Suriye’de, 2024’ün sonunda Esad yönetiminin yıkılması ile başlayan yeni rejim inşa ve güçlendirme faaliyetleri içerisinde bir yıl tamamlandı. İslami bir rejim kurma gayesi ile Müslüman muhalefetin 2011’den bu yana sürdürdüğü mücadelesi, İslami olmadığı gibi demokratik de olmayan yeni bir yapı ile sonuçlandı Suriye’de.
İç savaş sırasında desteklerini esirgemeyen Türkiye ve Suudi Arabistan’ın ABD ile ortaklık içerisinde bu düzene şekil verme çabaları da son bir yıldır kesintisiz sürüyor. Halen Suriye’nin başında ‘geçici hükümetin’ cumhurbaşkanı sıfatıyla hizmet vermekte olan, savaş sırasında Ebu Muhammed el-Culani adıyla bilinen Ahmed eş Şara da Suriye’nin küresel sisteme entegrasyonu için var gücüyle çalışmaya devam ediyor.
2010 yılında Tunus’ta başlayan Arap Baharı sürecinde, Arap toplumları diktatörleri yıkmak için sokak hareketlerine başvururken, ABD ve Avrupa da bu hareketleri demokrasiye kanalize etme hesabı içerisinde bulunuyordu. Demokrasinin yerleştirilmesi Avrupa merkezci bir yapının kurulması anlamına gelecekti ancak kalkışmaların yaşandığı ülkelerin tamamında birkaç yıl içerisinde, sömürge dönemi sonrasında kurulmuş mevcut statükolar yıkılırken yeni tip diktatörler boy gösteriyor, eskisinden çok da farklı olmayan yeni yapılar oluşuyordu. Tunus’tan ilham alarak Libya, Mısır, Yemen ve Bahreyn’i de saran o dalganın son durağı Suriye olmuştu. 2011’den 2024’e uzanan kanlı iç savaş döneminin ardından 8 Aralık 2024’te Esad’ın kaçışı ile Suriye’de Baas rejimi sona ererken, aynı gün Heyet-i Tahrirüş-Şam’ın lideri olarak Şara ülkenin başına geçirilmişti.
İç savaş boyunca ABD’nin ortakları tarafından desteklenen Suriye muhalefetinin açtığı yeni sayfa, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği tarafından 14 Aralık 2024’te yayınlanan bir bildiri ile sahnelenmeye başlandı. Bildiride sayılan ülkeler artık Suriye’nin geleceği hakkında söz sahibi olacak ülkeleri özetliyordu. Bildiri metninde Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında, Suriye Konulu Arap Temas Grubu, Almanya Federal Cumhuriyeti, Bahreyn Krallığı, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Fransa Cumhuriyeti, Katar Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa Birliği’nden bakanlar ve temsilcilerin yanı sıra BM Suriye Özel Temsilcisi’nin adı sayılmaktaydı. Bildiride kullanılan “Siyasi geçiş döneminin Suriyelilerin öncülüğünde ve tasarrufunda olması gerektiğine karar verildiği” ifadesi de, halka uyum sağlayacak ve onu sisteme entegre edecek bir ismi -burada o isim Şara olacaktı- ön plana alırken kendisini arka planda tutmayı öngören Amerikan stratejisi ile de gayet uyumlu bir bakış açısını yansıtıyordu.
2024’ün Kasım ayında ABD seçimlerini kazanan Trump, Beyaz Saray’da daha yemin edip göreve başlamadan, 11 Aralık 2024’te ABD’nin Ankara Büyükelçisi olarak Thomas Joseph Barrack’ı atadığını duyurmuştu. Atama prosedürünün tamamlanması Nisan ayına kadar sürse de, Barrack’ın, Suriye’deki derin kırılmadan 3 gün sonra devreye sokulması dikkat çekicidir. Ocak ayında Trump’ın yemin töreni sonrası ABD içerisinde başlayan siyasi değişim ve dönüşüme paralel olarak Suriye’de de değişim ve dönüşüm bu isim üzerinden hızına hız katarak sürdürülecekti.
Suriye’nin kuzey doğusunda uzun zamandır hazırlıklarına devam eden, ABD destekli -daha özel söylemek gerekirse ABD Savunma (yeni adıyla Savaş) Bakanlığı Pentagon’un- gözetim ve desteği altındaki, terör örgütü YPG/PKK’nın uzantısı SDG adı verilen ve Kürtlerden oluşan güçler, sisteme entegrasyonu beklenen en büyük silahlı ve askeri güç konumunda bulunuyor. Türkiye’nin güney sınırında bir devlet oluşturma ihtimali nedeniyle Türkiye’nin her platformda sert tepki gösterdiği ancak ABD’nin himayesinde tutmaya devam ettiği, aynı zamanda isim babası da olduğu örgüt, Beyaz Saray’ın baskısı ile Beyaz Saray’ın desteklediği hükümet ile 10 Mart’ta masaya oturtulmuş ve bir anlaşma imzalatılmıştır ne var ki bugüne kadar bu anlaşma sürüncemede kalmış durumdadır. Beyaz Saray’ın Suriye yönetimine verdiği açık desteğe karşın, Pentagon’un SDG’ye desteği ve Suriye’deki askeri varlığı, ayrıca İsrail sorunu ve Dürzilerin kalkışmaları, SDG’nin anlaşmayı sürüncemede tutmasına olanak sağlamış, Suriye ordusunun ülke içinde en büyük rakibi olan bu 80-90 bin kişilik gücün bir tehdit unsuru olarak kalmasına neden olmuştur. Türkiye, yürüttüğü ‘Terörsüz Türkiye’ hamlesi ile PKK’nın tasfiyesi ve onunla birlikte SDG’nin de çözülmesini ve Suriye’nin kuzeyinde Türkiye aleyhine bir durum oluşmaması için acele ederken, SDG ise hükümetle entegrasyonun neler kaybettireceğini hesaplamakta, 10 Mart anlaşmasını yenileyerek alabileceği -özerklik, petrol alanlarının kontrolü, silahlı güçlerin kendi yönetiminde kalması gibi- maksimum faydayı almayı planlamakta ve bunun için de acele etmemektedir, çünkü zaman şu an için SDG lehine işlemektedir.
Beyaz Saray’ı temsil eden Başkan Donald Trump, Şara’yı hem küçümsemekte hem destek vermekte, Türkiye’nin askeri ve siyasi, Suudi Arabistan’ın da ekonomik katkıları ile hükümetin ayakta kalmasını istemektedir. İran, Hizbullah, Hamas ve İhvan’a karşı bir engelleme ve takoz olma görevine razı görünen Suriye hükümeti ve Şara, ‘devrim’in üzerinden geçen bir yılın sonunda, henüz bir problemi çözmüş görünmemektedir. Pentagon’un SDG eliyle kuzeydoğudan kaşımasına karşılık, Beyaz Saray’ın hükümetle arasını yapmaya çalıştığı İsrail de güneyden kaşımaya devam etmekte, İsrail’in maaşa bağladığı Dürziler de ‘gerektiğinde’ harekete geçirilmektedir. Eski düzenin bağlıları Nusayriler de zaman zaman ‘sorun’ çıkarmakta, ayrıca Suriye kırsalında halen varlığını sürdürmekte olan DEAŞ da yaptığı eylemlerle hükümet için büyük bir baş ağrısı olmaya devam etmektedir.
Suriye’de ordu ve SDG güçlerinin ardından bir diğer askeri güç, birkaç bin kişi olduğu tahmin edilen ve ‘Ulusal Muhafızlar’ adı altında birleştirilen Dürzilere ait güçlerdir. Eski rejim yanlısı milislerin varlığına karşın Nusayrilerin bir milis gücü olmamakla birlikte Esad döneminde ordu kademelerinde etkili bir şekilde örgütlendikleri ve güçlerini de buradan aldıkları bilinmektedir. Nusayrilerin Suriye nüfusunun yüzde 10-12’lik kısmını, Dürzilerin yüzde 3’lük, Kürtlerin ise yüzde 10-15’lik bir kısmı oluşturduklarını da buraya not edelim.
Suriye Osmanlı’nın elinden 1918’de çıkmış, 1920’de Fransız mandasına girmişti. Bu tarihte kurulan Manda yönetimi 1946’da İngilizlerin müdahalesine kadar 26 yıl sürmüştü. 46’da kurulan Cumhuriyet, askeri darbelerle 16 yıl sürmüş, 1963’teki son darbe ile iktidara, Arap sosyalizmi, Arap milliyetçiliği, Panarabizm ve antiemperyalizmi harmanlayan Baas Partisi gelmişti. Baas dönemi de 2024 yılının sonuna kadar 61 yıl hüküm sürdü. Baas rejiminin çökmesi ile, başta ABD olmak üzere batının hoşnut olacağı yeni bir düzenin inşası için kollar sıvanırken, kurulacak düzenin en azından on yıllar boyu devam edebileceği ihtimali, bölgesel ve küresel güçleri sürece bir yerinden dahil olma çabasına sokmuştur. Öyle ki, Esad’la birlikte Suriye’yi terk etmek zorunda kalan Rusya bile, buradaki iki üssü üzerinden hem Akdeniz’le hem de Afrika’yla bağlarını sürdürme gerekçesiyle kısa sürede Suriye’ye geri dönmek zorunda kalmıştır.
ABD’nin 11 Aralık’taki ilk bildirisinde yer alan ülkeler, süreç içerisinde Suriye yönetimi ile birçok görüşmeler yapmış, kimi tarımda, kimi enerjide, kimi finansal destek için bir takım sözler vermiştir. Ancak son tahlilde, ülkedeki fırsatların ağırlıklı olarak Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman şirketler tarafından paylaşılacağına dair güçlü sinyaller gelmektedir. Esad düzeninin zayıflaması için ABD ve Avrupa tarafından uygulanan yaptırımların kaldırılması ile bu şirketler Suriye’ye üşüşmüş durumdadır. Ülkenin ekonomik altyapısı, ulaşım altyapısı, yollar, hastaneler, enerji konularında ciddi eksikler ve ‘fırsatlar’ bulunmaktadır. Ancak bütün bunlar için öncelikle ülkede istikrar ve güven ortamının oluşturulması gerekmektedir. Şara yönetiminin pragmatik yaklaşımı, kabineye Hristiyan bir bakanın atanması, noel kutlamalarının devlet ajansından övülerek duyurulması, ‘devrim’in yıldönümünde şaşalı kutlamalar, ülkede istikrar oluşturmak için yeterli gelmemektedir. Bu noktada ABD’nin Suriye’ye ilişkin hareket tarzı önem kazanmaktadır.
Son bir yıl içerisinde Suriye hükümetinin ABD’den en büyük talebi, 2019 yılında uygulamaya koyduğu “Sezar Suriye Sivil Koruma Yasası” adını taşıyan yaptırımların kaldırılmasıydı. Bir yılın sonunda ABD, Suriye’ye ve liderine ‘çok güvendiğini’ belirterek yaptırımları kaldırdığını duyurdu. Kalkmaması halinde zaten hükümetin belini doğrultması mümkün görülmediği gibi, Suriye’deki ‘fırsatların’ Amerikan ve Avrupa şirketleri tarafından ‘değerlendirilmesi’ de mümkün olmayacaktı. Öte yandan, ABD’nin yaptırımları kaldırmayı hem bir ‘lütuf’ olarak sunması gerekiyordu, hem de hükümetin kendisini bir test süreci içerisinde hissetmesi sağlanmalıydı. Bunlar yerine getirildiğinde yaptırımlar da Trump’ın imzası ile bir çırpıda ortadan kaldırılıverdi. Yaptırımların kaldırılmasına tek tepki Netanyahu yönetiminden gelmiş, müzakerelerde koz olarak kullanılması için devamına ikna etmeye çalıştığı Beyaz Saray’ın bu talebi reddettiği bildirilmişti.
İslam dünyası içinde kritik noktalardan biri olarak Suriye, ABD’nin bölge ve dünya tasarımı içerisinde önemli bir role sahiptir. 1990’da Körfez Savaşı, 2003 yılında Irak Savaşı ile Amerikan güçleri Irak’a girmiş ve halen iki bin civarında askerini Irak’ta tutmaktadır. Ancak Irak’taki Şii yapı ABD’nin burada barınmasını zorlaştırmakta, Irak siyasi yapısı üzerinde İran’ın güçlü etkisi de -geçmişe göre azalmış olsa da- devam etmektedir. Irak’ı üçe bölme planları da işe yaramamıştır. Bölge ülkelerinden Suudi Arabistan’da iki bin, Suriye’de iki bin, Türkiye’de bin yediyüz, Ürdün’de üç bin civarında Amerikan askeri halen faaliyet göstermektedir. Buna karşılık Lübnan’da, İsrail’de ve Mısır’da askeri bir gücü bulunmuyor. Lübnan’dan 1983’te Hizbullah’ın eylemleri sayesinde kovulan ABD, 42 yıldır buraya tek bir asker sokamamış durumdadır. Mısır askeri ilişkilerini yoğunlukla Fransa ile sürdürmekte, İsrail’e ise Gazze ateşkes anlaşması ile ilk kez 200 ABD askeri sokulabilmiştir. bu ülkeler arasında, ABD’nin en uzun süreli ve en rahat hareket edebileceği yer olarak Suriye öne çıkmaktadır. Amerikan ordusu, DEAŞ ve SDG sayesinde rahatça doğuda ve kuzey doğuda, Şam sayesinde ülkenin batısında, İsrail ve Dürziler sayesinde de güneyinde konumlanabilmektedir.
Ülkenin bir bütün halinde tutulabilmesine uğraşan Beyaz Saray için Şam’daki hükümetin ayakta kalması önem arz etmektedir. Bunun altyapısını hazırlamakla görevli büyükelçi Barrack Ankara, Şam, Beyrut ve Tel Aviv arasında mekik dokumaktadır ve Şara’nın adeta bir numaralı dostu haline gelmiştir. Buna karşılık SDG, İsrail ve Dürzi ittifakı tehdidi devam etmektedir. Suriye yönetimine başından beri her tür açık ve tam desteği veren Türkiye bu konuda da özellikle SDG’ye yönelik baskıya devam etmektedir. Türkiye’nin desteğine rağmen Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Şam’da yaptığı son konuşma sırasında mikrofonunun Suriyeli bir yetkili tarafından kapatılması, Türkiye’nin Suriye’nin politikalarına etkisine nereye kadar izin verileceğine dair bir sinyal niteliği taşımakla birlikte, yeni yönetimin Türkiye olmadan bir lahza ayakta duramayacağı göz önüne alındığında, olayın Türkiye’nin SDG’ye operasyon sinyali vermesinden sonra geldiğini düşündürmektedir. Fidan ve Şeybani’nin SDG’nin entegrasyon konusunda hiçbir ilerleme göstermediği yönünde ortak açıklamasının ardından, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde düşen ve düşürülen dronlar, Türkiye’de Libya Genelkurmay Başkanının uçağının düşmesi, yine Türkiye’de DEAŞ operasyonlarının artırılması muhtemel SDG operasyonunun derinliği konusunda fikir verici göstergelerdir.
Bölgenin tüm ülkelerinde İngiltere-Fransa patentli siyasi düzen hakim durumdadır. Türkiye yarı başkanlık sistemine geçiş ile birlikte bu sistemi büyük ölçüde terk ederken birçok bölge ülkesi halen bu sistemle yürümeye çalışmaktadır. ABD Büyükelçisinin, çöpe atılmasını salık verdiği Sykes-Picot anlaşması, bölgedeki herkes tarafından yapay sınırların ve etnik gerilimlerin sorumlusu olarak görülmekte, ABD de bu yüzden bu anlaşmayı zikretmekte ve kendi düzenini önermektedir. Bölgeye genel hatları ile bakıldığında İngiliz ekolünün etkisinin görüldüğü ‘ülkeler’ arasında Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Umman, Kuveyt, Ürdün, Irak ayrıca İsrail ve Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi rahatça sayılabilir. Trump yönetimi üzerinden ABD’nin, ABD’de ve dünyanın geri kalanında İngiliz ekolüne karşı başlattığı operasyonun bir boyutunu da bu bölgenin oluşturduğu unutulmamalıdır. ABD’nin, halen İngiltere ile derin bağlara sahip Kanada, Nijerya, Güney Afrika, Avusturalya, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelerle Trump’ın gelişi ile başlayan sürtüşmesi de bu çerçevede anlaşılabilir. Aynı durum Afrika’da, Karayipler’de ve Pasifik’teki Fransız ‘eski’ sömürgeleri için de söz konusudur. Bu açıdan incelendiğinde bölgede neredeyse tüm ülkeler bu küresel düzenlemenin muhatapları arasındadır ancak ilk aşama Suriye ve Lübnan’daki ‘sorun’un çözülmesidir. ABD ve batının bölgede tehdit saydığı şeyin bizzat İslami direniş olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Halen Irak’ta, Yemen’de, Lübnan’da ve Gazze’de sürmekte olan direnişi zayıflatmak, mümkünse silahsızlandırmak, etkilerini sınırlı hale getirmek, bu hareketler arasındaki bağlantıyı olabildiğince kesmek bu düzenlemenin temel hedefidir. Ardından İran’ın sınırlanması ve İsrail’in güvenliğinin sağlanması sayılabilir. Suriye’de istikrar arayan ABD’ye karşılık İsrail’in bakış açısı Beyaz Saray’la uyuşmamaktadır.
İsrail, Suriye’nin sürekli kaos halinde kalmasını beklemektedir. Esad rejimi yıkıldığından beri Suriye’de dilediği noktaya hava operasyonları yapabilmekte -ta ki Türkiye hudutlarına kadar-, güneyde işgal ettiği alanı ise her gün biraz daha genişletmektedir. Suriye’nin İsrail sorunu ile baş etmesi mevcut hükümet düzeni ve askeri gücü ile mümkün değildir. 11 günde Esad’ın düşüşü, muhaliflerin askeri gücünden ziyade, rejime destek veren İran ve Rusya’nın çekilmesi sayesinde mümkün olmuştur. O süreçte Türkiye’nin Rusya ve İran ile görüşmeleri halen hatırlardadır. Devrimci havası vermeye devam eden hükümet; 8 Aralık’tan bu yana Suriye topraklarını işgal eden, binden fazla hava operasyonu yapan, Şam’a 20 km mesafeye üs kuran, 800 kilometrekare toprağına -Gazze Şeridinin tamamı 360 kilometrekaredir- el koyan İsrail’e ses çıkaramamaktadır. Bilakis, çözümü İsrail’le yapılacak bir güvenlik anlaşmasında görmektedir. İsrail’le gizli görüşmeler yürütmekte ve anlaşma zemini aramaktadır. Bu görüşmeler ancak basına sızdırıldığı takdirde Suriye halkı ve İslam dünyası bundan haberdar olabilmektedir. Beyaz Saray ise, Pentagon’un sponsorluğundaki İsrail ordusunun Suriye’de işgal ettiği topraklardan rahatsız olmamakta, sadece Şara hükümetine dokunmamasını talep etmektedir. Bu bağlamda direkt Şara’ya askeri bir destek veremeyen Beyaz Saray’ın, bu eksiği, Şara yönetiminin arkasında duran Türkiye’ye ve Suudi Arabistan’a vermesi kaçınılmaz görünmektedir. İsrail’i dengelemek için hem Suudi Arabistan’a hem Türkiye’ye F35 konusunda yeşil ışık yakmasının arka planında da bu yatmaktadır. Trump İsrail’e karşı kullanılmayacağı garantisi vermekle birlikte, İsrail’e bölgede hava üstünlüğü sağlayan, F35’e sahip tek ülke statüsünü elinden alarak, İsrail’in Suriye’de ilerlemesini durdurmak istemektedir. Ancak bu durumun siyonist oluşumun, uzun vadede bölgedeki rolünü nasıl etkileyeceği de şimdiden hesaplanmaktadır.
İsrail tehdidi altındaki Suriye siyasetinin himayesini Türkiye üstlenmiş durumdadır. İç savaş sırasında muhalif hareketlere yön veren, İdlib’de toplanıp birleşmeye ikna eden Türkiye olmuştu. Bu hareketlerin askeri ihtiyaçları Türkiye’den tedarik edilmiş, Şam’a yürüyüş için gereken siyasi koordinasyon da Türkiye tarafından sağlamıştı. 8 Aralık’tan sadece 4 gün sonra da bu başarının mimarı olarak Türkiye’den MİT Başkanı İbrahim Kalın, Şam’ı ziyaret ediyor, Emevi camiinde birlikte namazlar kılınıyordu. Türkiye’de İslamizasyon politikaları çerçevesinde siyasete İslami görüntü vermek üzere birçok İslami unsurun AK Parti döneminde tepe tepe kullanılmasına benzer şekilde Suriye’de de aynı politika yürürlüğe sokulmuştur. Kasım ayında Washington’ı ziyaret eden Şara, Trump’ın masasının önünde bir sandalye verilerek yapılan ‘samimi’ görüşmenin ardından ülkesine dönerek Emevi camiinde minbere çıkmış, “Ey Suriye halkı, ben Allah’ın emirlerine bağlı kaldığım sürece bana itaat edin. Allah’a yemin ederim ki, karşımıza kim çıkarsa çıksın, ne kadar büyük ya da güçlü olursa olsun hiçbir güç bizi durduramayacaktır. Karşımıza çıkan engeller bizi yolumuzdan çevirmeyecek; Allah’ın izniyle bütün zorlukların üstesinden birlikte geleceğiz.” ifadelerini kullanmıştır. Görünen o ki Washington’da ayrı, ülkesinde ayrı konuşan, üstelik ABD dahil herkese meydan okuyan liderler arasına Şara da katılmakta gecikmemiştir. Ülkesinde tam da Müslüman Suriye halkının istediği sözleri söylemekte, hakikat ise bu sözlerin arkasına gizlenmek istenmektedir.
Türkiye Suriye’deki rolünü çok yönlü olarak sürdürmektedir. İsrail daha fazla ülkeye sirayet etmeden siyasi düzeni bir an evvel oturtmak öncelikli görünmektedir. Suriye hükümeti siyasete ısındırılmakta, tıpkı Türk dış politikası gibi batı ile uzlaşma tavsiye edilmektedir. ABD ile ilişkiler Şara ile, Avrupa ve İngiltere ile ilişkiler Dışişleri Bakanı Şeybani eliyle sürdürülmektedir. Halkın çoğunluğunun Sünni olması, ayrıca savaş sırasında 3 milyonun üzerinde Suriyeliye kucak açmış olması Türkiye’yi Suriye halkına yakınlaştırmakta, savaş sonrasında geri dönen Suriyeli sığınmacılar da ülkede Türkiye yanlısı bir diaspora oluşturmaktadır.
Suriye’deki Türkmenler de hem etnik hem dini olarak Türkiye’nin nüfuz alanındaki en önemli gruptur. Ülkenin genellikle kuzeyinde ve batı bölgelerinde yaşamaktadırlar, Şam bölgesinde yoğunlukları az olmakla birlikte ülke nüfusunun yüzde 4-5’i civarında olduğu tahmin edilmektedir. İç savaş sırasında kuzey bölgelerde Türkiye ile geniş çapta işbirliği yapan Türkmenler, yine Türkiye’nin çabaları ile kurulan Suriye Milli Ordusu (SMO) bünyesinde de yer almışlardır. SDG’ye karşı Suriye ordusu ile birlikte SMO da gerektiğinde çatışmaya girmekten de çekinmemektedirler.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde siyasi ve askeri her iki alanda da Suriye’de ön planda olmaya devam etmesi muhtemeldir. Görece istikrar durumunda stratejik olarak kazanım elde etmesi de mümkündür ancak İsrail baskısı buna engel olmaktadır. İsrail’de olası bir hükümet değişikliği ve işgal güçlerinin kısmen geri çekilmesi halinde, SDG’nin entegrasyonu, Dürzilerin hükümetle uzlaşma ihtimali gündeme gelebilir. Bununla birlikte ABD ve Rusya arasındaki koordinasyon da Türkiye açısından dikkatle izlenen bir başka noktadır. ABD’nin Suriye’deki askeri varlığı, İran ve Rusya’nın burada yeniden etkin hale gelmesini engellemekte, Lübnan’da Hizbullah’ın ve Gazze’de Hamas’ın İran’la bağlarını kesmekte, aynı zamanda Doğu Akdeniz’de önemli bir stratejik nokta kazanmış olmaktadır. Türkiye’nin daha rahat faaliyet göstermesi için İsrail’i çatışmadan vaz geçirmeye, Suriye ile İsrail arasında İbrahim Anlaşması olmasa da -Şara bunun için henüz erken olduğunu vurgulamıştı Washington’da- bir anlaşma da sağlamaya çalışmaktadır.
Suriye’deki durum, uluslararası siyasi ve jeopolitik dengelerin bir yansıması olduğu akılda tutulmalıdır. Perde önünde ya da arkasında meseleye dahil olan her ülkenin birbirleri ile müttefik ya da karşıt birçok ilişkisi bulunmaktadır. Küresel ticaret yollarının, aynı zamanda enerji koridorlarının, hatta kirli ticaret yollarının geleceği de buradaki dengelerle ilişkilendirilmektedir.
Yukarıda sayılanlar bağlamında Suriye Arap Cumhuriyeti’nin, küresel sistemin ve ABD’nin bir uydusu haline dönüşmesi, İslam dünyasının çok önemli bir kaybıdır. Bu süreçte hükümeti istikrara kavuşturmak ve benimsetmek üzere yapılacak ekonomik iyileştirmeler, altyapı sorunlarının giderilmesi, iş sahalarının genişletilmesi vs. gibi faaliyetler, halkın yıllardır süren iç savaşın ardından bir nebze nefes almasını sağlayacaktır. Buna bir itiraz söz konusu olamaz. Fakat uzun vadede kapitalizm nefes aldırmayacağı gibi ellerindekini de tüketecek, Suriye’yi ve halkını batıl bir düzene entegre edecektir. Şu anda başka seçenek yok gibi gösterilmekte ve ‘sisteme’ teslim olunmaktadır. Ancak ulus devlet, ulusal çıkarlar İslam’ın öngördüğü bir yol değildir. Bu yol çıkmaz yoldur. Ümmetin ortak hedefi olması gereken İlâ’yı kelimetullah’tan ayrılarak yolunu karşısında olması gerekenlerle bir tutmak, hem kendilerine hem de tüm Müslümanlara kaybettiren bir açmazdır.
İktibas, Ocak 2026 yorumu














Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *