Virüs salgını, İnfaz düzenlemesi ve Anıtkabir törenleri

Virüs salgını, İnfaz düzenlemesi ve Anıtkabir törenleri

Bu post-modern zamanlarda bize düşen önemli sorumluluklardan biri de muhakkak ki, insanların zihin ve kalplerinde hakla bâtılı ayrıştıracak bir bilincin oluşmasını temin edecek davet çalışmalarını yoğunlaştırmaktır.  

Virüs salgınının tüm dünyayı tam anlamıyla esir aldığı, hayatın tüm dünya çapında durma noktasına gelip yüz milyonlarca insanın eve kapanmak zorunda kaldığı gerçekten olağanüstü bir döneme tanıklık ediyoruz. Bir virüs karşısında insanlık aciz kalmış durumda. Özellikle de günümüz istikbarının merkezi coğrafyaları ABD ve Avrupa’nın virüs karşısında tuş olmaları onlarca yıl unutulmayacak ve insanlığın idrakinde etkisini sürdürecek ibretlik gelişmeler. 

Mart ayı başına kadar Türkiye’yi teğet geçecek gibi görünen salgın Mart ortasına doğru kapımızı çaldı ve hızlı bir yükselişle bugüne dek üç bin civarında kişinin vefatına yol açtı. Vefat edenlerin aileleri ve yakınlarının acısını paylaşıyor ve kendilerine Rabbimizden sabır niyaz ediyoruz. Her şeye ve lokal kimi hatalarına rağmen Hükümet’in süreci ciddiyet ve dikkatle yönettiğini belirtmek gerekir. Rabbimizin inayetiyle salgının kısa süre içinde kontrol altına alınmış ve düşüşe geçmiş olması sevindiricidir, Rabbimize hamdolsun.

Virüs salgını öylesine ağır şekilde dünya gündemine oturdu ki, diğer tüm gündemler unutulmaya terk edildi. Bu da tabi aslında insanoğlunun acziyetinin bir diğer göstergesi olarak anlamlıdır. Kendilerini -haşa- “külli şey’in kadir” gören küresel güçlerin gündem ve hesapları bambaşkaydı, virüs onları kaldırıp çöpe attı ve tüm gündemi teslim aldı.

Tabir caizse hiç şakası olmayan ve dünya çapında onbinlerce cana mal olan bu salgının birincil gündem haline gelmesi tabii ki doğaldır. Ölüm tehlikesi söz konusu olunca insanların başkaca hesap ve gündemleri önemsizleşiyor, gündem dışı kalıyor. Fakat, bunu biz Müslümanlar açısından söyleyebilir miyiz, işte bu konuda ciddi bir muhasebeye, özeleştiriye ihtiyacımız var. 

Ölümle biten, sona eren bir hayat algı ve ufkuna sahip olanlar açısından, ölüm tehlikesini gündeme getiren virüs gündemine teslim olmuşluk anlaşılabilir bir durumdur. Ne var ki, hayatın ve ölümün asıl hayat olan âhiretteki akibetimizin belirlenmesi için var edilmiş olan imtihan konuları olduğunu her an hatırda tutması gereken biz Müslümanların söz konusu gündeme kapılıp sürüklenmemiz kabul edilebilecek bir durum değildir. Bu açıdan, bu yıl Ramazan’ın, virüs gündeminin zihinsel kuşatması sebebiyle Müslümanların gündemine çok geç ve zayıf girdiğini üzülerek ifade etmek gerekiyor. Oysa biz güncele takılıp sürüklenen değil, günceli sâbitelerimiz ile yorumlayıp şekillendirmeye çalışan bir konumda olmalıyız her zaman.

Yine işbu virüs salgını gündemiyle ilgili olarak, geçtiğimiz ayın gündeminde öne çıkan iki konu oldu. Birincisi salgının cezaevlerine sıçrama tehlikesi sebebiyle, zaten son yıllarda aşırı doluluk oranları sürekli dile getirilmekte olan cezaevlerinin bir nebze seyreltilmesi gayesiyle gündeme getirilip yasalaştırılan “İnfaz Yasası” konusu, ikincisi ise 23 Nisan günü, virüs salgınına meydan okuyacak şekilde tertiplenen “Milli Egemenlik Bayramı” etkinlikleriydi. Her iki konu da, Türkiye’de câri cahiliye düzeninin mahiyetini bütün bâtıllığıyla bir kez daha ortaya döken nitelik arz etmekteydi.

İnfaz Düzenlemesinin Çağrıştırdıkları

Bilindiği üzere son birkaç yıldır özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yapılan yoğun tutuklamalar neticesi cezaevlerinin kapasitesini aşan miktarda tutuklu ve hükümlünün varlığı sebebiyle “infaz düzenlemesi” adı altında aslında kısmi bir “af yasa tasarısı” gündemdeydi. Bu konuda “iktidar ortakları” Ak Parti ile MHP’nin anlaşmazlıkları giderilemedi ve tasarı kuvveden fiile çıkamadı. Virüs salgınıyla birlikte konu kaçınılmaz olarak yeniden gündeme geldi.

Ne var ki düzenlemeyle ilgili taslaklar kamuoyuna yansıdığında, düzenlemenin karakteristik olarak çok temel problemler içerdiği kolaylıkla anlaşılmaktaydı. Her şeyden önce “devlete karşı işlenen suçlar” kategorisi kapsam dışında bırakılırken, kısmi af anlamına gelen söz konusu infaz düzenlemesi, fert ve topluma karşı işlenen kimi suçlara hasrediliyordu. Üstelik Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuyla ilgili partisinin grup toplantılarında ve basın toplantılarında birkaç kez yaptığı “Biz ilkesel olarak devletin kendisine karşı işlenen suçları affedebileceğini, fakat fertlere ve topluma karşı işlenen suçları affedemeyeceğine inanıyoruz” açıklamasına rağmen… 

Fertlere ve topluma karşı suç işlemiş olan mafya üyeleri, zimmet, irtikap gibi suçlarla hüküm giymiş olanlar, yaralama, tehdit gibi suçlarla cezaevinde bulunanları kapsayan bu “kısmi af yasası”, “devlete karşı işlenmiş suçlar” kapsamında bulunan ve “örgüt üyeliği”nin ötesinde “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün amaçlarına hizmet” gibi hukuki açıdan son derece zorlama tanımlarla hükümlü de değil, tutuklu olarak cezaevlerinde bulunan binlerce kişiyi de kapsam dışı bırakan bir niteliğe sahip. Sivas mağdurları, 28 Şubat mağdurları gibi yöneticilerin “Eski Türkiye” şeklinde tabir ettikleri dönemlerin siyasi mahkûmları/mağdurları da bu infaz düzenlemesinin dışında bırakılanlar arasında bulunuyor.

Yine karşılıklı rızayla evlenmiş olmalarına rağmen, 18 yaş altı evliliğin mevcut yasalarca meşru görülmemesi sebebiyle “erken yaşta evlilik”ten ceza almış olan binlerce mağdurun da bu düzenlemenin kapsamına alınmamış olduğunu kaydedelim. Oysa “erken yaşta evlilik” şeklinde ihdas edilen bu zalimce suç kapsamının ve buna dayalı tutuklama ve cezalandırmaların binlerce yuvanın yıkılmasına, dahası intihar gibi büyük dramlara yol açtığı bilinen bir husus. İktidarın bu konuda toplumun taleplerine kulak vermek yerine, AB ve feminist örgütlerin diktelerine boyun eğmeye devam ettiği görülüyor.

“Devlete karşı işlenen suçlar” kategorisinde hükümlü olanlar dışında tutukluların da bu infaz düzenlemesinin dışında bırakılması ayrı bir haksızlık olarak öne çıkıyor. Son birkaç yıldır artan ivmeyle Türkiye’de tutukluluğun bir tedbir olmanın ötesinde, giderek cezalandırma aracına dönüştürüldüğü açık ve acı bir gerçektir. Mesela 15 Temmuz darbe girişimi sonrası, darbe girişimi suçuna iştirak veya örgüt üyeliği üzerinden verilen cezaların ötesinde, uzun yıllar düzenden akredite olarak faaliyet göstermiş bir grubun dersanesine gitmiş veya çocuğunu yollamış olmak, düzenledikleri sohbetlere katılmış olmak gibi isnatlarla tutuklanmış ve haklarında herhangi bir hüküm ihdas edilmemiş olan binlerce insan cezaevlerinde yatmaya devam etmektedir. Ve bu insanlar da söz konusu düzenlemenin dışında bırakılmışlardır.

Buna karşılık mesela, İzmir’de sarhoş olarak araba kullanıp aynı aileden üç kişinin ölümüne yol açarak 13 yıl 4 ay hapse mahkûm olan senaryo yazarı Emrah Serbes, bu infaz düzenlemesinden faydalananlar arasında bulunuyor. Bu kişinin, bu düzenleme sayesinde 1 yıl 3 ay içerisinde cezaevinden tahliye edilecek olması, infaz düzenlemesinin karakterine dair net bir fotoğraf veriyor.

Biz tabii ki cahiliye düzeninden hakka ve hukuka uygun bir yaklaşım bekliyor değiliz. Düzenin cahili karakteristiğinin somutlaştığı gelişmeleri ele alıp yorumlamaya çalışıyoruz. Bu infaz düzenlemesi, hayat menbaı İslam nizamıyla, hayata karşı kurulmuş bir pusu niteliği taşıyan cahiliye düzenlerinin farkını çok net ortaya koyan bir özelliğe sahip. Bilindiği gibi İslam nizamında devlet, kendisine karşı işlenen suçları affetme yetkisine sahip olmakla birlikte, fertlere karşı işlenen suçları affetme yetkisine sahip değildir. Burada ise görüldüğü gibi tam tersi olmaktadır. Hududullah’ı tanımayan cahiliye düzenleri, bunu yapmakla kaçınılmaz olarak Hukukulibad’ı (Kulların hukukunu) da ihlal etmektedirler.

Korona Günlerinde Anıtkabir’de Toplu “İbâdet”

Virüs salgınının tüm insanlığı esir aldığı, ülkeleri devletlerden çok virüsün yönettiği ve bu sebeple de “Korona günleri” diye tabir olunan içinden geçtiğimiz zaman diliminde, toplum hafızasına kazınan trajik, dramatik görüntüler 23 Nisan günü Anıtkabir’den geldi. 

Mescidlerin/camilerin ötesinde mü’minlerin kıblesi Kâbe’nin bile virüs salgınına karşı tedbir amacıyla ibadete kapalı olduğu bugünlerde, Türkiye’de de üç binin üzerine çıkan vefat sayısıyla ciddi bir sağlık problemini ifade eden virüs salgını ortalığı kasıp kavururken 23 Nisan günü sabah saatlerinde tv’lerini açanlar gözlerine inanamadılar. Meclis Başkanı’nın öncülüğünde son derece kalabalık bir yönetici ve politikacı topluluğu, “Aslanlı Yol”dan ilerleyip mozolenin önünde durdular ve belli bir zaman miktarı ve şekli olan, dolayısıyla İslami açıdan tam bir ibadet formuna denk gelen bağlılık ritüellerini eda ettiler.

Rabbimiz insana vahyiyle yol göstermiş ve bu yol göstericiliği algılaması ve ona göre hareket etmesi için akıl nimeti vermiş, dolayısıyla aksini tercih edenler için söyleyecek çok bir şey yok. Fakat, bu “Korona günleri”nde sokakta yan yana yürüyen insanların önü kesilip cezalar yazılırken, ülkeyi yöneten zevatın sosyal mesafe vs. de gözetmeksizin Anıtkabir’e doluşup verdikleri görüntü, en hafif anlamıyla trajikti. Zira virüs salgınına karşı tedbirler kapsamında camiler vakit namazlarına bile kapatılmışken, Anıtkabir’deki toplu bağlılık ritüelinden vazgeçilmemesi, resmi ideolojinin yöneticiler ve politikacılar üzerindeki psikolojik baskısının boyutlarını gözler önüne sermesi açısından dikkat çekiciydi.

Bir politikacının birkaç yıl önce Anıtkabir ziyaretinde dile getirdiği “Buraya iman tazelemeye geldik” sözü hatırlanırsa, Anıtkabir’in, mimarisinde gözetildiği gibi kimileri açısından tam anlamıyla bir “seküler pagan mabedi” işlevi görmekte olduğunu söylemek mümkündür. Koronavirüs musibetinin insanlara acziyetlerini hatırlatarak onları Allah’a yaklaştıracak bir etkisi olacağını, hevaya tâbi bir hayat düzeni gibi neticesi ziyan olan hallerden insanları uyandırabileceğini ümit ederken, aksi bir tabloya tanıklık etmek durumunda kalmak doğrusu üzücü olmuştur.

Meselenin bir diğer boyutu da, 23 Nisan günü bu ritüeller zirve yaparken, ertesi gün Kur’an ayı Ramazan’ın başlangıcı sebebiyle, bir gün öncesinde olup-bitenlerden bir pişmanlık, nasuh tevbesi esasında bir arınmışlık olmadan Ramazan havasına girilmiş olmasıydı! Ramazan ve onun getirdiği oruç ibadetinden söz eden Bakara suresi 185. ayette Kur’an’ın “furkan” oluşuna yapılan vurguyu hatırlarsak, ortaya çıkan manzaranın içerdiği derin çelişkiyi bir kez daha kavramış oluruz.

Rabbimiz tarafından, hakla bâtılı ayırt etmek ve kesin hatlarla ayrıştırmak için inzal edilmiş olan Kur’an’ın yeryüzünü teşrif etmeye başladığı aya, hakla bâtılı alabildiğince birbirine bulamakla, İslam’a aykırı ritüeller ile oruç için niyet edip sahura kalkmanın aynı güne sığdırılması gibi eylemselliklerle girilen bir atmosferi solumak, muhakkak ki dâvet yükümlülüğünü omuzlarında hisseden biz Müslümanlar açısından ıstırap verici bir durumdur.

Bu post-modern zamanlarda bize düşen önemli sorumluluklardan biri de muhakkak ki, insanların zihin ve kalplerinde hakla bâtılı ayrıştıracak bir bilincin oluşmasını temin edecek davet çalışmalarını yoğunlaştırmaktır.  

İKTİBAS

(Mayıs ayı yorumu, sayı 497)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal