Sahnelenen oyun Sykes-Picot’lar’ın, ‘Balfour Deklarasyonları’nın yeni sürümünden başka bir şey değildi. Trump pergelin sabit ucunu işgalci İsrail üzerine koymuş, diğer ucunu Ortadoğu adını verdikleri İslam beldelerinin tamamını kapsayacak şekilde dolaştırıyor, göbek adı ‘Büyük İsrail’ olan ‘Büyük Ortadoğu’ hattını çiziyordu.
Gazzeli kardeşlerimizin cihadı, düşmanın bütün hile ve tuzaklarına rağmen, tek taraflı da olsa, ‘barış’ anlaşmasına uymakla devam etmektedir. Mısır’ın Şarm eş-Şeyh şehrinde ‘kalıcı barış’ için ‘Niyet Beyanı’ adı altında bir imza töreni düzenlendi. Ev sahibi olmasını ABD’nin istediği Mısır, Katar ve Türkiye barış anlaşmasının garantörü olarak takdim edildi. Bu üç ülkenin adı garantör olarak telaffuz edildi ve garantörlük meselesi deyim yerindeyse, mütevatir habere dönüştü.
Barış anlaşmasının değerlendirmesine geçmeden önce, Şarm eş-Şeyh’teki imza törenine nasıl gelindiğine kısaca göz atmak gerekmektedir. 2025 yılı Temmuz ayının 29-30. günlerinde New York’ta, Suudi Arabistan ve Fransa’nın öncülüğünde New York Deklarasyonu yayınlandı. Suudî-Fransız yapımı deklarasyon özet olarak, Hamas’ın elinden silahlarını almayı ve Gazze’yi Hamas’tan arındırmayı öngörüyordu. Belki İsrail’in aklından bile geçiremediğini Suudi yönetimi geçirmiş ve ilgililere deklarasyon olarak yayınlamışlardı.
2025 yılı Eylül ayında New York epeyce hareketliydi. ABD Başkanı D. Trump 24 Eylül günü New York’ta sekiz Arap-İslam ülkesinin (Türkiye – Suudi Arabistan – Katar – BAE – Mısır – Ürdün – Endonezya – Pakistan) liderleriyle özel bir oturum gerçekleştirdi. Trump’ın, sağ yanına oturtmayı uygun bulduğu Erdoğan, toplantıyı “çok çok verimli, güzel bir toplantı” sözleriyle hayli övmüştü.
Eylül ayının sonuna gelindiğinde ABD Başkanı Trump, önce 21 madde iken sonra 20’ye düşürülen, ‘Gazze Barış Planı’ adı altında, Suudî-Fransız deklarasyonunun bir ileri aşaması olan bir belge yayınladı. Trump, damadı J. Kushner ile İngiltere eski başbakanı Tony Blair’in hazırladığı ‘barış planını’ önce (Türkiye’nin de dahil olduğu) sekiz Müslüman ülkeye, ardından Beyaz Saray’da baş başa görüştüğü Netanyahu’ya onaylattı. Baş başa görüşmelerinin ardından kamera karşısına geçen iki haydut 20 maddelik ‘barış planı’ üzerinde anlaştıklarını duyurdular. Bu da Trump-Netanyahu deklarasyonuydu.
20 maddelik planı şuydu: Hamas silahlarını bırakacak ve imha edecekti. Gazze’nin yönetiminde Hamas hiçbir rol oynamayacaktı. Hamas’tan arındırılmış Gazze’yi teknokrat bir ekip yönetecekti. O da ‘Barış Kurulu’ adı verilen, Trump’ın başkanlığında, içinde Tony Blair’in de bulunduğu uluslararası bir geçiş organının gözetiminde olacaktı.
Sahnelenen oyun Sykes-Picot’lar’ın, ‘Balfour Deklarasyonları’nın yeni sürümünden başka bir şey değildi.
Trump planı mucibince barış anlaşmasının 10 Ekim günü yürürlüğe girdiği duyuruldu. 13 Ekim’de Hamas elindeki 20 sağ esiri, İsrail de 96 Filistinli mahkûmu serbest bıraktı. 13 Ekim ayrıca Mısır’ın Şarm eş-Şeyh şehrinde yapılan zirvenin ve barış anlaşması için düzenlenen ‘Niyet Beyanı’nın da imza günüydü.
ABD Başkanı Trump Şarm eş-Şeyh’e gelmeden önce yedi saatini ayırdığı İsrail’de, işgal altındaki Batı Kudüs’teki meclis binasında Yahudilere hitap etti.
Gövde gösterisi, gözdağı, tehdit adına her türlü şeytani vasıfla donatılmış konuşmasının her kelimesi Siyonist alkışlarla desteklendi. O gün Trump ve Yahudi şeytanları adeta sevinçten sarhoş olmuşlardı. Trump’ın, katillerin meclisinde yaptığı konuşmadaki, ateşkes mutabakatına ilişkin sözleri Anadolu Ajansı tarafından, katil başbakan Netanyahu’ya “Gazze’de savaş bitti” mesajı vermiş gibi duyuruldu. Anadolu Ajansı bu meseleyi gerçekten anlamamış mıydı acaba? Belli ki gerek Anadolu Ajansı ve gerekse diğer anlaması gerekenler Trump’ın, Siyonist meclisin hatıra defterine “Bu benim için büyük bir onur; büyük ve güzel bir gün. Yeni bir başlangıç.” yazmasını da ‘anlamamış’ değil, anlamazdan gelmişlerdi. En kolay olan, duymadım-görmedim-bilmedim numarası yapmaktı. Anlamış olarak davransalardı, büyü bozulacaktı.
Trump İsrail meclisinde yaptığı konuşmada, kendisinin hazırladığını söylediği 20 maddelik sözde barış planını kastederek, bunun sadece bir savaşın sonu olmadığını, aynı zamanda “inanç ve umut çağının başlangıcı” olduğunu söylemişti. Trump, İsrail meclisi Knesset, İsrail terör şebekesini yöneten katil Yahudilerin tamamı, başbakanları Netanyahu ve bu söz: İnanç ve umut çağının başlangıcı… Şarm eş-Şeyh’te imza törenine dahil olan liderlere sorsak, herhalde Trump’ın, Gazze Müslümanları için düşünülen inanç ve umut çağından bahsettiğini söyleyeceklerdir.
İrticalî konuşmalarında, ‘berbat’ ve ‘harika’dan başka çok az sözcük bildiğini düşündürecek şekilde, sekir halindeki bir adamın saçmalıkları gibi konuşan Trump İsrail meclisinde hem coşmuş hem de coşturmuştu. Trump sansürsüz ve hazırlıklı konuşuyordu. ABD’nin kimsenin hayal bile edemediği silahları olduğunu, bunların, Siyonistlerin bile tanımadığı en iyilerini İsrail’e verdiklerini, onların da bu silahları Gazzelilere karşı çok iyi kullandıklarını söylüyordu.
Baş mimarı olduğu süreci İsrail ve Orta Doğu için “çok heyecan verici bir zaman” olarak nitelendiriyor ve şöyle diyordu: “Dostluk, iş birliği ve ticaret bağları, Tel Aviv’den Dubai’ye, Hayfa’dan Beyrut’a, Kudüs’ten Şam’a, İsrail’den Mısır’a, Suudi Arabistan’dan Katar’a, Pakistan’dan Endonezya’ya, Irak’tan Suriye’ye, Bahreyn’e, Türkiye’den Ürdün’e, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Amman’a, Ermenistan’dan Azerbaycan’a kadar uzanacak.”
Trump pergelin sabit ucunu işgalci İsrail üzerine koymuş, diğer ucunu Ortadoğu adını verdikleri İslam beldelerinin tamamını kapsayacak şekilde dolaştırıyor, göbek adı ‘Büyük İsrail’ olan ‘Büyük Ortadoğu’ hattını çiziyordu.
En büyük Siyonist dostu Trump’ın bahsettiği dostluk İsrail’le olan dostluk, iş birliği İsrail’le yapılan iş birliği, ticaret de İsrail’le geliştirilecek olan ticaretti. Yalnız Trump’ın ‘niyet beyanı’nda Tel Aviv Dubai ile, Hayfa Beyrut’la, Kudüs Şam’la, İsrail Mısır’la eşleştirilirken, Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Bahreyn, Ürdün, BAE, Irak, Pakistan, Endonezya, Ermenistan ve Azerbaycan’ın herhangi bir İsrail şehriyle değil de kendi aralarında eşleştirilmesi, küçük de olsa bir temkini yansıtmaktadır. Bu ‘temkin’in, kulaklarına kurşun dökülmüş ve gözlerine perde gerilmiş liderlere değil, halklarına karşı olduğu izahtan beridir.
ABD Başkanının Gazze’de, tek imkanları imanları olan Müslüman kardeşlerimize karşı yürütülen soykırımın neresinde olduğunu, aklı karışıkların, hangi Trump’ın gerçek Trump olduğunu anlamak için, İsrail meclisinde yaptığı konuşmayı anlamak gerekmektedir. Mesela Trump, İsrail’in bugün, tarihindeki en güvenli, en güçlü ve en saygın döneminde olduğunu, İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalayan ülkelerin de bölgedeki en başarılı ülkeler arasında olduğunu söylemekle ne demek istemektedir?
Biz şöyle anlıyoruz: İsrail Filistinleri öldürmede sınır tanımayan, çevresindeki ‘Arap-İslam ülkesi’ denilen ülkelere yönelik her türlü tehdit, saldırı, suikast yönetimini uygulamakta iyi gitmektedir! 1948’den bugüne olan sürecin en güçlü dönemindedir. İsrail’le (İbrahim Anlaşmaları adı altında veya başka isimlerle) normalleşme anlaşmaları yapanlar İsrail’in ve bizim ‘ak listemizde’, aksine hareket edenler kara listemizdedir demektir ve onların -bize paralel olarak- güçlü oldukları algısını oluştururuz. Zaten onlar da ABD’nin, NATO’nun kanatları altına sığındıkça, İsrail’le iyi geçindikçe kendilerini güçlü hissederler. Bize kafa tutanların başlarına dünyayı dar ederiz!
ABD Başkanı Trump İsrail’de geçirdiği 7 saatten sonra, barış zirvesine başkanlık yapmak ve ‘Niyet Beyanı’ denilen imza törenini yönetmek üzere uçakla Şarm eş-Şeyh’e gitti. 13 Ekim günü yapılan zirveye yirmiden fazla ülkenin lideri katıldı. Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi ev sahibiydi. Katar Emiri Temim es-Sanî ve Türkiye Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan da oradaydılar. Trump ve diğer üç lider Gazze’de varılan ateşkes mutabakatına dair ‘Niyet Beyanı’nı imzaladılar. ‘Niyet Beyanı’ imzası şaşalı bir törene dönüştürülmüştü. Televizyonlardaki bilgi yarışmalarını andıran törende ABD, Mısır, Katar ve Türkiye liderleri imzaladıkları yeşil belgeyi kameraya doğru kaldırdılar. İsrail’i ebediyen güvence altına almayı hedefleyen garanti belgesini göstermek istiyor gibiydiler.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın uçağının Şarm eş-Şeyh havaalanına iniş yapacakken pas geçtiği, uçağın rotasının değiştirildiğine dair bir haber yayıldı basında. İddiaya göre Erdoğan’a Netanyahu’nun da zirveye katılacağı haberi ulaşmış, onunla aynı toplantıya katılmayı kabul etmediği gerekçesiyle uçağın rotası değiştirilmişti. Fakat uçakta iken haber yalanlandığı ve Netanyahu’nun gelmeyeceği açıklandığı için uçak Şarm eş-Şeyh havaalanına iniş yapmıştır. Aslında Erdoğan’ın uçağı, hava trafiği yoğunluğu nedeniyle Kızıldeniz üzerinde bir süre beklemek zorunda kalırken ve bunun Netanyahu ile ilgisi olmasa da, üretilen haber hedefine ulaşmıştır. Bunun bir algı operasyonu olduğu ortadadır. Çünkü 7 Ekim’den beri Gazze’de yürütülen toplu imha savaşının baş mimarı Amerika Birleşik Devletleridir. 7 Ekim’den sadece on gün sonra İsrail’e uçan sabık başkan J. Biden’ın, “Eğer İsrail olmasaydı, onu icat etmemiz gerekirdi” dediğini hatırlayalım. Gazze’deki toplu imhayı yürüten asıl güç ABD ve müttefikleridir. İsrail onların vekilidir. Asıl’ın çekip-çevirdiği, yön verdiği bir savaşta farklı bir aşamaya geçmek için Şarm eş-Şeyh’te düzenlediği zirveye Asıl ile birlikte katılıp da vekili boykot etmek, faydacı bir siyaset anlayışına uygun düşmektedir. Kitlelerin siyasi liderler tarafından büyülenmesi de bu şekilde olmaktadır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Katar Emiri ve Mısır Cumhurbaşkanıyla aynı masada oturan Trump, orada yaptığı kısa konuşmada kendi ‘niyet beyanını’ bir kere daha sansürsüz olarak ifade etti.
Trump, “Bu noktaya gelmek 3 bin yıl sürdü, inanabiliyor musunuz?” diyordu. Belli ki kendisi inanmakta zorluk çekiyordu, aklı, havsalası almıyordu. Üç bin yıldır Yahudileştirilemeyen Bilâd-ı Şam, adeta ‘Arap-İslam’ aleminin eliyle Selahaddin’den intikam alırcasına, üç buçuk Yahudi müptezele teslim ediliyordu.
Trump, “Ancak bu durum (anlaşma) sürecek” demekle ne Mısır’ın, ne diğer Arap ülkelerinin ne Türkiye’nin ve diğerlerinin, İsrail’in Büyük İsrail hedefine doğru ilerleyişini durduramayacağını vurgulamak istiyordu. “Büyük, görkemli ve kalıcı barış” derken kastı buydu.
Şarm eş-Şeyhteki 13 Ekim günü ‘Arap-İslam’ ülkeleri liderlerinin ABD Başkanı Trump’ın karşısındaki eziklikleri acınacak bir durumdu. Trump’ın ayakları altındaki hal ve hareketleri, Kur’an’ın Araf suresi(175-176. ayetleri)ndeki temsili andıran Mısır devlet başkanı Sisi, Trump’a barışa hizmet etmiş devlet adamlarına verdikleri Nil nişanını veriyordu. Konuşmalarında genel olarak, İsrail’le birlikte adalet ve barış içinde bir arada yaşamak üzerine şirinlikler içermekten başka hiçbir şey bulunmuyordu
Gazze’nin Değil İsrail’in Garantörlüğü
Trump’ın ‘kalıcı barış’ adına yaptığı plan bütünüyle, her adımı ve her sözcüğü ile İsrail’in varlığını ve güvenliğini sağlamlaştırma, etrafındaki diğer ülkelerin tam olarak İsrail’e uyum sağlaması hedefine yöneliktir. Trump’ın ve Avrupa ülkelerinin İsrail’in ömrünü uzatmaktan başka hiçbir amacı bulunmamaktadır. ABD Başkanının, Suriye Cumhurbaşkanı Şara ve Suudi Arabistan’ın Veliahd Prensi Muhammed bin Selman’ı (MBS) Washington’daki sarayına çağırıp, İbrahim Anlaşmalarını imzalayacak mısınız diye hesaba çekmesi, İsrail’in güvenliği için düşünülmüş adımlardır. Türkiye gibi bazı ülkeler belki açıkça İbrahim Anlaşmalarına çağrılmasa da ‘normalleşme’ adını verdikleri siyasi muamele aynı kapıya çıkmaktadır.
ABD; İsrail, Filistin ve Gazze adına ne konuşuyor, ne yapıyor ve nasıl bir strateji izliyorsa tamamen İsrail’in güvenliği içindir. Yahudi katillerin, kendilerine verdikleri silahları Gazzeli çocuklarımız üzerinde en iyi şekilde kullanmaları en büyük arzusudur.
İsrail, söz konusu barış anlaşmasının yürürlüğe girdiği günden başlamak üzere hiçbir gün ve hiçbir saat anlaşmaya uymamıştır, tıpkı Lübnan’la imzalanan ateşkes anlaşmasına uymadığı gibi. ABD, Thomas Barrack’ın dediği gibi, İsrail’in istediği zaman, istediği hedefe, istediği saldırıyı yapma hakkı olduğunu ilan etmiştir.
Hamas, garantör ülkelerden (ABD-Türkiye-Mısır-Katar) anlaşmayla ilgili sistematik ihlallerde bulunan İsrail’i durdurmaları çağrısı yaptı. Peki İsrail’i kim, hangi garantör devlet durduracak?
Yukarıda değindiğimiz gibi, ABD İsrail’in garantörüdür. Gazze Müslümanlarının -Allah’tan başka- garantörü yoktur. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Gazze’de garantör değil, ancak ‘arabulucu’ olduklarını söylemektedir.
Hamas tek taraflı olarak barış anlaşmasına bağlılığını sürdürmektedir. Hakan Fidan’ın, ABD’nin kayıtsız şartsız İsrail destekçiliğinden arabuluculuk rolüne evrildiğini söylemesi, algılarımıza yönelik operasyonun devam ettiğini göstermektedir.
Şarm eş-Şeyh’te ABD Başkanı liderliğinde tam bir mizansen oynanmıştır. Kendilerine ‘Niyet Beyanı’ adı altında bir belge imzalatılan ülkeler ve sahne dekoru olmaları için katılmaları sağlanmış Suudi Arabistan, Pakistan, Endonezya, Azerbaycan gibi ülkeler koca koca nüfuslarına ve onca zenginliklerine rağmen bir avuç Gazze’ye garantör olamamışlardır. Bilakis Şarm eş-Şeyh’teki mizansene katılan ülkelerin tamamı İsrail’in garantörü olarak belge imzalamışlardır. Aksine bir gerçek bulunmadığı için, Hamas’ın göreve çağırdığı Mısır, Katar ve Türkiye’den ‘tıs’ sesinden başka hiçbir cevap gelmemiştir.
Evet, Hamas bir kere daha ve bu sefer daha imzalı-belgeli olarak azgın/kâfir düşmanın eline terk edilmiştir. Gazze tam anlamıyla siyasi koltuklar uğruna harcanmış, Müslüman bir halk modern savaş makinesinin pençelerine atılmıştır. Bosna’da, Irak’ta, Afganistan’da yapılanlar Gazze’de tekrar edilmektedir. İşin en acı tarafı da, her ülkenin Gazze için en büyük çabayı harcadığını söyleyerek Gazze üzerinden siyasi ikbal devşirme girişimidir.
Beyaz Saray ‘Arab-İslam’ Ülke Liderlerinin Ağlama duvarı mıdır?
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara 10 Kasım’da Washington’daydı.
Şara, Trump tarafından Beyaz Saray’da -içeriye yan kapıdan alınmış da olsa- kabul edildi. Şara’nın seksen yıl sonra ABD’yi ziyaret eden Suriye’nin ilk cumhurbaşkanı olarak ABD’ye çağrılması, herhalde siyasi ödevlerinin hatırlatılması amacına yönelik olmalıdır. Siyasi ödevlerinin başında, ABD’ye bağlılıkta kusur etmemesi, bölgesinde ABD’nin vekili olarak İsrail’le iyi geçinmesi vardı. Nitekim Şara’nın, her ne kadar İbrahim Anlaşmasını imzalamayı şimdilik ötelemişse de, Suriye’nin Washington için bir tehdit olmaktan ziyade artık jeopolitik bir müttefik olarak görüldüğü, Suriye’nin İsrail’i veya diğer ülkeleri tehdit etmek gibi bir niyetinin olmadığı ve ABD’nin liderlik ettiği, IŞİD milislerine karşı kurulmuş uluslararası koalisyona katılmaktan memnuniyet duyacağı gibi açıklamaları, sürece kolaylıkla uyum sağlamadaki kıvraklığını göstermiştir. Şara, İsrail’le doğrudan müzakereler yürüttüklerini ve anlaşmaya varma yolunda önemli mesafeler aldıklarını belirtmektedir.
Suriye Adalet Bakanı Mazhar el Veys de, Suriye’nin ABD öncülüğündeki koalisyona katılmasının Şeriata uygun olduğunu iddia etmiştir.
Şara, Trump bana “Amerika’yı yeniden büyük yap (MAGA)” şapkasını hediye etti demektedir. O da aksine bir beyanatta bulunmadığına göre, Amerika’yı büyük yapanlar kadrosunda yola koyulmuş görünmektedir.
Trump’ın hiçbir diplomatik nezaket kuralına uymayan, oldukça bedevi tavırlarla elindeki parfümü Şara’nın saçına-sakalına boca etmesi, sokak ağzıyla “kaç karın var?” diye sorması, Suriye Cumhurbaşkanı’nın ABD Başkanı katındaki ‘değerini’ de göstermektedir.
ABD’nin Suriye özel temsilcisi Tom Barrack da, Şam bundan sonra IŞİD, Devrim Muhafızları, Hamas, Hizbullah ve diğer terör örgütlerinin kalıntılarıyla mücadele ve bunların tasfiyesinde bize aktif olarak yardımcı olacak ve küresel barışı sağlama çabalarında kararlı bir ortak olarak yer alacaktır demekle, Şara’nın uyumunu teyid etmiştir.
Ahmed eş-Şara Washington’da iken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Beyaz Saray’da olması, ABD Dışişleri Bakanı Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybanî ile üçlü görüşmeler yapması kuşkusuz Şara’nın ABD ziyaretinden bağımsız değildi.
Hakan Fidan üçlü görüşmenin amacını, ABD -Türkiye-Suriye çerçevesinin bir sonraki aşamasını belirledik: Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yeni Suriye ekonomik, savunma ve sivil yapısına entegre edilmesi, Türkiye-Suriye-İsrail ilişkilerinin yeniden tanımlanması ve İsrail-Hamas ateşkesini destekleyen uyumu ilerletmek, ayrıca çeşitli Lübnan sınır sorunlarını ele almak olarak açıklamıştır.
Şara’dan sekiz gün sonra Beyaz Saray adındaki ağlama duvarını ziyaret eden isim bu kez Suudi Arabistan Veliahd Prens Muhammed bin Selman (MbS) idi.
‘Ağlama duvarı’ dedik ama Veliahd Prens hep gülüyordu. Gülmekten kendini tutamadığı için zaman zaman dişlerini sıktığı intibaı veriyordu. Trump’ın, ‘Arap-İslam’ ülkelerinden gelen misafirlerini sıra dışı övgülerle yağlayıp-yüzlemesinden Şara gibi MbS de gerekli payı aldı. Trump, Veliahd Prens’in çok yakın dostu olduğunu söyledi. Kaşıkçı cinayeti hakkkında “olur böyle şeyler” derken adeta Prens’in “çok iyi bir iş çıkardı” dediğini duyar gibi olduk. Sakıncalı sorulara karşı dostunu koruyup kollarken, soruyu yönelten muhabire de misafirimizi utandırma diyerek konuyu kapattı.
Trump’ın Veliahd Prens’e olan aşırı sevgisinin bir trilyon dolarlık fedakarlıktan ziyade, İsrail’e olan sevgi ve saygısı belirleyici olsa gerektir. Nitekim Trump, Suudi Arabistan’a F-35 uçakları satmalarından dolayı, İsrail’in çok mutlu olacağını söylemekteydi. Trump tespitinde tamamen haklıydı çünkü her iki devlet de (Suudi Arabistan-İsrail) ABD’nin stratejik müttefikidir. İsrail F-35’leri nereye, kime karşı kullanıyorsa, Suudi rejimi de aynı hedeflere kullanacaktır. F-35’lerin satışına onay vermekle Suudi Arabistan ‘Büyük NATO dışı müttefik’ statüsüne yükseltilmiştir. Türkiye ise ‘önemli’ bir NATO müttefiki olmasına karşın yıllardır F-35 alamamamıştır ve alabilecek gibi de görünmemektedir.
Trump, Suudilerin İbrahim Anlaşmalarına katılmaları hususunda Suudi sarayını ümit verici bulmaktadır. Veliahd Prens ise İbrahim Anlaşmalarının parçası olmayı arzu ettiklerini ancak Filistin’de iki devletli çözümden de emin olmak istediklerini belirtmiştir.
ABD’nin Ortadoğu politikaları İsrail merkezli olarak şekillendirilmektedir. Başta direniş cephesi bu politikaların muhatabı olarak baskı altına alınırken, müttefikler eliyle Ortadoğu’nun Müslüman toplumları da ABD-İsrail hizasına çekilmektedir. Şara ve Selman’ın ABD gezileri, bundan sonraki döneme ilişkin teknik ayarların konuşulması için organize edilmiş, ülkelerine de gereken mesajlar böylelikle ulaştırılmıştır.
ABD Başkanı Trump kimlere övgüde sınır tanımıyor, kimleri iyi adam, büyük lider diye taltif ediyor ve çok sevdiğini söylüyorsa, o liderlerin kendilerini gözden geçirmeleri gerekmektedir. Trump oldukça kaba-saba yöntemlerle, düşman kuvvetleri olarak kodladığı liderlere şeytan muamelesi yapmakta, dost kuvvetleri saydıklarını ise melekleştirmektedir. Görece kazançlar için küfrün safında yer alanlar ise kaybetmeye mahkum olanlardır.
İktibas Dergisi, Aralık ayı yorumu













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *