramazanda gündemimiz Kur’an, onu anlamak, onu hayatın merkezi kılmak olsun! Kur’an konuşsun, Kur’anla konuşulsun! Kur’an öğütlensin, Kur’an ile öğüt verilsin! Mücadelemiz Kur’an için olsun, Kur’an ile cehd/mücahede edilsin!

Eğer bunları başarabilirsek, inşallah, Ramazan bizim için güzel şahadette bulunacak, bizden hoşnut ayrılacak, bizleri Allah’a ısmarlayacaktır! Rabbimiz de bize kolay olanı kolaylayacaktır!

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal