Bugüne kadar ulaşabileceği en yüksek zirveyi 20. yüzyıl içinde görmüş olan batı medeniyeti artık inişe geçmiştir. Gizlemeye çalıştığı gerçekler artık görünür hale gelmiş, insanın ve eşyanın fıtratına aykırı varlığının getirdiği açmazlar, üstü örtülerek devam ettirilebilir olmaktan çıkmıştır.
Batı kendi sonunu geciktirmeye çalışsa da kirli işler galerisi mesabesindeki meymenetsiz suratını gizleyecek hiçbir kılıf kalmamıştır. Buna karşılık Müslüman dünya, büyük yükselişine ağır ağır hazırlanmaktadır. Dünyadaki dönüşümü okumakta, hüküm sahibi güçlerin sahte yüzlerini görmekte, kurulu egemen düzenin altyapısını tanımaktadır. Akıl sadece batıya verilmediği gibi, gücün de batının tekelinde bir olgu olmadığı bilinmektedir. Bugüne kadar güçsüz, yetersiz ve ahlaksız olduğu zannı çocukluktan itibaren kendisine adeta içirilen Müslüman dünya silkinmekte, üzerinde oynanan bu oyunların farkına varmaktadır, gücünü yeniden toparlama aşamasının eşiğindedir. Batının inişine karşılık, Müslüman dünyanın çıkışı yine belki onlarca yıl sürecek gelişmeler olmakla birlikte, gidişatın kaçınılmaz olarak bu yönde olduğunu görmekte ve hayatın ve mematın sadece Allah’ın elinde olduğuna iman etmekteyiz. Diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkaran Allah, Müslüman dünyanın uyanış süresini daha da kısaltmaya ve daha tesirli yapmaya kadirdir.
1500’lü yıllarda hızla başladığı sömürgeleştirme faaliyetleri ile yakaladığı hızlı ekonomik ve askeri gelişmeyi siyasi kazanıma dönüştüren batı, aynı süreçte kendi insanını da, dini merkezine almak yerine ‘çıkarını’ yani ‘hevasını’ merkeze almaya zorlayan bir ideolojik düzen kurmuş, bunu da medeniyet olarak adlandırmıştır ortaçağ sonrası dönemde. Avrupa’ya Amerika’nın da katılması ile bu düzen tüm insanlığa yüz yıllar boyu çeşitli yollarla dayatılmıştır.
2000’li yıllara kadar dünyanın tamamına yaydıkları düzen demokrasi, özgürlük, insan hakları, evrensel hukuk, sivil toplum gibi terimler üzerinden ahlaki bir gerçeklik gibi sunulurken asıl amaçlar ise gizlenmiştir. Temeldeki ana düzen olan batı kapitalizmi, dünyadaki servetin batıya akışının devam etmesini ve batı egemenliğinin sürdürülmesini hedeflemiştir. İhdas edilen küresel resmî kurumlar, küresel şirketler, küresel hukuk düzeni, küresel mahkemeler hep bu ana amaca hizmet edecek şekilde tasarlanmıştır. Bu düzen içerisinde yer alan kişi ve kurumlar kadar, bu düzeni ülkelerinde kuranlar ve işletenler de hizmetlerinin büyüklüğü oranında ödüllendirilmişlerdir. Ahlak terimi ise, düzenin herhangi bir aşamasında fiili olarak devreye alınmamış, sadece sözlü şekilde ifadelendirilerek, batının amaçlarına zarar vermesinin önüne geçilmiştir. Gerçek ahlakın, sistemlerini imha etme kapasitesine sahip olduğunu sistemin kurucuları ve sahipleri bilmekte olduğundan, batı ahlakı diye adlandırılan sahte bir ahlak düzeni ile işler sürdürülmüştür.
1900’lerin başında İngiliz aklının, merkezine Cemiyeti Akvam’ı -dönemin Birleşmiş Milletler’i- yerleştirerek kurduğu ilk küresel sistem, ‘kandırmaca’nın ana üssü olmuş, diğer devletler bu merkez etrafında kümelendirilmiştir. Kandırmaca uzun süre gizlenemeyince, etkisi hızla azalan bu sistemin yenisi İkinci Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler adıyla bu kez Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulmuştur. Kurucu akıl yine ABD’de etkin İngiliz aklıdır. İkinci aşamada bu kez daha sistematik, daha organize, aynı zamanda bir miktar yaptırım gücü ve yardım faaliyetleri ile donatılmış bir yapı kurulmuştur. Bu deneyimin ilk fazı -Cemiyeti Akvam- yaklaşık 20 yıl sürdürülebilmesine karşılık, ikinci deneyim -Birleşmiş Milletler- ise 1945’ten bu yana yaklaşık 80 yıldır faaliyettedir. Görüntüde halen devam etmesine karşılık, gerçekte ise meşruiyetini kaybetmiş bir birlik olarak saygı görmemekte, kurulacak yeni bir yapıya yerini terk etmeyi ya da köklü şekilde yeniden yapılandırılmayı beklemektedir.
Trump’ın ABD’de ikinci kez iktidara gelişi ile birlikte, Gazze’de ateşkes sonrası duyurduğu Gazze Barış Kurulu’nun, BM’nin yerine oluşturulduğu söylentisi yayılmakla birlikte, bunun söylentiden öteye geçmesi beklenmemektedir. Adına Gazze ilave edilse de Gazze’yle ilgisi bulunmayan bu birliğe, işgalci İsrail devletinin kabul edilmesine karşılık, Avrupa devletlerinin katılmaması, Filistin’in de alınmaması, birlik kavramını baştan sakatlamakta, giriş ücreti olarak ABD’ye 1 milyar dolar ödeme talep edilmesi gibi basit ve samimiyetsiz yaklaşımlar, kurulun da Trump’ın basit yaklaşımları ile aynı seviyede olduğu izlenimini vermektedir.
BM’nin örümcek ağı gibi çok yönlü ve dünya üzerine yayılmış pozisyonuna karşılık, bu birliğin onun yerini alma ihtimalı oldukça düşüktür. BM’nin mevcut organize yapısı ve tüm dünya halklarında tanınırlığı bu yapının rahatça gözden çıkarılmasını engellemektedir. Trump’ın Barış Kurulu’nun böyle bir organize yapıya dönüşme ihtimali yoktur. Bu yüzden kurulun yeni bir BM değil, BM’de yapılacak köklü reform için koz olarak kullanılabileceği görüşü daha akla yatkındır. Mevcut sistem kendisini yeniden üreterek yoluna devam etmek istemektedir. Bu durum, rakibinin ortaya çıkışı ile egemenliği sona erene kadar devam edecek bir duruma işaret etmektedir.
Dünyayı koca bir ekonomiden ibaret gören, hayatı sadece çıkar odaklı dizayn eden batı, büyüklük ifadesini de sadece “ekonomik faaliyetlerin toplamı” olarak tanımlamış ve bunun üzerinden devletler değerlendirilmiştir. Bu tanım ile, ekonomisi küçük olan ülkeler küçük, büyük olanlar da büyük olarak belletilmiştir tüm dünyaya. 1500’lerden bu yana başta kendi ekonomisini büyütmek adına çalışan batı, dünyaya kabul ettirdiği bu tanım sayesinde ‘büyüklüğü’ de otomatikman kendisine hasretmiş oluyordu. Buna karşılık, örneğin ordusu büyük olmak, nüfusu büyük olmak ya da yüzölçümü büyük olmak, büyüklük sağlayacak bir koşul olmaktan, yine batının lehine, çıkarılmış olmaktadır.
Ülkeler arasında olduğu gibi insanlar arasındaki hiyerarşi de ekonomik güç üzerinden belirlenirken, hayata ilişkin değerler de bu tanımdan hareketle oluşturuluyordu. Bir şeyin değerli olması onun ekonomik değerine, bir insanın değeri ne kadar üretim yapabildiğine, ne kadar artı değer ortaya çıkardığına bağlanmıştır. İnsanların ya da toplumların ahlaki seviyelerine bakılarak bir hiyerarşik tanım yapmaktan ise uzak durulmuştur.
Batı daha da ileri giderek, diğer toplumlara yönelik bir takım tarafgir analizlerle, batının her konuda en iyi olduğu propagandasını sistematik olarak yapmış, kendini överken diğerlerini ise geri kalmış, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler şekinde düzenlediği kategorilere tâbi tutmuştur. Özenilecek dünyanın sadece batı olduğu düşüncesi, medya tarafından gece gündüz bütün toplumlara telkin edilmiştir.
Teknolojisini son yüzyılda hızla geliştiren batı, teknolojiyi üretimin ana motoru haline getirerek maliyetleri düşürmüş, üretimde kalite ve hızı artırmıştır. Ancak düşük işçi ücretini batıda sağlamak mümkün olmayınca, insan emeği gerektiren işler için, düşük ücretlerle çalışan ülkeleri tercih etmiş, üretimin büyük kısmı Çin gibi ülkelere kaydırılmış, üretim de çeşitli ticaret yollarıyla batıya aktarılmıştır. Bütün bu düzenlemeler, pamuk ipliğine bağlı hassas dengeler üzerinde yürütülmektedir. Üretim yapılan yerlerde insanların bilinçlenme ihtimali, komünist Çin’in etki gücünün azalması ve üretimin yavaşlama ihtimali, ticaret yollarının saldırılar veya savaşlar ile sekteye uğraması, yol üzerindeki ülkelerin saf değiştirmesi gibi ihtimaller, düzenin karmaşıklığını ortaya koymaktadır. Batının küresel egemenliğinde herhangi bir zayıflama olasılığı tüm sistemin alt üst olma ihtimalini de beraberinde getirmektedir. Batı, tüm dünyadan faydalanmaya çalışırken, düzeni de kontrolünde tutmakta, ama aynı zamanda kendisini de istiladan korumak istemektedir.
Batının dünyaya bakışını özetlemek açısından, 2022 yılında, Avrupa Diplomasi Akademisi’nin açılışında konuşan dönemin Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in şu sözleri kayda değerdir:
“Avrupa bir bahçedir. Biz bir bahçe kurduk. Her şey işliyor. İnsanlığın inşa edebileceği, siyasi özgürlük, ekonomik refah ve sosyal uyumun en iyi birleşimidir. Dünyanın geri kalanı ise tam olarak bir bahçe değil. Dünyanın geri kalanının çoğu bir ormandır ve orman bahçeyi istila edebilir. Bahçıvanlar onunla ilgilenmeli ancak duvarlar örerek bahçeyi koruyamazlar. Güzel, küçük bir bahçenin duvarlarla çevrilmesi, ormanın içeri doğru yayılmasını önlemek için çözüm olmayacak. Çünkü ormanın güçlü bir büyüme kapasitesi vardır ve duvar asla bahçeyi korumak için yeterince yüksek olmayacaktır. Bahçıvanlar ormana gitmek zorunda. Yani Avrupalılar dünyanın geri kalanıyla çok daha fazla meşgul olmak zorundalar. Aksi takdirde, dünyanın geri kalanı bizi farklı yol ve araçlarla istila edecek. Evet, bu benim en önemli mesajım: dünyanın geri kalanıyla çok daha fazla meşgul olmalıyız.”
Borrell’in “her şey işliyor” iddiasına karşılık, aslında düzenin işlememekte ve tıkanmakta olduğunu, bugün düzenin omurgasını oluşturmakta olan ABD gayet net görmektedir. Amerikan devletinin Trump üzerinden küresel düzene ve aparatlarına karşı atmakta olduğu adımlar, düzeni acilen elden geçirme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Sistem hem Avrupa’da hem de uygulandığı her yerde tıkanmaya doğru gitmektedir, müdahale gerekmektedir. Yapılan müdahale ile, eski roller ve oyuncular yeniden tanımlanıyor, gözden çıkarılan aile kurumu yeniden ön sıraya alınıyor, Avrupa merkezli olarak tasarlanan demokrasi-özgürlük-insan hakları-uluslararası hukuk-sivil toplum gibi söylemler, miadı dolmuşlar olarak rafa kaldırılmıştır.
Bu yılın Ocak ayında Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Carney’in sözleri de güncel durumu özetler niteliktedir. 80 yıldır sürdürülmeye çalışılan “kurallara dayalı düzen”in bir “hikaye” olduğunu belirten Carney, “En güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini muaf tutacaklarını, ticaret kurallarının asimetrik bir şekilde uygulanacağını, uluslararası hukukun, sanığın veya mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir titizlikte uygulandığını biliyorduk” demiştir. Kurallara dayalı uluslararası düzenin, en güçlülerin, ekonomik entegrasyonu bir baskı aracı olarak kullanarak kendi çıkarlarını gözettiği, yoğunlaşan büyük güç rekabeti sistemi olduğunu belirten Carney, bugün artık Birleşmiş Milletler sisteminin tehlike altında olduğunu da belirtmek zorunda kalmıştır. Küreselcilik düzeni böylece tarihe karışmıştır. Artık devletlerin siyasi ve askeri güçleri oranında yer alacağı bir düzen sahneye konmaktadır.
Roller yeniden dağıtılırken, önceki dönemde ikinci planda kalmış birçok devlet, yeni rol istemekte, düzen kurucu rolündeki ABD’nin safında yer almak için yarışmaktadırlar. Her ne kadar devletlerin çoğu beka içgüdüsü ile, direniş yerine teslim olmayı seçiyor olsalar da, teslim oldukları yerin de kendileri gibi bir devlet olarak ancak kendi ömrünü uzatma, içinde bulunduğu sistemi yaşatma çabası içinde olduğunu görmek istememektedirler.
Sayılan bütün bu gelişmelere karşılık, küfür düzeninin rakibi olmaya hazırlanan Müslüman dünya iktidar koltuğunu ne zaman geri alabilecektir sorusu önemlidir.
Müslüman dünya olarak kast edilen, Doğu Türkistan’dan başlayarak Hindistan’ı, Bangladeş’i, Pakistan’ı, Türk Cumhuriyetlerini içine alan, batıda ise Fas’a kadar uzanan dev bir coğrafyayı içermektedir. İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi 57 ülke bu çerçevede sayılabilir. Ancak bu ülkelerin yanında Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da ve çoğunluğu Hristiyan birçok ülkede yaşayan Müslümanların sayısı da artık azımsanmayacak miktarlardadır. Avrupa’da Müslümanlara ve camilere gün aşırı yapılmakta olan saldırılar, bu azımsanmayacak miktardaki Avrupa Müslümanlarının sayısal artışları yanında etkilerinin de artmaya başlamasının sonucudur.
Yaklaşık 2 milyar kişiyi yani dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini içine alan Müslüman dünyanın bu nicelik büyüklüğüne karşın en çok hissedilen eksikliği, Gazze meselesinde de çokça seslendirilen ve ‘İslam dünyasının sessizliği’ ifadesiyle gönderme yapılan, bu büyüklüğün aynı oranda nitelikli bir etki oluşturamamasından kaynaklanmaktadır.
Küresel hakim düzen, sayısal olarak yoğunlukta olduğu yerlerde bile Müslümanların etkili olamaması için en geniş önlemleri almış, bir ümmet oluşumunu engelleyecek şekilde ulus devletlere bölünme sağlamış, kültüründen eğitimine, ordusundan düşünce hayatına kadar her alanına sirayet ederek Müslüman toplumları toptan batının ipine bağlamaya çalışmıştır. Dünyevi ideolojisini Müslümanlara aşılamaya çalışmıştır. Buna karşılık Müslüman halkların direnişi ise bizzat kendi modern devletleri eliyle bertaraf edilme yoluna gidilmiştir. Din tıpkı batıda olduğu gibi sadece vicdanlara hapsedilirken kamusal alan aklın/insanın egemenliğine, aslında batının safındaki devletlerinin düzenine bırakılmıştır.
Onlarca yıldır süren bu karanlık çabaların ne kadar başarı sağlayabildiği ise gözler önündedir. Hıristiyanlık için mümkün olan, dini, hayattan uzaklaştırma operasyonu İslam için mümkün olmamıştır. İslam’ın fıtrata uygun özellikleri, Müslüman halkları küfrün operasyonlarına karşı dayanıklı kılmaktadır. İmandan, namazdan, oruçtan, hacdan vazgeçmiş bir Müslüman toplum henüz ortaya çıkarılamamıştır! Müslüman toplumlar içerisinde küçük gruplar negatif etkilere kapılmış olsalar da çoğunluklar dinini kaybetmemiştir. Ancak onlarda da din olarak anlaşılan namaz, oruç, zekât gibi konularda sahip olunan bilinç, siyasi bilinçlenme olarak tebarüz etmemiştir. Bu durumun tabii sonucu ise, halkların kendi devletlerini yönlendirme konusunda etkisiz kalmasıdır.
Türkiye’de İttihad Terakki iktidarında denendiği üzere, laik demokratik devlet sistemi Müslüman halk tarafından onlarca yıl kabul görmemiştir. Bunun üzerine, halkın sisteme entegrasyonu için muhafazakarlık üzerinden yeni bir yol üretilmiş, biraz halkın dininden biraz devletin dininden katılarak, halk ile devlet arasındaki mesafe giderilmeye çalışılmıştır. İktidarı güçlendirmek için milliyetçiliğin de eklenmesi ile halkın büyük çoğunluğunun sistemle kavgası ortadan kaldırılmıştır. İslam’a yönelişin arttığı fark edildiğinde ise devlet biraz daha sosu artırmakta, kamu görevlilerini biraz daha İslami bir görünüme sokmaktadır. Türkiye’de Diyanet, Mısır’da Ezher gibi kurumlar sistem tarafından el üstünde tutulmakta, kimi politikalar için gerektiğinde onay makamı olarak rol verilmektedir. Halkın siyasi bilincinin gelişmesi ile birlikte bu uygulamaların da şekil değiştirmesi muhtemel görünmektedir.
Müslüman dünya, siyasi bilinçlenmenin eşiğine kadar gelmiştir. Batının maskesinin düşmesi ile, gelişmişlik ve üstünlük yalanlarının bizzat batı tarafından itiraf edilmesi ile, bizzat batı tarafından ahlaksızlık dosyalarının açılması ile batı artık bir hedef olmaktan çıkmıştır. Müslüman toplumlar kendilerine güvenlerini kazanmaya başlamıştır. Batının küçümseyici bakışlarından yine de kurtulamamakta ancak bunun nedenlerini artık anlamaya başlamaktadır.
Siyasi bilinçlenmenin İslami düşünceyi tamamlayan en önemli unsur olduğu yeni yeni görülmektedir. Bunu görenler hala az sayıda olsa da, görülüyor olması gelecek için umut vermektedir. Şu anda dünyanın bütün uyarıcıları, kevnî ayetlerden kitabî ayetlere, arşdan arza, küreden zerreye, âfaktan enfüse her şey, herkes ve her şart Müslümanları, tarihteki büyük sorumluluklarına dönmeye davet etmektedir. Hiç kimse sakın ola ki Müslümanların güçsüzlüğünden vb. bahsetmemelidir.
Gazze’de Aksa Tufanı ile başlayan güzide direniş, Hamas’ın simgeleştirdiği bir halk direnişi söz konusudur. ABD, Avrupa ve İsrail’in birlikte üzerine çullandığı 2 milyonluk küçük bir Müslüman topluluk, iki yıl boyunca büyük bir kahramanlık örneği sergileyerek Müslüman iradesinin gücünü gözler önüne sermiştir. Şehitlerini saygıyla defnederken, Rabbinden yardım dilemek dışında, en küçük bir isyan belirtisi göstermemiştir. Bu irade Müslümanların en büyük gücüdür. 2 milyarlık Müslüman nüfusun gözleri önünde, ideal bir dayanışma örneği vücuda gelmiştir. Müslüman dünya bu örneği Gazze’de olduğu gibi, Lübnan’da ve Yemen’de de görmüştür ki, o direnişin altında yatan asıl güç siyasi bilinçtir.
Müslüman alemi Batının kurduğu düzenin, bir ahtapot gibi etrafını sardığının yeni yeni farkına varmaktadır. Devletleri, medyası, akademisi, kültür sanat hayatı, batılı değerlerin acımasız propagandasına maruz durumdadır. Müslüman toplumlar en küçük ferdinden en yaşlısına kadar bu ifsad projelerinin mağdurudur. Müslüman dünya ‘neden’ sorusunu artık kendi kendine sormaya başlamıştır.
Kur’an ile arasındaki buzlar 80’li yıllarda ancak çözülmeye başlayan Müslüman dünya, hayatı Kur’an’la çözümlemek ve okuduklarını hayata geçirmek üzere yavaş ama olumlu bir yönde ilerlemektedir. Arada bozulmalar elbetteki olmaktadır ancak genel hatlarıyla ilerleyiş olumlu yöndedir. Çözümleme aynı zamanda bilgi birikimi de gerektirmektedir. Eşyanın bilgisi yanında, ideolojilerin, siyasetin, araçların, yöntemlerin de analiz edilmesi önem arz etmektedir. Müslüman dünyanın her köşesinde artık analizler yapılmakta, devlet yönetimi konusunda bilgi birikimi artmakta, geleneksel medya ve sosyal medya üzerinden karşı karşıya kalınan problemlerin farkına varılmaktadır. İç politika ve dış politika arasındaki ayrım ortadan kalkmakta, siyasetin bir bütün olduğu ayan beyan görülmektedir. Birbiri ile ilgisiz sanılan gelişmelerin aralarındaki ilgi dikkatleri çekmektedir. İçerideki olaylar, dışarıdaki olaylardan bağımsız yürümemekte, bir ülkenin başına gelenler başka bir ülkeye yönelik operasyonun parçası olabilmektedir. Bu anlamda Afganistan’dan Yemen’e, Suriye’den Somali’ye halkı Müslüman her ülke önemli bir ders niteliği taşımaktadır.
Bilgiler toparlanmakta, derlenmekte, analiz edilmektedir. Bugün Müslüman dünyanın her köşesinden birçok uzmanın analizlerini görmek ve bunlara ulaşmak mümkündür. Olaylar günlük olarak analiz edilebilmekte, batının hileleri her gün tekrar tekrar ifşa edilmektedir. Analizlerin İslami anlamda derinliği, Müslüman dünyanın gelişme hızını belirleyecektir. Uzun yıllar alacak bir süreçtir bu, tıpkı batının zirve yolunun beş yüz yıl sürdüğü gibi. Mutlaka böyle olmak zorunda değildir ama süreç uzundur ve süresi de Rabbimizin bilgisi dahilindedir. Müslümanların üzerine düşen ise düşünmek, çalışmak, araştırmak, toplumsal değişimin yasaları üzerine kafa yormak, İslami devlet, İslami düzen, İslami kurumlar üzerine değerlendirmeler yapmaktır. Bunların yekûnu ise Kur’an gözlüğü ile hayatı okumaya çalışmak, nefsindekileri Kur’andakilerle değiştirmek için var gücüyle uğraşmaktır. Arayışa girdiğimiz her çare Kitapta mevcuttur.
Müslüman siyasi zihninin kendine gelmeye başlaması ile birlikte, gerileme emareleri göstermekte olan batı düzeni kaçınılmaz olarak yeni araçlara ve yeni yöntemlere sarılmak zorunda kalacaktır. Bugün yaşananlar da bundan başkası değildir.
İktibas Dergisi, Mart ayı yorumu













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *