İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour tarafından Lord Walter Rothschild’e hitaben yazılmış mektubu, Milletler Cemiyeti 1922’de resmileştirmiş ve geniş kapsamlı bir Batı taahhüdüne dönüştürerek, Filistin topraklarını yahudilere vermişti!
2 Kasım 1917 tarihli “Balfour Deklarasyonu”nun 108. yılında Balfour Deklarasyonu yeniden gündeme geldi.
WAFA’da yayınlanan, “Bugün, İngiliz hükümetinin 2 Kasım 1917’de yayınladığı ve Yahudilere Filistin’de ulusal bir yurt kurma hakkı tanıyan kötü şöhretli Balfour Deklarasyonu’nun 108. yıldönümü” diye başlayan haberde, deklarasyonun ayrıntıları şöyle anlatıldı:
Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour tarafından 2 Kasım 1917’de yayınlanan bildirge, Siyonist hareketin önde gelen isimlerinden Lord Walter Rothschild’e hitaben yazılmış bir mektup şeklindeydi. Bildirgede, İngiltere, yüzyıllardır orada yaşayan yerli Arap vatandaşlara danışmadan, Filistin’de “Yahudi halkı için ulusal bir yurt” kurulmasını desteklediğini ifade ediyordu.
Tarihçiler, bildirgeyi, 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması yolunda Batı’nın attığı ilk büyük siyasi adım olarak görüyor. Bildirge, I. Dünya Savaşı’nın en yoğun döneminde, Britanya’nın stratejik ittifaklar kurma ve Orta Doğu’daki nüfuzunu pekiştirme arayışında olduğu bir dönemde atılmıştı. Siyonist liderler, özellikle de Chaim Weizmann, Yahudi desteğinin Britanya’nın savaş ve emperyal çıkarlarına hizmet edeceği vaadiyle İngiliz yetkililere lobi faaliyetlerinde bulunmuştu.
İngiltere, yayımlanmadan önce ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın onayını almış, Fransa ve İtalya ise kısa süre sonra bildirgeyi onaylamıştı. 1920’de San Remo Konferansı, Filistin’i İngiliz mandası altına alarak, bildirgenin hükümlerini uygulama görevini açıkça Londra’ya vermişti. Milletler Cemiyeti 1922’de bu düzenlemeyi resmileştirmiş ve Balfour Deklarasyonu’nu bir İngiliz taahhüdünden daha geniş kapsamlı bir Batı taahhüdüne dönüştürmüştü.
Filistinliler ve Araplar için bu bildiri derin bir ihaneti temsil ediyordu.
İngiltere daha önce Mekke Şerifi Hüseyin’e savaştan sonra Arap bağımsızlığının tanınacağına dair güvence vermiş, ancak Siyonist liderlere çelişkili bir vaatte bulunmuştu. Artan öfkeyi yatıştırmak için İngiliz yetkililer, Yahudi yerleşiminin Arap çıkarlarını ihlal etmeyeceğini iddia ettiler. Ancak sahada, İngiliz yetkililer Yahudi göçünü, toprak edinimini ve Siyonist kurumların kurulmasını aktif olarak kolaylaştırarak gelecekteki İsrail devletinin temellerini attılar.
1920 Nebi Musa ayaklanmalarından 1936-1939 Filistin Ayaklanması’na kadar Filistinliler, İngiliz yönetimine ve Siyonist yayılmacılığa karşı defalarca ayaklandılar. Bu ayaklanmalar, Filistin’in demografik ve bölgesel dengesi İngiliz gözetimi altında önemli ölçüde değişmeye başladıkça, artan bir mülksüzleşme ve siyasi dışlanma duygusunu yansıtıyordu.
Bildirge yayınlandığı dönemde Filistin’deki Yahudi nüfusu yaklaşık 50.000 iken, Arapların nüfusu tahminen 1,65 milyondu. Ancak Balfour Deklarasyonu, yalnızca Yahudi toplumuna siyasi tanınma hakkı tanımış ve yerli çoğunluğu herhangi bir ulusal veya siyasi statüye tabi tutmadan “sivil ve dini haklar” ile sınırlandırmıştı.
Bir asırdan fazla bir süre sonra, Balfour Deklarasyonu, sömürgeci adaletsizliğin çarpıcı bir sembolü olarak karşımızda duruyor; Filistin halkının kendi topraklarındaki haklarını ve varlığını hiçe sayan bir emperyal taahhüt. Filistinliler için ise, yerinden edilmeye, işgale ve kendi kaderini tayin hakkının reddine karşı yüzyıllık bir mücadelenin başlangıcını temsil ediyor; emperyal güçlerin rıza veya hesap verebilirlik olmaksızın hayatları nasıl yeniden şekillendirdiğinin kalıcı bir kanıtı.
Dünya, deklarasyonun yayımlanmasının 108. yıl dönümünü kutlarken, Filistinliler bu kader bildirgesinde kök salan tarihi haksızlıkların tanınmasını ve sonuçları altında yaşayan nesiller için adalet talep etmeye devam ediyor. Balfour Deklarasyonu’nun mirası, geçmişin bir kalıntısı değil, gerçek barışın, onunla başlayan adaletsizliklerle yüzleşmeyi ve onları düzeltmeyi gerektirdiğinin canlı bir hatırlatıcısıdır.
Bu politikanın sonuçları, 1948’de İsrail’in kurulmasıyla Nekbe’ye, yani felakete yol açmasıyla doruk noktasına ulaştı. Bu felaket sırasında 700.000’den fazla Filistinli evlerinden sürüldü veya kaçmak zorunda kaldı.













Leave a Comment
Your email address will not be published. Required fields are marked with *