İran, Mekke Anlaşmasını tartıyor

İran, Mekke Anlaşmasını tartıyor

Tahran açısından bu gelişmenin önemi, her şeyden önce “Mekke Ortak Savunma Anlaşmanın” üç üyesinin bileşiminden kaynaklanmaktadır. İran yarı resmi haber ajansı Tesnim’e göre, bu anlaşma İran’ın çevresindeki güvenlik ortamında önemli bir değişiklik meydana getirmiştir.

İran Devrim Muhafızlarına yakın yarı resmi bir yayın organı Tesnim’de, Türkiye Araştırmaları Uzmanı Ebulfazl Ecelli imzası ile yer alan değerlendirmede, 7 Ağustos’ta Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasının detayları ve muhtemel hedefleri, İran açısından artı ve eksi yönleri masaya yatırıldı. Ecelli’nin değerlendirmesi şöyle:

***

Açıklanan metne göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırı, üçüne yönelik bir saldırı olarak kabul edilecek ve anlaşmanın amacı ortak caydırıcılığı güçlendirmek olarak tanımlanmıştır. Bununla birlikte, yükümlülüklerin uygulanma mekanizmasına, ortak komuta yapısına ve üyelerin vereceği askerî tepkinin niteliğine ilişkin ayrıntılar henüz netleştirilmiş değildir. Dolayısıyla anlaşmanın mevcut ağırlığı, tamamen kurumsallaşmış bir askerî ittifaktan ziyade ortak caydırıcılık oluşturmayı amaçlayan siyasi-güvenlik temelli bir taahhüde daha yakındır.

Tahran açısından bu gelişmenin önemi, her şeyden önce anlaşmanın üç üyesinin bileşiminden kaynaklanmaktadır. Suudi Arabistan İran’ın güneyinde, Pakistan doğusunda, Türkiye ise batı ve kuzeybatısında yer almakta ve üç ülkenin de İran’ın çevresindeki güvenlik ortamını farklı kapasite ve araçlarla etkileme imkânı bulunmaktadır. Türkiye NATO üyesidir, farklı bölgelerde askerî nüfuza sahiptir ve gelişmiş bir savunma sanayii bulunmaktadır; Pakistan geniş askerî tecrübeye ve nükleer caydırıcılık kapasitesine sahiptir; Suudi Arabistan ise mali kaynakları ve Basra Körfezi’ndeki jeopolitik konumuyla öne çıkmaktadır. Bu üç kapasitenin birleşmesi, operasyonel iş birliğinin genişlemesi hâlinde önemli bir coğrafi derinliğe sahip bir güvenlik ağı oluşturabilir.

Bununla birlikte, İran Dışişleri Bakanlığı’nın kamuya açık söyleminde görülen ilk husus, bu anlaşmanın derhâl “İran karşıtı bir ittifak” olarak tanımlanmasından kaçınılmasıdır. Bu yaklaşım, İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi’nin 10 Ağustos’taki son açıklamasıyla da uyumludur. Bekayi, anlaşmaya ilişkin değerlendirmesinde Tahran’ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki güvenlik iş birliğinden endişe duyması için bir neden görmediğini belirtmiş ve bölgesel güvenlik iş birliklerinin kapsayıcı olması, bölgenin jeopolitik ve tarihsel gerçeklerini ve gerçek tehdit kaynaklarını dikkate alması hâlinde bölgesel güvenliğe katkı sağlayabileceğini vurgulamıştır. Bu söylem, Tahran’a anlaşmanın güvenlik içeriğini benimsemeden, üç üye ülkeyle derhâl çatışmacı bir ortam oluşmasını önleme imkânı vermektedir.

Bu tutum, Tahran’ın bölge ülkelerine yönelik daha geniş politikası çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bekayi son aylarda defalarca bölge ülkeleriyle diyaloğun önemine vurgu yapmış, İran’ın komşularıyla düşmanlık içinde olmadığını ve bölgesel ilişkilerde meydana gelen zararların telafi edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca ABD’nin bölgedeki askerî varlığını ve İsrail rejiminin bölgedeki yayılmacı ve kan dökücü politikalarını güvensizliğin kaynağı olarak nitelendirmiş ve bölge ülkelerinin son gelişmelerden ders çıkarması gerektiğini vurgulamıştır. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’na verilen ölçülü tepki, Tahran’ın bölge ülkeleriyle iletişim kanallarının kopmasını önleme çabasıyla uyumludur.

Tahran’ın dile getirmek istemediği husus

Tahran açısından asıl mesele “ortak savunma” ifadesinin kendisi değil, tehdidin nasıl tanımlanacağıdır. Eğer üç ülke anlaşmayı yalnızca dış saldırılara karşı koymak, topraklarını korumak, enerji güvenliğini sağlamak ve bölgesel istikrarı korumak amacıyla kullanırsa, İran bununla etkileşim kurma imkânına sahip olacaktır. Ancak ilerleyen aşamada İran’ın faaliyetleri, füze kapasitesi, Tahran’la aynı çizgide hareket eden güçler veya İran İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel politikası ortak tehdit tanımının içine dâhil edilirse, aynı mekanizma İran’a yönelik bir güvenlik baskısı aracına dönüşebilir. Anlaşmanın kamuoyuna açıklanan metninde İran’ın düşman olarak açık biçimde tanımlandığı bir hüküm bulunmamakta, Türkiye ve Pakistanlı yetkililer de anlaşmanın belirli bir ülkeye karşı düzenlenmediğini vurgulamaktadır.

Tam da bu noktada Bekayi’nin açıklaması anlam kazanmaktadır. Tahran, bölgesel güvenlik iş birliği ilkesini kabul ederken, aslında bunun meşruiyet ölçütünü de ortaya koymaktadır: Bölgesel güvenlik bölgesel olmalı ve gerçek tehditleri hedef almalıdır. Tahran’a göre bölge ülkeleri kendi güvenlikleri hakkında karar verecekse, İran’ın varlığı ve çıkarları da bu mimarinin hesaplamalarına dâhil edilmelidir. Bu tutum bir yandan diyalog imkânını korurken, diğer yandan anlaşmanın geleceğine ilişkin kavramsal bir kırmızı çizgi çizmektedir.

Son aylardaki gelişmeler de İran’ın hâlâ aynı ülkeler grubuyla iletişim kanallarını açık tuttuğunu göstermektedir. Pakistan, İran ile ABD arasındaki arabuluculuk sürecinde rol oynarken, Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları da bölgesel mekanizmalar çerçevesinde savaş ve güvenlik düzenlemeleri hakkında görüşmeler gerçekleştirmiştir. Haziran ayında Pakistan Dışişleri Bakanlığı, bu dört ülkenin bölgesel barış, güvenlik ve istikrar konusunda istişarelerde bulunduğunu ve bölgesel gelişmeleri değerlendireceğini açıklamıştır. Bekayi de aynı dönemde İran’ın arabulucu ülkeler toplantısına katılmadığını, ancak bölge ülkelerinin savaşı sona erdirme çabalarının kendileri açısından olumlu olduğunu belirtmiştir.

Bu geçmiş, Tahran açısından diplomatik bir sermaye oluşturmaktadır. İran, Mekke Anlaşması ile doğrudan rekabete girmek yerine, anlaşmanın üyeleriyle olan ikili ilişkilerinden yararlanabilir. Pakistan Tahran açısından hâlâ önemli bir iletişim kanalıdır; Suudi Arabistan, geçmişteki gerilim dönemlerinin ardından İran’la diyaloğunu sürdüren bir taraftır; Türkiye ise coğrafi komşuluk, ticaret, Irak, Suriye, Kafkasya ve enerji nedeniyle Tahran açısından bölgesel denklemlerden dışlanamayacak bir ülkedir.

Üç üye arasında Türkiye, İran açısından en hassas ülkedir. Bunun nedeni yalnızca Türkiye’nin askerî kapasitesi değildir. Ankara, İran’ın çevresinde siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında varlık göstermekte; Suriye ve Irak’tan Kafkasya ve Orta Asya’ya kadar birçok dosyada Tahran’la aynı anda hem iş birliği yapmakta hem de rekabet etmektedir. Türkiye’nin şimdi Suudi Arabistan ve Pakistan ile ortak bir savunma çerçevesine girmesi, Ankara’ya Basra Körfezi’nin güvenlik alanında yeni bir nüfuz kapasitesi kazandırmaktadır. Fidan’ın kendisi de anlaşmanın gelecekte başka ülkeleri kapsayabileceğini söylemiş ve Mısır’ı katılım ihtimali bulunan ülkeler arasında göstermiştir.

Ancak Türkiye’nin Tahran açısından önemini yalnızca anlaşmanın üç üyesinden biri olması üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır. Türkiye, bu güvenlik düzenlemesinin farklı bölgesel alanlar arasında bağlantı kurabilecek en önemli aktörlerinden biri hâline gelebilir. Ankara’nın NATO üyeliği, savunma sanayii kapasitesi, Basra Körfezi ülkeleriyle gelişen ilişkileri ve Suriye, Irak, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Asya’daki çok katmanlı siyasi ve güvenlik ilişkileri dikkate alındığında, Türkiye bu anlaşmanın coğrafi kapsamını aşan bir bağlantı noktası işlevi görebilir.

Bu nedenle Tahran açısından mesele yalnızca Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeni olmayabilir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Türkiye üzerinden Basra Körfezi’ne, oradan Mısır ve diğer Arap ülkelerine, hatta Güney Asya ve daha geniş İslam dünyasına uzanan çok katmanlı bir güvenlik ağı ortaya çıkabilir. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin rolü anlaşmanın bir üyesi olmaktan ziyade, farklı bölgesel güvenlik alanlarını birbirine bağlayan bir köprü hâline gelmesi açısından önem taşımaktadır.

Eğer Mekke Anlaşması zaman içerisinde yeni üyeler kazanır, düzenli askerî tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı gibi mekanizmalar geliştirir ve farklı bölgesel güvenlik dosyalarıyla bağlantı kurarsa, Tahran’ın karşı karşıya kalacağı mesele artık üç ülke arasındaki bir savunma anlaşması olmaktan çıkacaktır. Bu durumda İran’ın çevresinde, Körfez’den Güney Asya’ya ve İslam dünyasının farklı merkezlerine uzanan yeni bir güvenlik mimarisinin oluşması söz konusu olacaktır.

Tahran açısından meselenin bu boyutu, anlaşmanın kendisinden daha büyük önem taşımaktadır. Türkiye, Mekke Anlaşması’nı daha geniş bir güvenlik ağı oluşturmak için kullanırsa, Ankara İran’ın güneyindeki güvenlik ortamında da daha belirgin bir rol üstlenebilir. Böyle bir durum Türkiye’nin İslam dünyası, Basra Körfezi ve hatta enerji ve transit bağlantılı dosyalardaki ağırlığını artıracaktır. Bu nedenle Tahran’ın muhtemelen Ankara ile ilişkisini münferit rekabet alanlarının ötesine taşımamaya ve ekonomik, enerji, Irak ve Suriye dosyalarını anlaşmazlıkların yönetilebileceği ayrı kanallara dönüştürmeye çalışması beklenebilir.

Bu husus İran açısından doğrudan önem taşımaktadır. Zira Basra Körfezi’nde yeni bir kriz yaşanması hâlinde Riyad artık yalnızca Washington’la olan güvenlik ilişkisine dayanarak hareket etmeyecektir. Pakistan ve Türkiye de Suudi Arabistan’ın savunma hesaplamalarının bir parçası olacaktır. Bununla birlikte, olası bir savaşta bu ülkelerin gerçek müdahale düzeyinin ne olacağı henüz belirlenmiş değildir ve bu durum anlaşmanın en önemli belirsizliklerinden biridir.

Öte yandan, Mekke Anlaşması İran açısından bir fırsat da yaratmaktadır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bütün dosyalardaki çıkarları aynı değildir. Pakistan’ın Güney Asya’da kendine özgü güvenlik öncelikleri bulunmaktadır ve İslamabad’ın İran, Hindistan, Körfez ülkeleri ve Batılı aktörlerle ilişkileri kendi güvenlik hesaplamaları tarafından şekillenmektedir. Türkiye Suriye, Irak, Kafkasya, Karadeniz ve Akdeniz dosyalarıyla meşguldür; Suudi Arabistan ise öncelikli olarak Basra Körfezi’nin güvenliği, enerji ve Arap Yarımadası çevresindeki istikrarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla bu üç ülkenin bütünlüklü bir operasyonel yapıya dönüştürülmesi, tehdit tanımı, komuta, angajman kuralları, istihbarat paylaşımı ve askerî taahhütler konusunda daha fazla mutabakat gerektirecektir.

Bu farklılıklar, Pakistan’ın anlaşma içindeki rolünün de otomatik olarak Türkiye veya Suudi Arabistan’ın güvenlik öncelikleriyle örtüşeceği anlamına gelmediğini göstermektedir. Dolayısıyla Tahran açısından bu farklılaşmalar, anlaşmanın ileride ortak ve bağlayıcı bir güvenlik mekanizmasına dönüşmesini zorlaştırabilecek önemli bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Suudi Arabistan konusunda da bir hususun dikkatle ele alınması gerekiyor. Riyad son aylarda Tahran’la diplomatik temaslarını sürdürürken, aynı zamanda bölgesel güvenlik ortamında savunma kapasitesini artırmaya çalışmaktadır. Bu iki davranış zorunlu olarak birbiriyle çelişmemektedir. Suudi Arabistan İran’la diyalog kurabilir ve aynı zamanda kendi topraklarına yönelik olası herhangi bir saldırının maliyetini artırmak amacıyla yeni savunma düzenlemeleri oluşturabilir. Mekke Anlaşması tam da böyle bir imkân sağlamakta ve Pakistan ile Türkiye’yi Suudi Arabistan’ın savunma derinliğine dâhil etmektedir.

Tam da bu öncelik farklılıkları, Tahran’ın mevcut aşamada sert bir tepki vermekten kaçınmasına neden olmaktadır. İran’ın Mekke Anlaşması’na yönelik güvenlik temelli tepkisi ne kadar düşük olursa, İran’ın ortak tehdit olarak tanımlanmasını engellemek için o kadar fazla alan kalacaktır. Buna karşılık, Tahran’ın saldırgan bir tepki vermesi, üye ülkelere savunma iş birliğini derinleştirmek için daha fazla gerekçe sağlayabilir. Bu, Bekayi’nin sakin söyleminin arkasındaki en önemli hesaplamalardan biridir.

İsrail de bu denklemde Tahran açısından önem taşımaktadır; ancak mevcut durum ile olası senaryolar arasında ayrım yapılması gerekiyor. Anlaşmaya ilişkin yayımlanan resmî kaynaklarda İsrail, bu mekanizmanın üyesi veya doğrudan tarafı olarak gösterilmemektedir ve Türkiye ile Pakistan da anlaşmanın belirli bir ülkeyi hedef almadığını açıkça belirtmiştir. Dolayısıyla daha fazla kanıt bulunmadan Mekke Anlaşması’nı doğrudan bir İsrail projesi olarak nitelendirmek mevcut verilerin ötesine geçmek olacaktır.

Ancak Tahran’ın daha derin bir kaygısı bulunmaktadır: Gelecekte bölgesel güvenlik mimarilerinin aşamalı olarak ABD ve İsrail’in güvenlik yapılarıyla bağlantı kurması. Bu kaygı, Bekayi’nin daha önce ABD’nin askerî varlığı ve İsrail’in bölgedeki güvensizlikteki rolüne ilişkin açıklamalarıyla uyumludur. Tahran açısından “bölgesel güvenlik” ile “dış güçlerin desteğiyle bölgesel güvenlik” arasındaki temel fark tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Burada ABD açısından da mevcut durum ile gelecekteki olasılıkları birbirinden ayırmak gerekir. Mekke Anlaşması’nın mevcut aşamada doğrudan ABD tarafından yönlendirilen veya ABD merkezli bir güvenlik mekanizması olduğuna dair yeterli veri bulunmamaktadır. Ancak anlaşmanın kurumsallaşması, yeni üyeler kazanması ve bölgesel savunma mekanizmalarıyla bağlantı kurması hâlinde, mevcut ABD güvenlik mimarisiyle belirli alanlarda örtüşme ihtimali ortaya çıkabilir. Tahran açısından izlenmesi gereken asıl gelişme de bu bağlantının kurulup kurulmayacağı olacaktır.

Mekke Anlaşması’nın önündeki üç yol

Birinci senaryo: Anlaşma siyasi-savunma caydırıcılığı düzeyinde kalır

Bu senaryo mevcut koşullarda dikkate değerdir. Üç ülke düzenli toplantıları, istihbarat paylaşımını, tatbikatları ve savunma iş birliğini artırır; ancak ortak bir komuta yapısı veya geniş kapsamlı operasyonel bir taahhüt oluşturmaz. Bu durumda Tahran, diplomatik kanalları koruyarak anlaşmayı yönetebilir ve İran’ın ortak düşman olarak tanımlanmasına izin vermeyebilir. Anlaşmanın mevcut yapısı ve Türkiye ile Pakistanlı yetkililerin anlaşmanın savunma niteliğine yaptıkları vurgu bu senaryoyla uyumludur.

İkinci senaryo: Anlaşma bölgesel bir güvenlik ağına dönüşür

Bu süreçte tatbikatlar, istihbarat iş birliği, hava savunması, savunma sanayii ve deniz güvenliği alanlarındaki iş birliği gelişir ve Mısır gibi diğer ülkelerin katılma ihtimali de artar. Fidan, anlaşmanın diğer ülkelere de açık olduğunu açıkça söylemiş ve Mısır’ı muhtemel seçeneklerden biri olarak göstermiştir. Böyle bir sürecin ortaya çıkması hâlinde Tahran, çevresinde daha geniş bir güvenlik ağıyla karşı karşıya kalacak ve Türkiye’nin bu ağdaki rolü özel önem kazanacaktır.

Bu senaryoda özellikle Türkiye’nin rolü belirleyici olabilir. Ankara’nın mevcut siyasi, ekonomik ve askerî ilişkileri sayesinde Körfez, Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika, Kafkasya, Orta Asya ve Güney Asya arasında bağlantılar kurulması, anlaşmanın başlangıçtaki üçlü yapısından daha geniş bir güvenlik mimarisine dönüşmesine yol açabilir.

Üçüncü senaryo: Tehdit tanımı İran’a doğru değişir

Bu senaryo, İran ile anlaşmanın üyelerinden biri arasında doğrudan bir kriz yaşanması veya füze meseleleri, Tahran’la aynı çizgide hareket eden güçler, Basra Körfezi’nin güvenliği ya da bölgesel saldırıların anlaşmanın ortak karar alma çerçevesine dâhil edilmesi hâlinde devreye girecektir. Böyle bir durumda kolektif savunma maddesi siyasi bir ilkeden operasyonel bir taahhüde dönüşebilir. Bu aşamada Türkiye, İran’la ilişkileri ile yeni güvenlik taahhütleri arasında zor bir tercihle karşı karşıya kalacak; Pakistan da İslam dünyasındaki çıkarları ile anlaşmanın güvenlik yükümlülükleri arasında denge kurmak zorunda olacaktır. Mevcut aşamada anlaşmayı bu noktaya yerleştirmek için yeterli kanıt bulunmamaktadır; ancak Tahran’ın en fazla hassasiyet göstereceği yol da budur.

Burada kritik mesele, anlaşmanın hangi noktada “savunma iş birliği” olmaktan çıkıp “ortak tehdit yönetimi” mekanizmasına dönüşeceğidir. Bu dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için yalnızca siyasi açıklamalara değil, oluşturulacak kurumsal mekanizmalara da bakmak gerekecektir.

Tahran’ın izlemesi gereken göstergeler

Mekke Anlaşması’nın İran açısından gerçek stratejik ağırlığını belirleyecek olan yalnızca anlaşmanın mevcut metni değil, sonraki aşamada ortaya çıkacak uygulama mekanizmalarıdır. Bu nedenle Tahran açısından özellikle beş gelişme kritik önem taşıyacaktır:

Birincisi, üç ülke arasında sürekli ve kurumsal bir güvenlik danışma mekanizmasının kurulması.
İkincisi, ortak istihbarat paylaşımı veya ortak bir güvenlik/istihbarat koordinasyon merkezinin oluşturulması.

Üçüncüsü, hava savunması, deniz güvenliği, füze savunması ve savunma sanayii alanlarında ortak tatbikatların ve operasyonel iş birliğinin başlaması.

Dördüncüsü, Mısır başta olmak üzere yeni ülkelerin anlaşmaya katılması veya onunla bağlantılı güvenlik mekanizmalarına dâhil edilmesi.

Beşincisi, ortak savunma yükümlülüğünün nasıl uygulanacağını belirleyen açık bir karar alma, komuta ve angajman mekanizmasının oluşturulması.

Bu göstergelerden birkaçının aynı anda ortaya çıkması hâlinde Mekke Anlaşması’nın siyasi bir taahhütten daha kurumsal bir bölgesel güvenlik mimarisine doğru ilerlediği söylenebilir.

Sonuç

Genel olarak İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün tepkisini, bir savunma anlaşmasına ilişkin basit ve sakin bir açıklama olarak değerlendirmemek gerekir. Tahran şu aşamada Mekke Anlaşması’nın daha kurumsallaşmadan bir İran karşıtı ittifak şeklinde tanımlanmasını önlemeye çalışmaktadır. Aynı zamanda “kapsayıcılık” ve “gerçek tehdit kaynakları” vurgusuyla gelecekteki bölgesel güvenlik mimarisi için ölçütler ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, Tahran’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’la iletişim kanallarını korumaya yönelik daha geniş politikasıyla da uyumludur.

Tahran’ın dile getirmediği, ancak resmî tutumu ve söyleminden çıkarılabilecek husus, İran’ın çevresindeki güvenlik dengesinin aşamalı olarak değişmesine ilişkin kaygısıdır; özellikle Türkiye’nin Suudi Arabistan’ın ekonomik ve siyasi ortağı olmaktan çıkarak Basra Körfezi’nin güvenlik sütunlarından biri hâline gelmesi ve anlaşmanın yeni üyeler kazanması hâlinde. Böyle bir durumda mesele Tahran açısından artık Ankara, Riyad ve İslamabad arasındaki üçlü bir anlaşma olmayacak; İran’ın çevresinde yeni bir güvenlik mimarisinin şekillenmesi olacaktır.

Bu açıdan bakıldığında, Tahran’ın Mekke Anlaşması karşısındaki en önemli kozu askerî tepki veya doğrudan tehdit değildir. İran’ın asıl kozu, üç üyenin tamamıyla ilişkilerini korumak ve farklı anlaşmazlıkların ortak bir “İran tehdidi” tanımına dönüşmesini engellemektir. Bekayi tam da bu noktadan hareketle konuşmuştur: Bölgesel güvenlik gerçekten bölgesel olur ve doğru tehdit tespitine dayanırsa, İran bununla diyaloğa girebilir; ancak bu kavram Tahran’a karşı bir güvenlik çerçevesi oluşturmanın örtüsü hâline gelirse, İran’ın hesaplamaları da değişecektir.

Dolayısıyla Tahran açısından asıl mesele bugün Mekke Anlaşması’nın ne olduğu kadar, yarın neye dönüşebileceğidir. Anlaşmanın gerçek stratejik ağırlığı; üye sayısının artması, kurumsal mekanizmaların oluşturulması, Türkiye’nin bağlantı rolünün güçlenmesi ve ortak tehdit tanımının nasıl şekilleneceği tarafından belirlenecektir. Bu nedenle İran’ın mevcut ölçülü tutumu bir kayıtsızlık göstergesi değil, gelişmenin yönünü değiştirmeden önce onu izleme ve yönetme stratejisi olarak okunmalıdır.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *