Kerbela’dan Gazze’ye ve Hürmüz’e İzzetin Zaferi

Kerbela’dan Gazze’ye ve Hürmüz’e İzzetin Zaferi

Âlemlerin Rabbi’ne dayanarak, tüm Firavunlara meydan okumak… İzzeti ancak alemlerin Rabbi’nin, Rasulü’nün ve müminlerin yanında aramak… İşte izzet budur. Üç kuruşluk dünyevi menfaatleri için, girmedikleri hiçbir kılık kalmayan; ırz, namus, şeref, haysiyet gibi mefhumların hiçbirini tanımayan ahlaksız kişi ve kurumların yanında ise sadece zillet bulunur..

İzzet nedir, zillet nedir?

İzzet, el-Azîz olan âlemlerin Rabbi’ne dayanarak, gerçek anlamda güç ve kudretin O’na has olduğunu bilerek dünyevi ve uhrevi felah ve saadeti ancak O’nun nezdinde, O’nun dinine ittiba etmede aramaktır. Allah’tan başkasına bağlanmamak, O’ndan başka/O’na rağmen veliler edinmemek, kendisinden korkulmaya ve boyun eğilmeye lâyık olanın ancak yaratan, yaşatan ve ölümden sonra hesaba çekecek olan alemlerin Rabbi olduğu bilinciyle yaşamak, ferdî ve içtimaî tüm yönelimlerde bu istikamet üzere olmaktır.

Zillet ise, felah ve saadeti alemlerin Rabbi’nin nezdinde, O’nun baştan sona bir izzet öğretim ve eğitimi olan dini yerine, kendisinde güç vehmedilen, külli şey’in alîm ve külli şey’in kadîr olarak algılanan Firavunların yanında aramak, onların çizdiği dairede hareket ederek yol alınacağı zehabına kapılmak ve neticede alemlerin Rabbi Allah’tan çok bu Firavunlardan korkarak kula kulluğa, esarete, vesayete mahkûm olmaktır.

Evet, dünya var olduğundan bugüne insanoğlu izzet ile zillet arasında bir tercihle hayatını idame ettirmektedir. Bu durum ferdî planda böyle olduğu gibi içtimaî planda da böyledir.

İslam, fert ve topluluklar olarak insanlara izzetli bir hayatın ve bunun neticesinde ebedi saadetin yolunu öğretir. Tevhid akidesi bu anlamda bir izzet öğretisidir.

Fertler ve topluluklar, yaratmak gibi emretmenin (hükmün) de âlemlerin Rabbi’ne mahsus olduğunu bilip (A’raf, 54 vb. âyetler) buna göre hareket ettikleri gibi, kendisinden korkulmaya ve dolayısıyla kendisine boyun eğmeye lâyık yegâne mercinin âlemlerin Rabbi Allah olduğunu kavradıklarında, kula kulluk zilleti ortadan kalkmakta, her fert ve topluluk, çağlarının Firavunlarına karşı yıkılmaz ve aşılmaz bir kale haline gelmektedir.

Konunun ehemmiyetine, neticede tevhid ve şirk tutumlarının somutlaştığı alanlardan biri olması gerçeğine binaen Kur’an’da Rabbimiz bu konuya çokça vurgu yapmış, izzeti kendi nezdinde değil de kendilerinde kahredici güç-kuvvet vehmedilen (dolayısıyla kahhar oldukları varsayılan) zulüm odaklarının yanında arayanları kahhâr üslubuyla ikaz etmektedir:

“Onlar, mü’minleri bırakıp kâfirleri veliler edinirler. İzzeti onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz, izzet tamamıyla Allah’ın yanındadır.” (Nisa, 4/139)

“Kim izzeti istiyorsa, artık bilsin ki izzet bütünüyle Allah’a aittir…” (Fâtır, 35/10)

İnsanlık tarihi, Firavunların görünürdeki “kahredici” gücüne karşın, külli şey’in kadîr olanın ancak alemlerin Rabbi Allah olduğu bilinciyle hareket ederek kula kulluğun hiçbir çeşidini kabul etmeyen, Firavunlara bu bilinçle kıyam ederek izzetin numune-i imtisali olan fert ve topluluklara tanıklık ettiği gibi, âlemlerin Rabbini gerektiği gibi takdir edemeyen, beşerî güç odaklarının da “külli şey’in kadîr” ve “kahhar” olma gibi vasıflara haiz olduklarını vehmederek onlara boyun eğen, izzeti onların yanında arama yanlışına yönelen ve böylece kula kulluk üzere bir hayata duçar ve mahkûm olan fert ve topluluklara da tanıklık etmiştir.

Ne acıdır ki bu ikinci tür, insanlık tarihinde daha baskın olan yönelim olmuştur. Yani insanlık çoğunlukla izzet yerine zilleti tercih edegelmiştir. Asr sûresinde Rabbimizin beyan ettiği hüsranın sebebi de budur.

Bugün yeryüzüne, bölgeye ve ülkeye baktığımızda, çok farklı bir durumla karşılaşmıyoruz maalesef. İzzeti âlemlerin Rabbinin yanında arayan aziz fert ve topluluklar olmakla ve insaniyeti, imaniyeti ayakta tutmakla birlikte, çoğu topluluğun izzeti çağın Firavunlarının yanında aradığını ve ibretlik bir zillet haline düştüklerini de müşahede ediyoruz.

İzzet Hep Kazanır, Zillet Hep Kaybeder

Muharrem ayı içerisindeyiz. 10 Muharrem, geçen ayın sonuna denk geldi. Yani Aşura, yani Kerbela… Türlü hile ve desiselerle gücü eline geçirip, Rasûlullah (a.s.) ve güzide ashabının nice çilelerle meydana getirdiği büyük İslam inkılabını tersyüz eden, tam anlamıyla bir karşı-devrim hareketi olarak İslam’ın toplumsal ve siyasal egemenliğini ortadan kaldırarak Arap cahiliyesini üstelik Rasûlullah’a nisbet edilen türlü rivayetlerle yeniden dirilten ve Roma’nın saltanat kültürünü kendisine esas alan zalim ve fâsık Ümeyyeoğulları liderliğine karşı Rasûlullah’ın torunu Hüseyin (r.a.) ve beraberindeki bir avuç insanın kıyamı…

Sayıları 4 bin ile 5 bin olarak ifade edilen bir ordu birliğine karşılık, bir kısmı kadın ve çocuklardan oluşan 70 küsur insanın yapabileceği ne vardır ki! Reel planda bu soru/yargı çok anlamlı ve cevabı açık olsa da iman matematiğinde hiç de öyle değildir.

Tıpkı çağın Kerbelası, 365 kilometrekare, 2 milyon nüfuslu Gazze’nin çağın Firavunları karşısındaki kıyamında olduğu gibi.

Evet, görünüşe göre Kerbela çölünde kazanan, mürted, zalim ve fâsık Emevi sultası olmuştu. Hile, desise ve nice zulümlerle ortadan kaldırılan İslam’ın toplumsal ve siyasal iktidarını yeniden tesis edebilmek amacıyla kıyam eden Hüseyin (r.a.) ve bir avuç yâreninin bu hareketi, Emevîlerin zulmünün yanına Kufelilerin ihaneti de eklenince o gün için sonuca ulaşamamıştı.

İzzet Hüseyin’e dedesinden intikal etmiş bir nebevi miras değil miydi?

Lakin Kerbela çölüne öylesine güçlü bir direniş, cihad ve izzet tohumu atılmıştı ki, kıyamete kadar artık küfre ve zulme karşı kıyamın, teslimiyet yerine direniş tercihinin sönmez bir meşalesi, mektebi olmuştu Kerbela. Hüseyin (r.a.)’ın “Heyhat min’ez-zille / Zillet bizden uzaktır” haykırışı, 14 asırdır bilinçleri tazeliyor, yürekleri diri tutuyor, bileklere güç veriyor.

Ama unutmamak gerekir ki Hüseyin bu izzeti, dedesinden öğrenmişti. Hüseyin’i katleden ve kafasını gövdesinden ayırıp diyar diyar teşhir edenler ise Hüseyin’in dedesinden, onun öğrendiğini öğrenmemişlerdi. Hüseyin’i şehid edenler izzeti, meliki adûd (ısırıcı melik) Muaviye ve oğlu Yezid’in katında arayanlardı. İslam ümmetini zillete düşürenler, Rasûlullah (a.s.) İslam’ın izzetini mücessem hale getirme mücadelesini verirken onun önünden kaçanlardı.

Bugün küçücük Gazze, çağın Firavunlarına karşı insanlık tarihinin gördüğü en izzetli direnişlerden birini ortaya koyuyorsa, bugün İran, çağın firavunlarının, o yanına bile yaklaşılamayan kibrini Hürmüz’e gömmeyi başarmışsa, bunun Muhammed (a.s.)’dan Hüseyin’e, oradan da günümüze uzanan İslam’ın cihad ve şehadet mektebinin ürünü olduğunu teslim etmemiz gerekmektedir.

14 asırdır sönmeyen bu izzet meşalesi bize, Allah için toprağa atılan hiçbir tohumun, ortaya konulan hiçbir fedakârlığın dünya planında da zâyi olmadığını bir kez daha göstermiştir. Yeter ki biz Allah’a güvenelim ve say’e sarılalım.

Haziran 2025’te ilk devresi yaşanan ve bu yılın başlarında, Şubat sonunda ikinci devresine tanıklık ettiğimiz İran-ABD/Siyonist rejim savaşı, direniş tercihiyle teslimiyet tercihinin farkını bir kez daha müşahhas hale getirmiştir. Bir kez daha tanıklık ettik ki, direnişte izzet ve kıvanç, teslimiyet tercihinde ise zillet vardır, utanç vardır, Müslümanlığın yüz karası olmak vardır..

Direnişi ya da Teslimiyeti Tercih Farkı

Haziran 2025’te müzakere masasındayken saldırdıkları fakat beklemedikleri direnişiyle karşılaşıp diz çöktüremedikleri İran’a, ikinci kez müzakere masasındayken 28 Şubat 2026 günü, Ramazan’ın hemen başında sahur sonrası alçakça saldırarak, başta devrim lideri Ali Hamaney olmak üzere Savunma Bakanı’nın da aralarında bulunduğu askeri ve siyasi kadrodan 50 civarında kişiyi katleden ABD/Siyonist rejim ittifakı, bu şekilde İran’ı teslim alacaklarını hesaplamışlardı.

Muhtemelen birçok şeyi hesaplayarak bu işe girişmişlerdi. Fakat muhtemelen hesaba katmadıkları husus, Kerbela’dan bu yana diri tutulan kıyam bilinciydi. İran, dost-düşman herkesi şaşırtan bir direnç göstererek, çağın Firavunu ABD’nin bölgedeki işgal üslerini birkaç gün içinde kevgire çevirdi, radarlarını yok ederek işgal gücünü tam anlamıyla kör etti ve Siyonist rejimi de tam anlamıyla füze manyağı yaptı!

İran’ın tüm bölge ve insanlık adına, çağın Firavunlarına karşı hayat-memat mücadelesi verdiği, aslanlar gibi direndiği bir süreçte, bölgedeki “İslam ülkeleri” yöneticileri ne yapmışlardı? 19 Mart 2026 günü Suud’un başkenti Riyad’da toplanıp “körfez ülkelerine saldırdığı için” İran’ı kınayan bir bildiri yayınlamışlardı. İran’ın füzeleri ABD’nin üslerine düşüyordu, ses ise sözde İslam rejimlerinden geliyordu.

Oysa İran, körfez ülkelerine değil, o ülkelerdeki Amerikan üslerine saldırmış ve bu şeytan üslerini kullanılamaz hale getirmişti. Bu, kınanacak değil, ümmet ve tüm insanlık adına tebrik edilecek bir gelişmeydi. Aynı bildiride, ABD ve Siyonist rejimin müzakere masasında iken İran’a ani bir saldırı başlatması, saldırıların ilk gününde Minab’daki Şeceretu’t-Tayyibe Kız Okulu’nu füzeyle vurarak 168 kız öğrenci ve öğretmeni hunharca katletmeleri konusunda tek bir cümle bile geçmiyordu. Çünkü “İslam ülkeleri” denilen rejimlerin tamamı ABD’ne biatlıydı. ABD Başkanıyla çekilmiş bir resim karesinde arzı endam etmek, sözü geçen ülke liderleri için kimyay-ı saadet niteliğindeydi.

Suud, Türkiye, Azerbaycan, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Pakistan, Suriye, Katar, Kuveyt, Lübnan ve Mısır dışişleri bakanlarının yayınladığı bildiri, tam anlamıyla teslimiyetçi zilletin utanç vesikası durumundaydı. Doğrusu, bahsi geçen bildiriye gelinceye kadar işleyen sürecin tamamı zilletten ibaretti. Çerçevemizi daha da büyütürsek, ABD ve AB’ne tanrısal bir güç atfetmek, Kabe’ye bağlanır gibi NATO’ya bağlanmak Allah’ın lanetlediği zilletin ta kendisidir. Bu zillete önayak olan liderler, bir zamanlar İslam diyarı olan ülkelerini hırsız, arsız, sömürgeci haydutlara peşkeş çekmektedirler. İzzet için örnek gösterdiğimiz İran da 1979 yılından önce bu zeliller takımından biriydi. Ama İran, 1979 yılı başlarında, ‘molla’ denerek küçümsenen, 70’li yaşlardaki bir fakihin öncülüğünde yaptığı kıyamla, haydut devletlerle olan tüm ilişkisini yırtıp atmış, en önde gelen haydut devletin adını da ‘büyük şeytan’ koymuştur. Bir avuçluk İsrail terör şebekesi sözde İslam devletlerinin tamamını adeta esir alırken, İran’ın İsrail’e ve onun tüm haydut efendilerine meydan okuması izzet değilse nedir?

Yukarıda adı geçen bildirinin yayınlandığı günlerde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “İran şayet Trump’ın istediği bazı tavizleri verseydi iş bu noktaya gelmezdi” sadedindeki açıklamaları, teslimiyetçilik tepesine dikilmiş son utanç sancağı olarak dikkat çekiciydi.

Aynı beyanatında Bakan Fidan’ın savaşın seyri ve neticesiyle ilgili “kehaneti” de ibret vericiydi. Ona göre savaş ya İran’da rejimin değişmesi ya da ABD’nin şartlarının yerine getirilmesiyle neticelenecekti. Yani Bay Bakana göre, İran’ın zafer kazanması gibi bir ihtimal söz konusu bile değildi.

“İman matematiği”ni hiç hesaba katmayan, tüm yönelim ve hesapları “reel politik” ve “maslahat” gibi mefhumlar üzerine kurulu bir yaklaşımdan, bundan başka bir “perspektif” de beklenemezdi zaten. Teslimiyetçi mektebin talebelerinin, direniş mektebini anlamaları, ona zihnen ve kalben eşlik etmeleri beklenemezdi neticede.

Firavunların gücünü esas veri olarak kabul edip tüm hesaplarını bunun üzerine yapanlar, yaklaşım ve yönelimlerini bu reel politik matematik üzerine göre belirleyenler, iman matematiğini esas alanları anlayamaz, onlara eşlik edemezler.

İman matematiğini esas alanların “Zillet bizden uzaktır” şiarlarını onlar, “içi boş slogan” olarak algılarlar. Değil mi ki ABD’nin kahredici şunca gücü, uçak gemileri, Tomahawk füzeleri vs. vardır.  Bu kahredici güç karşısında teslim olup boyun eğmekten başka ne yapılabilir ki!

Oysa iman matematiğini esas alanlar için, ABD’nin ve diğer Firavun güçlerinin uçak gemileri ve füzeleri, nihayetinde el-Kahhar olan alemlerin Rabbi’nin gücü karşısında örümcek ağından farksızdır. Yeter ki O’na dayanmayı, O’nun emrine ittiba edip Firavunlara lâ demeyi ve bu duruşumuzda sebatkâr olmayı bilelim.

Son üç yılda Gazze, Lübnan ve İran direnişleri, iman matematiğinin reel matematiğe üstünlüğünü müşahhas olarak bir kez daha dosta düşmana göstermiştir.

O iman matematiği ki, Mekke’de Rasûlullah (a.s.) ve beraberindeki bir avuç mümine, Darun Nedve rejimine şu şekilde meydan okumayı talim ediyordu:

“De ki: Ey kavmim, elinizden geleni yapın. Ben de yapacağım. Yurdun (dünya hayatının) sonunun kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz. Gerçek şu ki, zalimler için kurtuluş yoktur.” (En’am, 6/135).

Kur’an kıssalarından, aynı meydan okumayı tüm Nebîlerin (a.s.) dâvetlerinde de görmekteyiz. Yine Rabbimiz, korkulmaya lâyık yegâne mercinin kendisi olduğunu şu şekilde beyan ederek, ilk neslin bilincini izzet üzere sabitleştiriyordu:

“Allah, kuluna kafî değil midir? Seni O’ndan başkalarıyla mı korkutuyorlar? Allah kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.” (Zümer, 39/36).

Âlemlerin Rabbi’ne dayanarak, tüm Firavunlara meydan okumak… İzzeti ancak alemlerin Rabbi’nin, Rasulü’nün ve müminlerin yanında aramak… İşte izzet budur, işte geçmişin Firavunlarına diz çöktürmüş olan ve bugünün Firavunlarına da diz çöktürecek olan duruş budur. İzzet, azîz olanın katında bulunur. Üç kuruşluk dünyevi menfaatleri için, girmedikleri hiçbir kılık kalmayan; ırz, namus, şeref, haysiyet gibi mefhumların hiçbirini tanımayan ahlaksız kişi ve kurumların yanında ise sadece zillet bulunur. Zillet, yani şerefini yitirme, namusuna tasallut, kişiliğinin bir daha düzelmemecesine bozulması, itibarının beş paralık edilmesi vd.

İzzeti ahlaksız tağutların indinde arayanlar, aynı zamanda onları güçsüz halkların üzerine salanlardır. Fertlerin ya da toplumların izzetli olmalarını istemek, onların İslam’a girmelerini istemekle eş anlamlıdır. Mürtedlerin, fasıkların, münafıkların ve gayri müslimlerin izzetli olmaları beklenemez. Kısacası, İslam baştan sona bir izzet öğretisidir. Direniş yerine teslimiyet çizgisini tercih ederek zillete mahkûm olanlar, İslam’ın izzet öğretisinden nasibini almamış olanlardır.

(İktibas Dergisi, Temmuz 2026, Yorum)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *