Doç. Dr. Yeşim Demir, İran’ın yarı resmi Mehr haber ajansına verdiği röportajda, İran ile Suudi Arabistan arasında nüfuz mücadelesi konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunduğu için Suudi Arabistan’ın içinde bulunduğu bir mekanizmaya Tahran’ın hemen dahil olmasının mümkün olmadığını belirtti.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, karşılıklı savunma ve kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlayan Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı. Anlaşmaya göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, tüm taraflara yapılmış kabul edilecek.
Anlaşmanın bölgedeki yeni güvenlik dengelerini nasıl etkileyeceği merak edilirken, özellikle İsrail’in olası saldırılarına karşı bu ortak savunma mekanizmasının işletilip işletilmeyeceği dikkat çekiyor.
Ayrıca İran’ın bu konudaki tutumu da merak ediliyor. İşte bu konu hakkında Uluslararası ilişkiler uzmanı Doç. Dr. Yeşim Demir ile kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik.
1- Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bölgedeki mevcut koşullarda bu anlaşmayı imzalama gerekçelerini ve motivasyonlarını ayrı ayrı açıklayınız?
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalama gerekçeleri aynı noktada birleşse de her ülkenin önceliği farklıdır. Bu nedenle anlaşmayı sadece İran’a karşı oluşturulmuş bir askeri ittifak olarak değerlendirmek doğru olmaz. Üç ülke de değişen bölgesel şartlar içinde hem güvenliklerini hem de ekonomik çıkarlarını korumaya çalışmaktadır.
Türkiye açısından bakıldığında, en önemli konulardan biri ekonomik ve güvenlik çıkarlarını korumaktır. Türkiye’nin İran’la önemli ekonomik, ticari ve enerji alanında ilişkileri bulunuyor. Ayrıca Türkiye, ABD-İran Savaşı sırasında diplomatik girişimlerde bulunarak arabulucu olmaya çalıştı ve İran’a yönelik saldırıları eleştirdi. Bu nedenle Türkiye’nin bu anlaşmaya katılmasını doğrudan İran karşıtı bir adım olarak görmek doğru olmaz. Türkiye açısından Fars Körfezi ülkeleriyle ekonomik ve savunma alanındaki ilişkileri geliştirmek de önemli. Özellikle Türkiye’nin savunma sanayisinde elde ettiği kapasiteyi Körfez ülkelerinde yeni pazarlara taşımak ve bölgedeki yeniden yapılanma sürecinden ekonomik olarak yararlanmak önemli bir fırsat oluşturuyor.
Pakistan açısından bakıldığında, güvenlik kadar ekonomik ihtiyaçlar da öne çıkıyor. Pakistan, İran’la komşu olmasının yanı sıra Fars Körfezi ülkeleriyle uzun yıllardır siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri yürütüyor. Ancak Pakistan geçmişte bu ilişkilerinde tamamen Suudi Arabistan’ın politikalarına göre hareket etmedi. Örneğin Yemen Savaşı sırasında Suudi Arabistan’ın askeri operasyonuna katılmayarak tarafsız kaldı. Bugün Pakistan’ın yeni yatırımlara, dış sermayeye ve uluslararası pazarlara ihtiyacı var. Bu nedenle Mekke Anlaşması, Pakistan için hem güvenlik ilişkilerini güçlendirmek hem de Körfez ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirmek açısından önemli bir fırsat olarak görülebilir.
Suudi Arabistan açısından ise durum biraz daha farklı. Riyad için anlaşmanın en önemli taraflarından biri bölgesel güvenliği sağlamak ve ekonomik kalkınma sürecini korumak. Suudi Arabistan, Vizyon 2030 kapsamında ekonomisini petrolden bağımlı olmaktan çıkarmaya ve yeni yatırım alanları oluşturmaya çalışıyor. Bunun gerçekleşmesi için de bölgede istikrar olması gerekiyor. Çünkü bölgedeki savaşların genişlemesi enerji altyapısına zarar verebilir, yabancı yatırımları azaltabilir ve Vizyon 2030 projelerini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle Suudi Arabistan açısından güvenlik ve ekonomi birbirinden ayrı konular değil. Bölgesel güvenliği güçlendirmek aynı zamanda ekonomik hedeflerini korumak anlamına geliyor. İran’la yaşanan uzun süreli rekabet de Suudi Arabistan’ın güvenlik alanında yeni işbirlikleri aramasını destekliyor.
2- Bu üç ülkenin yetkilileri, bölgedeki tüm ülkelerin anlaşmaya katılabileceğini ifade ediyor. Ancak Suudi Arabistan’daki ABD üslerinin varlığı, İran’ın bu üslere yönelik saldırıları ve İran ile Suudi Arabistan’ın Yemen meselesindeki farklı tutumları dikkate alındığında, Tahran’ın bu anlaşmaya katılması mümkün müdür?
Tahran’ın Mekke Anlaşması’na katılması kısa vadede oldukça zor görünüyor. Bunun en önemli nedenlerinden biri İran ile Suudi Arabistan arasındaki güvenlik sorunlarının ve bölgesel rekabetin tamamen ortadan kalkmamış olmasıdır. Özellikle Suudi Arabistan’daki ABD askeri üsleri İran açısından önemli bir güvenlik sorunu oluşturuyor. İran’ın Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yönelik saldırıları da bu konudaki hassasiyetin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Bunun yanında İran ile Suudi Arabistan arasında özellikle Yemen ve bölgesel nüfuz mücadelesi konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunuyor. Dolayısıyla Tahran’ın, Suudi Arabistan’ın da içinde bulunduğu bir güvenlik mekanizmasına hemen dahil olması kolay değil. Özellikle anlaşmanın İran’a karşı oluşturulmuş bir yapı olarak algılanması, İran’ın bu anlaşmaya katılma ihtimalini daha da azaltacaktır.
Ancak İran’ın anlaşmaya hiçbir zaman katılamayacağını söylemek de doğru olmaz. Eğer anlaşma zaman içerisinde belirli bir ülkeye karşı oluşturulmuş askeri bir yapı algısı olmaktan çıkar ve bölgesel güvenliği sağlamaya, saldırıları caydırmaya ve ekonomik işbirliğini geliştirmeye yönelik daha kapsayıcı bir mekanizmaya dönüşürse İran’ın da bu yapıyla doğrudan veya dolaylı biçimde ilişki kurması mümkün olabilir.
Mevcut koşullarda ise İran’ın anlaşmaya katılması beklenmiyor. Nitekim Tahran, anlaşmaya dahil olmak yerine anlaşmanın imzalanmasını eleştirmiş durumda. Bunun temel nedeni, mevcut haliyle anlaşmanın İran’ın güvenlik ve bölgesel çıkarlarıyla tam olarak örtüşmemesi. Ancak ilerleyen dönemde anlaşmanın İran karşıtı veya mezhepsel bir blok yerine, bölgesel istikrarı, ekonomik işbirliğini ve karşılıklı güvenliği esas alan kapsayıcı bir yapıya dönüşmesi halinde İran’ın yaklaşımı değişebilir.

3- İsrail’in tehditleri ve ABD’nin bölgedeki askerî varlığı göz önünde bulundurulduğunda, bu anlaşma bölgesel güvenliğe nasıl katkı sağlayabilir? Anlaşmanın karşı karşıya olduğu temel zorluklar nelerdir? Kalıcı ve başarılı bir anlaşmaya dönüşmesi mümkün müdür? Ayrıca Pakistan ile Hindistan arasındaki gerilim de bu çerçevede dikkate alınmalıdır.
Bu anlaşmanın bölgesel güvenliğe katkı sağlayabilmesi için öncelikle yalnızca belirli bir ülkeye karşı kurulmuş bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerekiyor. İsrail’in bölgedeki askeri faaliyetleri ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığı dikkate alındığında, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın oluşturacağı güçlü bir güvenlik işbirliği, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini sağlama konusunda daha fazla kapasiteye sahip olmalarına yardımcı olabilir. Özellikle enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve kritik altyapının korunması açısından böyle bir işbirliği önemli bir caydırıcılık oluşturabilir. Çünkü bölgedeki bir çatışmanın etkileri yalnızca çatışmaya taraf olan ülkelerle sınırlı kalmıyor; enerji, ticaret, ulaşım ve yatırımlar üzerinden bütün bölgeye yayılıyor.
Ancak anlaşmanın önünde ciddi zorluklar da var. Öncelikle üç ülkenin ortak çıkarları kadar farklı öncelikleri de bulunuyor. Türkiye’nin İran’la ekonomik ve siyasi ilişkileri devam ediyor. Pakistan hem İran’la komşu hem de Hindistan’la uzun süredir devam eden ciddi bir rekabet içinde. Suudi Arabistan ise İran’la bölgesel nüfuz konusunda önemli bir rekabet yaşıyor. Dolayısıyla üç ülkenin her gelişme karşısında aynı tutumu benimsemesi kolay değil. Anlaşmanın başarılı olabilmesi, bu farklılıkların ortak çıkarların önüne geçmemesine bağlı.
Pakistan-Hindistan gerilimi de burada özellikle önemli. Pakistan’ın güvenlik önceliklerinin önemli bir bölümü Hindistan’la olan rekabetinden kaynaklanıyor. Bu nedenle Pakistan’ın bütün askerî ve siyasi kapasitesini Ortadoğu’daki güvenlik sorunlarına yönlendirmesi gerçekçi olmayacaktır. Aynı şekilde Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Pakistan-Hindistan geriliminin tarafı haline gelmesi de anlaşmanın kapsamını genişletmek yerine yeni sorunlar ortaya çıkarabilir. Dolayısıyla anlaşmanın başarısı, tarafların birbirlerinin güvenlik sorunlarını üstlenmesi yerine, ikili rekabetlerin ortak güvenliği etkilemesini önleyecek bir denge kurulmasına bağlıdır.
Bir başka önemli sorun da anlaşmanın mezhepsel bir ittifaka dönüşme ihtimalidir. Eğer yapı “Sünni ittifakı” veya İran’a karşı oluşturulmuş bir blok şeklinde algılanırsa, bölgesel rekabet daha da derinleşebilir. Bu durum İran’ın anlaşmaya yaklaşmasını zorlaştıracağı gibi, bölgedeki diğer ülkelerin de anlaşmaya katılımını azaltabilir. Oysa anlaşma ekonomik, diplomatik ve güvenlik boyutları olan daha kapsayıcı bir yapıya dönüştürülürse yeni ülkelerin katılımı mümkün olabilir.
Kalıcı ve başarılı bir anlaşmaya dönüşmesi ise mümkündür, ancak bunun için anlaşmanın yalnızca askeri güvenlik üzerinden ilerlememesi gerekir. Enerji güvenliği, ticaret yollarının korunması, savunma sanayisi, yatırımlar, ekonomik işbirliği ve diplomatik mekanizmalar da anlaşmanın temel unsurları haline gelmelidir. Bu yaklaşım, taraflar arasındaki ilişkilerin daha kalıcı ve çok boyutlu bir zemine taşınmasını sağlayabilir.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *