“Merhum Ercümend Özkan’dan bir röportaj”

Gazete Sivas yazarı Bekir Çöl, bugünkü yazısında rahmetli Ercümend Özkan’ın Doç. Dr. A. Yaşar Ocak ile tasavvuf üzerine yaptığı söyleşinin bir özetine yer verdi. İşte Bekir Çöl’ün köşesinde, yayınladığı o kısım:

Merhum Ercüment Özkan’ın, tasavvufla ilgili en büyük araştırmayı yapan Doç. Dr. A. Yaşar Ocak ile yaptığı karşılıklı konuşmadan alınan özetler:

E. Özkan: Bildiğiniz gibi, sözlük manasıyla “veli” yaklaşmak, yakın olmak, dost, ahbap, arkadaş yardımcı gibi manaları ihtiva eder. “evliya” ise velinin çoğuludur. Türkçe’de ve halk arasında evliya kelimesi tekil olarak dost manasında kullanılır ve Kur’an-ı Kerim’deki ayetlere dayandırılır.

Y. Ocak: Kur’an’da “veli” kelimesinin, Allah’ı seven, dost edinen ve onun tarafından dost edinilen” manasına alınıp kullanıldığını biliyoruz. Zamanla bu kavram genişleyerek, “Benliğini Allah’ta yok etmek suretiyle birtakım üstün vasıflar kazanarak keramet gösteren, büyük insan manasına alınmıştır. Ancak bu şekilde bir telakkiyi Kur’an’da görmek mümkün değildir.

E. Özkan: Allah’tan korkan bir kul, bu korkusundan dolayı, takvasından ötürü üstünlüğü gerçek üstünlük değil midir?

Y. Ocak: Peygamberimizin yaşayışı buna örnektir. Sabahlara kadar ibadet ediyor, düşünüyor, bazen secdede o kadar kalıyor ki Hz. Ayşe “Nerede ise ruhunu teslim etti diye düşündüm” diyor. İşte sofiler tasavvuf anlayışını buna dayandırıyorlar.

E. Özkan: Biliyorsunuz, tasavvuf başlı başına bir din gibi- kendine has akidesi var. Mesela “Vahdeti Vücut” kainatın yaratılışına ayrı bir izahları var.

Y. Ocak: Bu düşünceler İslam alemiyle teması olan başka mistik kültürlerin etkisiyle sonradan ortaya çıkmıştır. Kısaca bu düşüncelerin kaynağı İslam değildir. Dış tesirlerle ortaya çıkmıştır.

E. Özkan: Tasavvufu tarif için ittifak edilmiş bir tarif olmamakla beraber, Meşhur mutasavvıflar: “Allah’a seyri suluk, O’na kavuşma, O’nda birleşme yolu” tarifler yapmaktalar. Kur’an’da ve sünnette bu anlayışları çağrıştıracak ayet veya sahih hadis var mı?

Y. Ocak: Hayır, bu tarifleri çağrıştıracak Kur’an-ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde bir delil bulmak mümkün değildir. İslam tarihinde aradan geçen zamanla çeşitli yerlerle ve kültürlerle temas edilmiş, oralarda ki mistik eğilimler, Zerdüştlük hatta daha önce Irak’ta, Suriye’de Hıristiyan ve Yahudi mistikler var. Onların telakkileri zahirende olsa İslam’la bağdaştırılmaya çalışılmıştır. Ama bunların İslam’a dışarıdan geldiği gerçeğini değiştirmez. Mesela ilk tekkenin nasıl kurulduğuna dair “Nefahat-ül Üns”te bir mektup var. Ebu Haşim El Kufi, ormanda gezerken oranın Hıristiyan melikine rastlıyor. Melik “sizin toplanacağınız bir yeriniz yok mu?” diyor. Açıkça görülüyor ki ilk tekke yapma fikri bu Hıristiyan Melikten alınıyor.

E. Özkan: Mutasavvıflar, tasavvuf düşüncesini menşei itibari ile Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir’e bağlarlar. Siz bu görüşü doğru buluyor musunuz?

Y. Ocak: Evet tasavvuf geleneği kendini bu kişilere bağlar, tarikatları bunlara dayandırırlar. Ama bu bağlantıların tarihi bir kanıtı yoktur.

E. Özkan: Tasavvuf ahlakını anlatan kitaplarda, “Şeyhe tazim etmekten tutun, ondan her ne sadır olursa olsun hepsi haktır diye itikat etmek, gözüne sebepsiz bakmamak, izin vermedikçe konuşmamak, soru sormamak gibi Kur’an’a ve sünnete zıt ilke ve davranışlar işlenmektedir.

Y. Ocak: Bu kitaplardan benim elimde beş-altı tane var. Şeyh geçinen birtakım cahil insanların müritlerini kendilerine bağlamak için yazdıkları yanlışlarla dolu şeylerdir. Mesela birinde: Ayette geçen “Zikir ehlinden sorunuz” deniliyor. Buradaki zikir ehlinden maksat Şeyh olduğunu sanıyor ve öyle manalar veriyorlar.

E. Özkan: Bizi İslam’i açıdan birinci derecede ilgilendiren şey nedir? Tasavvuf mu? Başka şey mi?

Y. Ocak: Evet, anlıyorum. Gerçek gayet açık. Elimizde Kur’an-ı Kerim ayetleri gibi değişmez ölçü var. Tasavvuf adına söylenenleri bu değişmez ölçüye vurmamız gerekir.

E. Özkan: Velilerde görüldüğü söylenen kerametler hakkında ne dersin?

Y. Ocak: Aslında keramet kavramı ilk zamanlarda yoktu. İlk sofiler diyebileceğimiz kişilerin bugün bize nakledilen hayatlarında kesinlikle bu tür şeyler yoktur. Gaipten yiyecek çıkarmak, su üstünde yürümek gibi kavramlar kesinlikle yoktur. Bunlar daha sonraki zamanda İslam dışında ki mistik çevrelerden yavaş-yavaş alınmış telakkilerdir.

E. Özkan: Hz. Ömer’e isnat edilen bir rivayet var. Hutbe de iken “Ya Sariye Cebele {Dağa} Bu Hz. Ömer’in böyle söylediği doğru mu? Düşünün Hz. Ömer, bir saf gerisinde kendisini öldürmek için duran kişiden haberi olmuyor ama kilometrelerce uzaktaki savaş sahnesini görüyor, bu nasıl olur?

Y. Ocak: Yanılmıyorsam bu Buhari ve Müslim de var. Ben bu durumu teorik olarak kabul etmekte bir mahzur görmüyorum. Cenabı Hak dilediği insana bir fevkaladelik verebilir.

E. Özkan: Bir kişi çıkıyor, Mesnevi veya başka kitapta, “Bu kitap alemlerin Rabbinden indirilmedir, O’nu Tanrı korur ve O’na temiz olandan başkası dokunamaz” diyor. Bunu söyleyen ve buna inanan insanın İslam karşısında durumu nedir? İslam’ın içinde mi kalır, dışında mı?

Y Ocak: Kur’an’ın Hz. Peygambere vahy edildiği gibi, Celalettin Rumi’ye Mesnevinin vahy edildiğine inanıyorsa bu onu dolaylı olarak Peygamber kabul etmek olur ki böylesini Müslüman kabul etmek doğru olmaz. Ama bunu bir ilham olarak kabul ediyorsa bunlar Allah’ın yardımı ile olacak şeylerdir.

E. Özkan: Tasavvuf tabirini kullanmazsak Müslümanlığımızda bir noksanlaşmamı olur? Biz tasavvuf ve tarikat demeden Allah ve Resulünü anlamaya çalışarak öncelikle kitap ve sünnete bakmamız gerekmez mi?

Y. Ocak: Şüphesiz kitap ve sünnete bakacağız, onları doğru anlamaya çalışacağız. Onlara uygun olanlar kabulümüzdür. O’nun dışında kalanlar kabul edilmez.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal