Sınır dışı edilme ve kavram kargaşası kıskacındaki Suriyeliler ile Afganlar

Sınır dışı edilme ve kavram kargaşası kıskacındaki Suriyeliler ile Afganlar

“Suriye’de iç savaş henüz son bulmamış, 2011 yılına kıyasla çatışmalar azalmış olmakla birlikte Suriyelilerin can güvenliği sağlanamamış, kötü muamele ve işkence görmeme gibi hallere dair yasal ve fiili güvence sağlanamamışken, hamasete dayalı sınır dışı edilme taleplerinin geçerliliği olmadığı gibi ahlaki ve insani de olmadığı unutulmamalıdır.”

Naman Bakaç / Independent Türkçe

Türkiye, uyguladığı “açık kapı politikası” ile Suriye ve Afganistan’da yaşanan iç çatışmalar, savaş, ekonomik kriz ve siyasi istikrarsızlıktan ötürü beş milyondan fazla sivilin ülkeye gelişine izin verdi.

Rusya’nın Ukrayna işgalinden dolayı iki ay gibi kısa bir süre içinde 6 milyona yakın Ukraynalının, Batı Avrupa ve Amerika’ya göç etmesinde gördüğümüz gibi.

Savaş veya ekonomik kriz mağdurlarının daha güvenli gördükleri veya insanca yaşayabilecekleri topraklara göçü, doğal ve insani bir reflekstir.

Suriye ve Afganların savaşın ilkin yol açtığı kitlesel göç ile Türkiye topraklarına dayanması sonucunda, uzun vadeye yayılmış planlamadan yoksun, bir an önce barınma-yiyecek ve içecek sağlama saikiyle toplu bir şekilde Türkiye tarafından kucaklandığı görüldü.

29 Nisan 2011’de 252 kişilik Suriyeli ilk kafile, Hatay-Yayladağı ilçesine yerleştirildi.

Bu tarihten 28 Nisan 2022 tarihine kadar geçen 11 yıllık süre zarfında, Göç İdaresi Başkanlığı’na göre aşağıda yer alan grafikte görüleceği üzere ne mülteci, ne sığınmacı ne de düzensiz göçmen olarak nitelendirilebilecek bu mazlumlar, iltica terminolojisindeki sıfatla belirtmek gerekirse “geçici koruma” statüsünde, Türkiye’de hayatiyetlerini sürdürüyorlar.

Kucaklamadan sınır dışı edilmeye

Hayatiyetlerini sürdüren bu savaş ve iç çatışma mağruru Suriyeli ve Afganlar, son aylarda toplumsal ve siyasal gündemin ana aktörü oldular.

İlk dönemlerde kucaklanan, sahip çıkılan; hatta ensar-muhacir yaklaşımı içinde görülen bu savaş mağdurları bugün içinse milliyetçi ve popülist kimi siyasi ve toplumsal elitlerin retoriğiyle “Sessiz İstila”cılara dönüş(türül)dü.

Toplumsal dokunun bozulmasını sağlayan aktör olmalarından tutun, ulusal güvenliği tehdit eden; hatta demografik değişimin katalizörü olarak bile lanse edildiler.

Bu algının yerleşmesinde hem bu topraklarda yerleşik milliyetçi dalganın varlığı, hem popülist siyasetçilerin başta sosyal medya olmak üzere estirdikleri manipülatif ve dezenformasyona dayalı yayınlar hem de Suriyeli ve Afganlara sahip çıkan sivil toplum kuruluşları ile siyasi elitlerin güçlü bir şekilde sözcülüklerine soyunmamaları ve de göçmenlerin münferit kimi adli vakalarının köpürtülmesi ya da genelleştirilmesi bunda etkili oldu.

Bu manipülatif ve siyasi tahvile dönüşen yayınlar ve söylemler, zaman zaman toplumsal lince dönüşüp, kimi ölüm ve dramlara yol açtı.

Bir dönem Ermeni, Kürt ve Romanlar için uygulanan ötekileştirme ve şeytanlaştırma halleri, aşağıda yer alan İstanbul-Tarlabaşı’nda görülen duvar yazısında görüldüğü üzere, Suriyeliler artık kolektif kötülük öznesine dönüştürüldü.

Kolektif kötülüğün öznesi haline ge(tiri)len göçmenler bir aşama ötesi olan istilacı ve düşman olarak fokslandılar.

Düşman ve istilacılar için yapılacak şey ise ya yok edilmeleri ya da geri püskürtülmeleri veya sınır dışı edilmeleri olmasından başka bir şey değil.

Sınırdaşı edilmelerin “gönüllü ve onurlu” oluşundan tutun, “davullu ve zurnalı” olan vaatlerini de duydu bu toprakların sakinleri.

Türkçü olduğunu açıkça deklare eden parti başkanlarının resmi Twitter profilinde seçim vaadi olarak “…iktidara geldiğinde tüm sığınmacılar geri gidecek” özgüveniyle de verildiğini artık ağır sultan bile duymuştur.

İster gönüllü ve onurlu olsun, ister davullu ve zurnalı olsun bu geri gönderilecekler kim, hangi statüdeler ve geri gönderilmeleri mümkün mü?

Yoksa birer seçim sathı mailinin aparatları olarak mı gündemde tutulmaktalar?

Gelişi güzel ve yalan yanlış bilgilerle nitelendirilen ve sosyal bilimlerde “bilgi düzensizliği” olarak literatüre geçen kavram karmaşası, akademisyeninden tutun medya mensuplarına kadar birçok alanda kendini baş göstermektedir.

Nitekim bu elitler “Tüm sığınmacılar geri gidecek”, “Tüm göçmenler ve mülteciler ülkelerine gönderilmeli”, “Arap işgalciler”, “Ülkeyi istila etmiş kaçaklar”, “Yabancı işgalciler, istilacılar” gibi daha birçok hakaret, aşağılama, ötekileştirme ile seslerinin gür çıktığı maalesef görülmektedir.

Ulusal ve uluslararası hukuki metinler ile kuruluşlar

Göç edenlerle ilgili ulu orta dillendirilen ve karıştırılan bu kavramlardan olan; “mülteci”, “göçmen”, “sığınmacı”, “misafir”, “ensar”, “yabancı”, “istilacı”, “geçici koruma statüsündekiler”, “uluslararası koruma statüsündekiler”, “kaçak göçmenler”, “düzensiz göçmenler”, “yerinden edilmiş siviller” vs gibi göç terminolojisine ait bu kavramlardan hangisi doğru kullanılmakta, hangileri yanlış kullanılmaktadır?

Kimler uluslararası ve ulusal hukuki metinlere göre gönderilebilmekte, kimler gönderilemez statüsünde bulunmakta?

Bilgi düzensizliği veya dezenformasyona dayalı bu tür kavram karmaşası içindeki mazlumların statüsü, flu olmaktan çıkarılmalıdır ki, insan hakları ve en temel özgürlüklerine halel gelmesin.

Zaten yersiz, yurtsuz ve vatansız duygular içindeki bu insanlar, bir de bu tanımlamaların ve ulu orta kullanılan kavramların da gadrine uğramakta adeta ikinci bir defa bu sefer kavramlarla dövülerek, hakları yenilmekte ve hedef gösterilmektedirler.

Birçok etken olmakla birlikte bu hak yenilmeye yol açan saiklerden biri de bu kavramların tarif edilemez olmalarından değil -ki hukuki metinler bunu netleştirmiştir- memlekette maalesef bolca örnekleri olan önyargı ve öfkeyle dolu olan kimi insanların bu kavramları iyi niyetten yoksun bir şekilde tarif etmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Usta öykücü ve deneme yazarı Rasim Özdenören bu gerçekliği “Kafa Karıştıran Kelimeler” kitabında şöyle tarif ederek meseleyi vuzuhata kavuşturmuştur: …Demek ki, kavram kargaşası veya karışıklığı denilen şey, bir kavramın tarif edilemez olmasından çok, niyetlere göre tarif edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Uluslararası ve ulusal hukuki metinlere göre, meşru ve yasal haklara sahip olanların öcüleştirilmeden ve hak ihlallerine maruz bırakılmadan, toplumsal uyum süreci içinde bir arada yaşama becerisini göstermelerinin önünü açmak için bu kavram kargaşasının netleştirilmesi elzemdir.

Bunun için başta 1951 yılında Cenevre’de imzalanan Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Durumuma İlişkin Sözleşme ile bu sözleşmeye dayalı olarak çıkarılan 1967 Protokolü ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi uluslararası hukuki metinlerin yanı sıra, Türkiye’nin 2013 yılında çıkardığı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile 2014 yılında yayımladığı Geçici Koruma Yönetmeliği belli başlı dayanaklar olarak, kavram karmaşası içindeki Suriyeli ve Afganların statülerini netleştiren başlıca kaynaklardır.

Yanı sıra, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile Cenevre Sözleşmesi‘nin ilgili düzenleyici hükümleri de bu belli başlı kaynaklara eklendiğinde, karşımıza hacimli bir külliyat çıkmaktadır.

Hem güven(ce)li yaşamın hem de hak eksenli bir düzenin oluşumu için kaçınılmaz olan bu hukuki perspektif, dünyada ve Türkiye’de olduğu gibi maalesef siyasal, toplumsal ve Uluslararası dış dinamiklerin dayattığı önceliklerin ve dinamiklerin baskısı altında naif ve ideal bir husus olarak öksüz ya da yetim kalmakta, kimi zaman ise bu haklar askıda tutulmakta kimi zaman çiğnenmekte kimi zaman ise de iyi kötü bir şekilde uygulana gelmektedir.

Göç terminolojisine ait bu kavramlara geçmeden önce son olarak, savaş, iç çatışma, doğal felaketler, ekonomik ve siyasal kriz gibi dinamiklerden dolayı yerlerinden edilmiş sivillerin yaşamlarını düzeltmek ve insani bir hayat standardı yakalatmak için kurulan örgütlerden bahsetmek gerekir.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ve Uluslararası Göç Örgütü başta olmak üzere irili ufaklı başkaca sivil toplum kuruluşları insanlığın yararına bu tür faaliyet sürdüren belli başlı insani örgütler olarak hemencecik karşımıza çıkmaktadır.

UNHCR, II. Dünya Savaşı sonrasında evlerinden kaçan veya evlerini kaybetmiş milyonlarca Avrupalıya yardım etmek amacıyla 1950 yılında kurulan bir örgüt olarak, yerlerinden edilmiş siviller için yetmiş yıldan fazladır çalışmalar yürütmekle beraber, misyonunu gereği gibi yapamadığı için de eleştirilerin odağındaki bir örgüt olarak uluslararası alanda en çok bilinen ve tanınan bir kuruluş olup, 138 ülkede faaliyet sürdürmektedir.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) ise, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 1951 yılında göç alanında çalışmalar yapmak üzere hükümetler arası bir örgüt olarak kurulmuş olup, hükümet, hükümetler arası ve hükümet dışı ortaklarla yakın iş birliği içinde çalışmalarını sürdürmektedir.

174 üye ve 8 gözlemci statüsü olan devlet ile 100’den fazla ülkede ofisi bulunan IOM, herkes için insani ve düzenli göçü teşvik etmeye kendini adayan bir örgüt olarak tarif edilmektedir.

Merkezi İsviçre’nin Cenevre şehrinde bulunan Uluslararası Göç Örgütü, 8 Temmuz 2016 tarihinde Birleşmiş Milletler ve Uluslararası Göç Örgütü arasında imzalanan bir anlaşma ile Birleşmiş Milletler’e bağlı bir kuruluş olarak şu anda faaliyetlerini sürdürmektedir.

Göç terminolojisine ait kavramlara geçmeden önce, temel bir insan hakkı olan sığınma hakkına dair İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde geçen şu temel maddeyi ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği de yapmış olan şu anki BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in, 2020 yılında Pakistan’ın başkenti İslamabad’da düzenlenen bir konferansta, Pakistan’ın Afgan sığınmacılara kapılarını açtığını anlatırken, dünyanın en uzun süreli sığınmacı varlığının Pakistan’da olduğunu belirtip, ardından okuduğu Tevbe Süresi’nin 6. ayetini dile getirelim: Eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse, ona sığınma hakkını ver ki Allah’ın sözlerini dinleyebilsin. Sonra da onu kendini güvende hissedebileceği bir yere bırak.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde geçen temel insani hak maddesi ise şu şekilde:

Madde 14-1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

MADDE 14-2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Dikkat edilirse hem İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde hem de Kur’an’daki ayette geçen ibare “sığınma hakkı” olup, inançlı-inançsız, etnik kimliği her ne olursa olsun tüm mağdur ve mazlumları kapsayan evrensel bir kapsayıcılığa işaret etmektedir.

Göç terminolojisine ait kavramlar

Göç terminolojisine ait kavramları, yalan yanlış dillendiren, sosyal medya mecralarından tutun, ana akım medya araçlarında hatta siyasi elitler tarafından siyaseten araçsallaştırılan bu kavramları netleştirmek en azından hak ihlaline uğrayarak geri gönderilecek yerlerinden edilmiş sivilleri kurtaracak ya da toplumda ötekileştirilmeden toplumsal uyum içinde bir arada yaşamalarını temin edecektir.

Çünkü “bilgi düzensizliği” ya da manipülatif ve dezenformasyona dayalı kavram karmaşasıyla Suriyeli ve Afganları şeytanlaştırmak, istenmeyen sosyal krizlere ve linçlere maruz bırakabilir.

Mülteci: 1951’de Cenevre’de imzalanan ve iltica terminolojisinin temelini oluşturan Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme’ye göre mülteci şöyle tanımlanmıştır:

Irkı, dini, milliyeti, belirli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan, bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişidir.

Hukuki statü olarak da bu şartları sağlayan kişi “mülteci” olarak ifade edilir.

Mülteciler, gönüllü olmadığı takdirde ülkelerine geri gönderilemez ilkesi esastır. Hukuki metinler bu ilkeyi “geri gönderme yasağı” olarak vazetmişlerdir.

Bu ilkenin tesisi için, bireyin gönderileceği ülkede kötü muamele ve işkence görmeme ve idam edilmeme gibi kriterler söz konusu olup, Cenevre Sözleşmesi’nin 33’üncü maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3’üncü maddesi ve Anayasanın 17’nci maddesi bu ilkeyi tanzim ederek, güvenceye almışlardır.

Türkiye, Avrupa’dan yerlerinden edilmişleri bu sözleşmeye dayalı olarak mülteci kabul etmektedir. Avrupa dışından gelen örneğin Afganistan veya Suriye’den gelen yerlerinden edilmişleri mülteci olarak değil, 2014 yılında çıkardığı Geçici Koruma Yönetmeliği’ne göre “geçici koruma” statüsünde görmektedir.

Zira Türkiye, BM Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme’ye, coğrafi sınırlama yani şerh koymuştur.

Ne demek coğrafi sınırlama? Avrupa dışından Türkiye’ye gelenler, mülteci olarak kabul edilmeyecek sınırlaması.

Özetle, Türkiye’deki ne aşırı sağcı, popülist siyasi ve toplumsal elitler ne de sporcu, sanatçı ve gazetecilerin “Suriyeli mülteciler gönderilmeli” çıkışlarının hukuki bir karşılığı yoktur.

Bunun dillendirilmesi hukuk dışı olsa bile, Suriyeli ve Afganlar kavram kargaşasına neredeyse her gün maruz kalmaktan kurtulamıyorlar.

Abartılı dille ifade edecek olursak bu “kavram terörü” Suriyelilere dayak, linç, saldırı, hakaret, şeytanlaştırma kimi zaman da İzmir ve Sakarya’da örneklerini medyada gördüğümüz başları taşla ezilme veya benzin ile yataklarında yakılma ile karşı karşıya bırakmakta maalesef.

Göçmen: Her ne kadar BM tarafından resmi bir tanıma tabi tutulmasa da, göç ve mülteci uzmanları ve kimi akademisyen, şu hususlarda göçmen kavramında mutabık kalmışlardır.

Kendi ülkesinden ekonomik koşullar gereği gönüllü olarak ülkesini terk eden ve başka bir ülkeye göç etmiş kişiye, göçmen tanımı hususuna konsensüs sağlamışlardır.

Mülteci kavramından farkı, ekonomik koşullar ve gönüllülük üzerine kriterinin var olmasıdır. Bu yüzden Uluslararası Göç Örgütü (IOM), her mülteciyi göçmen addetse de her göçmeni mülteci olarak tanımlamamaktadır.

Bu durumda Göç İdaresi Başkanlığı’nın 28 Nisan 2022 tarihli verilerine göre Türkiye’de 3 milyon 762 bin civarındaki Suriyeli ne mültecidir ne de göçmen statüsündedir.

Pratikte kimi Suriyelilerin çok az bir kısmı ekonomik koşullardan dolayı ülkesini terk etmiş olsa bile, ya bu nedeni ülkeye girişte ileri sürmediğinden ya da Türkiye’deki makamların bu koşulu fiiliyatta uygulamadıklarından Suriyeliler, Göç İdaresi Başkanlığı tarafından resmi olarak “geçici koruma” statüsüne tabi tutulmaktadır.

Bu statü de uluslararası hukuki metinlere dayanarak çıkarılan, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu ile Geçici Koruma Yönetmeliği’ne göre isimlendirilmiştir.

Yani hem yasaldır hem de hukukidir. Dolayısıyla ekranlarda ve gazete köşelerinde ya da sosyal medya mecralarında Suriyeli göçmenler sınır dışı edilmelidir söyleminin de hukuki bir karşılığı yoktur.

Ancak göçmenlerle ilgili hem BM hem de Avrupa Konseyi tarafından kullanılması istenmeyen “kaçak göçmen” ifadesi ile göç terminolojisinde geçerli olan “düzensiz göçmen” kavramları var ki bunları da netliğe kavuşturmak için bu hususta şunlar söylenebilir.

Kaçak göçmen: Bu kavram, suç içlemiş olmakla özdeş kılındığından ötürü, ulusal ve uluslararası mülteci örgütleri tarafından kullanılmaması talep edilen bir kavram. Çünkü kaçak göçmenler, bir suç işledikleri için değil, giriş yaptıkları ülkede resmi belgelere haiz olmadıkları için idari bir ihlalde bulunmuş kişilerdir.

Bundan dolayı BM “kaçak göçmen” yerine “düzensiz göçmen” kavramını kullanmaktadır.

Dolayısıyla Van veya Urfa sınırından geçerek ülkeye belge sunmadan giriş yapanlar idari bir işlemi ihlal etmiş oluyorlar, bir suç işlemiş değiller.

Suç işlemiş olmadıklarından, “ülkeden sınır dışı edilmelidir” denilmesinden çok idari ihlali tahakkuk ettirdiklerinden buna denk gelen cezai işleme tabi tutulabilirler.

Ancak toplumdaki kavram kargaşası ve önyargılar bu en basit bilgiyi es geçerek, linçe, saldırıya, öcüleştirmeye ve insanlık dışı muamele ve sözlerle anılmaya yol açmaktalar maalesef.

Düzensiz göçmen: Avrupa Komisyonu’na göre; “göç alan ülkeler” göç düzenlemelerinin gerektirdiği izin ve belgelere sahip olmaksızın ülkeye giriş yapan, buraya yerleşen ya da burada çalışanları “düzensiz göçmen” olarak tanımlıyor.

Göç veren ülke için ise “düzensizlik” genellikle geçerli bir pasaportu ya da seyahat belgesi olmaksızın uluslararası bir sınırı geçen ya da ülkeyi terk edebilmesi için gereken idari yükümlülükleri yerine getirmeyenleri ifade ediyor.

Göç İdaresi Başkanlığı ise “düzensiz göçmeni” şu şekilde tanımlamaktadır: Bir ülkeye yasadışı giriş yapmak, bir ülkede yasadışı şekilde kalmak veya yasal yollarla girip yasal süresi içerisinde çıkmamak.

Nitekim Göç İdaresi Başkanlığı, düzensiz göçmen istatistiklerini düzenli bir şekilde paylaşmaya devam etmekte olup, aşağıda yer alan grafik düzensiz göçmenlere ilişkin bir veriyi göstermektedir.

Bu durumda Afganlar için düzensiz göçmen kavramı kullanılabilecekken, sayıları gayri resmi altı milyona varan ve Göç İdaresi Başkanlığı tarafından resmi sayıları duyurulan Suriyeliler için “düzensiz göçmen” kavramı kullanılamaz.

Bu kavram üzerinden Türkiye’den sınır dışı edilmeli ya da “sessiz istilacı” oldukları için ülkelerine geri gönderilmeli şeklindeki gayri insani talepler dillendirilemez, dillendirilse bile pratikte bunun karşılığı yerine getirilemez.

Ancak ve ancak gönüllü olmaları ve ülkelerine onurlu ve güvenli bir şekilde gönderilmeli hariç.

Peki, bir milyona varan sivil katliama imza atmış, 38 defa kimyasal silah saldırısında bulunduğu teyit edilmiş, altı milyonu ülke içinde yerinden edilmiş, altı milyonu ise yaban ellerde bin bir yoksulluk ve haksızlık içinde sefaletle yaşamlarını sürdürmeye çalışan, infazlar ve katliam videolarıyla gaddarlığı tescillenmiş bir rejime hangi Suriyeli, gönüllü olarak ve güvencesiz bir şekilde geri dönebilir ki?

Bu, ceylanı aslana yem olarak sunmaktan başkaca nasıl tasvir edilebilir ki?

Sığınmacı: Sığınmacı kavramı ise mülteci ile göçmen arasında deyim yerindeyse arada duran yerinden edilmiş kişiler için kullanılan bir kavram.

Sığınmacı, uluslararası koruma arayan, başvuruda bulunduğu ülkede yetkili makamlarca başvurusu henüz sonuçlandırılmamış, yani henüz resmi olarak mülteci statüsü verilmemiş kişileri ifade eder.

Bir başka ifadeyle, mültecilik statüsünü henüz kazanmamış ama bunun için başvurusu yapmış kişiler olup, mülteciler için geçerli olan kriterlerin kendilerine uygulanacağı kişilere sığınmacı denir.

Bu durumda her sığınmacı mülteci değildir ama her mülteci sığınmacı olup, bu durumdaki kişiler, göçmen kavramı ile de ifade edilemezler.

Dolayısıyla bir siyasi partinin resmi Twitter profilinde geçtiği üzere  “… bizim iktidarımızda tüm sığınmacılar geri gönderilecek” söyleminin hukuki bir karşılığı yok ama hamaset ve milliyetçi retorik açıdan karşılığı belki olabilir.

Uluslararası hukuki metinlere göre, sığınmacıların geri gönderilebilmesi için iltica başvurusunun olumsuz sonuçlanmış olması ve de gönüllü olarak gideceği ülkede kötü muamele ve işkence görmeyeceği garantisinin olması gerekmektedir.

Hukuki metinlerde bu “geri gönderme yasağı” olarak tanzim edilmiş olup, Cenevre Sözleşmesi’nin 33’üncü maddesi mültecilerin geri gönderilmesini kesinlikle yasaklamaktadır.

Cenevre Sözleşmesi, hem sığınmacılar için hem de mülteciler için de kötü muamele ve işkence görmeme garantisini şart koşar.

50 yaşındaki bir Suriyelinin, 40 yıldan fazladır iktidarda olan Esed ailesinin ülkesinde işkence görüp görmeyeceğini düşünmemesi akla ziyan bir durum değil midir sizce de?

Zindanlarda yargılanmadan on yıllarca tutulan sanıkların olduğu, en ufak eleştirinin suç sayılıp işkenceye tabi tutulduğu, infaz ve kayıpların had safhada olduğu insan hakları örgütleri tarafından kayda geçmiş bir rejimde, onurlu bir şekilde ve güvence altına alınmış hukuki bir statüde her Suriyelinin gitmek istemesi kadar daha doğal ne olabilir ki?

Üstelik popülist ve milliyetçi siyasi ve toplumsal elitler, Suriyelilere abandığı kadar, göndermek istedikleri Suriye Devleti’nin insani ve hak eksenli bir düzen oluşturması için neden çağrı yapmaktan geri durmaktalar acaba?

Ötekileştirme ve şeytanlaştırma da yarış içinde olanlar, aynı yarışı neden temel haklar ve özgürlükler için muhatap devlete yapmazlar?

Şimdiye kadar izah edilmeye çalışılan iltica terminolojisindeki kavramların yerli yerinde kullanıldığına dair İstanbul Valiliği’nin resmi internet sitesindeki basın açıklamasını olduğu gibi vererek somutlaştırmak gerekirse:

İSTANBUL VALİLİĞİ

İl Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü
BASIN AÇIKLAMASI (2022-32)
Saygıdeğer İstanbullular,
Bugün itibarıyla ilimizde 1.305.307 yabancı yasal olarak ikamet etmektedir.
Bu yabancıların;
a) 542 bin 45’i geçici koruma kapsamında bulunan Suriyelilerden,
b) 763 bin 262’si ülkemize yasal olarak giriş yapmış ve ikamet izni almış düzenli göçmenlerden oluşmaktadır.
Bununla birlikte ilimizde yasal kalış hakkı bulunmayan düzensiz göçmenlere yönelik mücadelemiz tüm kurumlarımızın işbirliğiyle sürmektedir. 

Basın açıklamasında geçen; yasal ikamet eden 1 milyon 305 bin 307 yabancılar ibaresi, 542 bin 45 geçici koruma kapsamındaki Suriyeliler kavramı, yasal giriş yapmış ve ikamet izni almış 763 bin 262 düzenli göçmen ifadesi ve son olarak yasal hakkı bulunmayan düzensiz göçmen ifadesi de yerli yerinde kullanıldığını görmekteyiz.

Ensar-muhacir: Uluslararası ve ulusal hukuki metinlerde karşılığı olmayan bu kavramı, Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in hayatında görmekteyiz.

Başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere İslami kesim, ensar-muhacir kavramını kullanmakta olup, burada muhacir statüsündekiler yani göç edenler, Suriyeli ve Afganlar olup, ensar olanlar ise Türkiye’de bunlara kol kanat geren, dayanışma ile sahip çıkan insanları ifade eder.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, nisan ayında yaptığı “Muhalefet, seçimi kazanırsak ‘Suriyelileri göndereceğiz’ diyor. Biz göndermeyeceğiz. Biz ensarın ne olduğunu biliyoruz” konuşmasında geçtiği gibi, burada kullanılan ensar kelimesi, dini hassasiyetlerinin bir dışavurumu olarak kullanmaktadır.

Misafir: Geçtiğimiz günlerde MHP lideri Devlet Bahçeli, “Suriyeli sığınmacıları, ülkelerinden kopuşlarına yol açan ağır şartlar ortadan kalkar kalkmaz, güvenli bir şekilde uğurlamak da şaşmayacağımız hedefimizdir. Misafirliğin süresi sınırlıdır. Türk milletinin nüfus dokusunun, toplumsal güvenliğinin sağlam esaslara bağlanması amacımızdır. Bayramda ülkelerine gidebilen Suriyeli sığınmacıların tekrar geri dönmelerine gerek yoktur” demecinde geçen misafirlerden kasıt Suriyeliler olup, zımnen ev sahibi olan Türkler veya devlet anlamı çıkan, gelenleri de geçici kalacakları için bakmakla ve ağırlamakla görevli addedin, içinde naifliği barındıran bir kavram olup, hukuki bir statüsü bulunmamaktadır.

Buradaki dilin herkes için olmasa da, yerli ve milliyetçi bir dilin dışavurumu olduğunu ileri sürmek yanlış olmaz.

İstila(cılar): Aşırı sağın ve popülist liderlerin kullandığı bir jargon olup, askeri anlamda bir bölgeyi veya ülkeyi silahla ele geçirmeyi ifade eder ki, ne Suriyeliler ne de Afganlar için bu kavram kullanılamaz.

Ancak aynı popülist liderlerin Rusya’nın Ukrayna’yı işgali veya istilası için bu kavramı kullanılmadıklarını da burada ayrıca not etmek gerekir.

İstila aynı zamanda bir bölgeyi veya ülkeyi kaplama, oraya yayılma anlamını da ihtiva eder ki eğer illa da kullanılacaksa istila kelimesi belki Amerika gibi göçmen bir toplum için veya Almanya gibi nüfusunun yüzde 27,2’si göçmenlerden oluşan bir ülke için kullanılabilir.

Ancak bu ülkeler için de kullanmanın hukuki bir karşılığı olmadığı gibi, istila kelimesinde zımnen istilacıların yok edilmesi veya haşerat gibi itlaf edilmesi gibi bir anlam çıkar ki, en korkutucu olanı da bu olsa gerek.

Türkiye’de bu çapta olmasa da toplumsa linçle kendini görünür kılan, yerinden edilmiş kişilerin ev ve işyerlerinin taşlanıp, yakılması hadiselerinde görüldüğü gibi üzerine benzin dökülerek gece vakitlerinde evlerinde öldürülen mülteci haberleri de medyada yer edinmedi değil.

Tepkilere ve tartışmalara yol açan “Sessiz İstila” kısa filmi: https://www.youtube.com/watch?time_continue=413&v=EpPo5vjC2bE

Yabancı: Göç İdaresi Başkanlığı, Yabancı kavramını şöyle tanımlamıştır: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı bulunmayan kişiyi ifade eder.

Dolayısıyla Türkiye’de bulunan mülteci, sığınmacı, göçmen, düzensiz göçmen, muhacir, istilacı nitelendirilen bireyler, eğer Türk vatandaşlığına geçmiş ise yabancı olmaktan çıkmakta, Türk vatandaşı değil iseler, yabancı kategorisinde değerlendirilmektedirler.

Bu değerlendirmenin veya kavramın içinde Almanya, Rusya, Irak, Türkmenistan, İran, Katar ve Fransa’dan gelmiş olanların da olduğunu belirtip, sadece Suriyeli ve Afganlardan ibaret olmadığını not edelim.

Göç idaresi Başkanlığı, düzenli olarak Yabancı statüsündeki kişilerin verilerini paylaşmakta olup, aşağıda yer alan grafik bunu göstermektedir.

Geçici koruma: Türkiye’nin 2014 yılında çıkardığı Geçici Koruma Yönetmeliği’ne dayanarak belirlemiş olduğu bir statü olup, Suriyelilerin durumu bu kavram ile ifade edilmektedir.

Peki, nedir bu “geçici koruma” statüsü?

Göç İdaresi Başkanlığı’na göre geçici koruma, kitlesel akın olaylarında acil çözümler bulmak üzere geliştirilen bir koruma biçimi olarak tarif edilmekte olup, devletlerin geri göndermeme yükümlülükleri çerçevesinde kitleler halinde ülke sınırlarına ulaşan kişilere, bireysel statü belirleme işlemleri ile vakit kaybetmeden, uygulanan pratik ve tamamlayıcı bir çözüm yolu olarak ifade edilmiştir.

Dolayısıyla ülkemize 2011 yılında savaşın yıkıcılığı ve yakıcılığı karşısında kitlesel göç ile gelen Suriyelilere sağlanan koruma türü olup, bu 2013 yılında yayınlanan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na dayanarak gerçekleştirilmiştir.

Bu kanun ise, 1951 tarihli BM Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme ile 1967 tarihli Protokole göre tanzim edilmiştir.

Dolayısıyla sayıları fiili olarak altı milyona varan, Göç İdaresi Başkanlığı tarafından ise 3 milyon 762 bin olarak verilen Suriyeliler ne mültecidir, ne sığınmacıdır ne göçmendir ne de düzensiz göçmendir ve kaçakçıdırlar…

Hukuki karşılığı “geçici koruma” statüsü olup, Türkiye bunu yıllarca şu üç ilke ile uygulamaya çalışmaktadır:
1-Açık sınır politikası ile ülke topraklarına kabul,
2-Geri göndermeme ilkesi,
3-Gelen kişilerin temel ve acil ihtiyaçlarının karşılanması.

Uluslararası koruma: Uluslararası koruma statüsü, Türkiye tarafından 2013 yılında çıkarılan 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu kapsamında belirli şartlar altında kazanılabilen ve belirli şartlar altında iptali mümkün olan bir hukuki statü olup koruma altına alınan kişiye bazı haklar ve yükümlülükler sağlayan statüdür.

Türkiye’de “uluslararası koruma” başvuru sahiplerinden talebi uygun görülenlere “uluslararası koruma” statüsü verilmekte olup, bu statüye her yabancı, her vatansız ve her sığınmacı başvurabilmektedir.

Kavram karmaşasının gadrine uğrayan Suriyeliler ve Afganların bu durumuna ilişkin sosyal bilimlerde kullanılan tabir ile “bilgi düzensizliği” ne ya da dezenformasyon ve manipülasyona yönelik somut bir sosyal medya paylaşımını örnekleştirerek, kastımızı ve meramımızı daha net ifade etmiş olabiliriz.

Binlerce etkileşim alan bu sosyal medya mesajının yanında bir de bunun gibi binlerce sosyal medya paylaşımının olduğu düşünüldüğünde, bilginin nasıl da manipülasyona ya da yalan yanlış bir şekilde kamuoyunu etkilediğini, varın sizler düşünün artık.

Bu paylaşımına dair en azından bizim tespit edebildiğimiz yanlış bilgiler şunlardır:

1-Paylaşımı yapanın profesör olduğunu belirtecek olursak şayet, ilkin göze çarpan olgunun, profesörün bilimsel ve istatistiki verilerle değil, konuşulan duyumlara göre hareket ettiği görülmüştür.

2-Sekiz milyon Suriyeli ve Afgan vatandaş olduğu bilgisi yanlıştır. Çünkü Türkiye’de vatandaşlık hakkını kazanan Suriyeli 200 bin 950 iken, Afgan sayısı 17 bindir. Yani profesörün ileri sürdüğü sayının yüzde biri bile değildir.

3-Mesaj da geçen göçmen kavramı yanlış olup, Suriyeliler için “geçici koruma” Afganlar için ise, genelde mülteci kavramı kullanılır. Ya da hukuki olarak bu statü ile anılırlar.

4-Suriyeli ve Afganların sekiz milyonu oy kullanacak denilip, seçimi bu savaş mağdurlarını ülkeye kabul eden iktidarın kazanacağı anlamını içeren zımni bir mesaj da verilmektedir. Oysa Türkiye’de vatandaşlık alıp oy kullanabilecek Suriyeli sayısı Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre, 113 bin 654’dir.

Göç terminolojisine ait bu kavramların, Türkiye’nin ana gündem maddelerinden biri haline ge(tiri)len Suriyeliler ve Afganlar için ortalıkta dolaşan gelişi güzel ve yanlış bilgilerden arınmış bir şekilde kullanılması, bu sivillerin haklarına riayet edilmesi bağlamında hem etik hem hukuki hem de insani bir zorunluluktur.

Zira bu hak ihlallerine yol açacak bir duruma getirebilir ki, Türkiye gibi krizlere gebe ve hemen hemen her konuda kavgaya, yumrukların sıkılmasına yol açan bu tip meseleler, istenmeyen toplumsal linçlere, infiallere, ölümlere, saldırılara ve acılara yol açmaktadır.

Bu yüzden yalan yanlış bilgilerle donatılmış söylem ve taleplere karşı, bu kavramların yerli yerinde kullanılması elzemdir.

Yalan yanlış bir kavram kullanımı veya haksızca dillendirilen bir talep, savaş mağduru bir sivili veya topluluğu, zalim ve gaddar bir yönetime teslim edildiğinde, hem insan haklarına hem de insafa aykırı davranılmış olunur ki, bu işlemi tesis eden devlet aygıtı olduğunda bunun ne tür katliam ve infazlara yol açacağını bu kişilerin iyi hesap etmesi gerekmektedir?

En azından bu vebale ya da kul hakkına girmemeleri gerektiğini burada rahatlıkla ifade edebiliriz.

Zira savaşlardan, iç çatışmalardan ya da ekonomik kriz veya istikrarsızlıktan dolayı zaten en temel insani ihtiyaçlarını bile karşılamayacak derecede yoksulluk ve yoksunluk içindeki mazlumlara bir de hak etmedikleri tanımlamalar ile onların geri gönderilmelerine zemin oluşturmak, onları daha katmerli acılara ve dramlara düşürmez mi?

Hangi vicdanlı, insaflı ve sağduyulu bir insan buna vesile olmayı kabul eder ki?

Suriyelilerin statüsü

Türkiye,1951 Tarihli BM Mülteciler Sözleşmesi’ne Coğrafi Sınırlama ile çekince koymuş tek Avrupa Konseyi ülkesidir. Çünkü sözleşme ilkin 1951 yılı ve öncesi Avrupa’da meydana gelen olaylar nedeniyle sivillere mülteci statüsünü vermeyi vaz etmiştir.

Yani 1951 tarihinden önce Fransa veya Almanya’da yerinden edilmiş kişiler eğer gerekli şekli şartları taşıyor ise Türkiye onları mülteci statüsüne almaktadır.

Avrupa dışından gelen yani coğrafi sınırlama çekincesi koyduğu ülkelerden gelenlere mültecilik statüsünü ise vermemektedir.

Her ne kadar Avrupa 1967 Protokolü ile mülteciler sözleşmesini yeniden düzenleyerek bu coğrafi şartı ve zamanı kaldırmış olsa bile, Türkiye coğrafi sınırlamayı baştan kabul ettiğini ileri sürerek, yalnızca Avrupa’dan gelenlere bu statüyü vermeye devam etmektedir.

Bu da Avrupa Konseyi ve Uluslararası İnsan hakları örgütünün eleştirisine haklı olarak yol açmaktadır.

Bu durumda Avrupa dışından gelenlere yani Suriyeli veya Afganlara, Türkiye hangi statüyü vermektedir? Nasıl bir prosedür uygulamaktadır?

Buna ilişkin hangi kavramsal çerçeveyi üretmiş bulunmaktadır. Göç İdaresi Başkanlığı tarafından bu durum şöyle izah edilmektedir.

Uluslararası iltica sistemi standartlarına yönelik yapılandırma çalışmalarının sürdüğü Türkiye’de 11 Nisan 2014’te yürürlüğe giren ‘Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ ülkedeki sığınma sistemine ilişkin başlıca düzenlemeleri içeriyor.

Buna göre Türkiye, Avrupa dışı ülkelerden gelen ve uluslararası koruma başvuruları olumlu sonuçlanmış kişilere üçüncü ülkelere yerleştirilinceye dek ‘geçici koruma’ sağlıyor ve bu sığınmacıları ‘şartlı mülteci’ olarak kabul ediyor.

Göç İdari Başkanlığı’na göre, mülteci veya şartlı mülteci olarak nitelendirilemeyen, ancak menşe ülkesine ya da ikamet ülkesine geri gönderildiği takdirde ölüm, şiddet ya da başka bir tehditle karşı karşıya kalacak olan yabancı ya da vatansız kişiye ise statü belirleme işlemleri sonrasında ‘ikincil koruma’ statüsü verir.

Bu durumda Türkiye’nin, başta Suriyeli ve Afgan olmak üzere ister geçici koruma statüsünde veya uluslararası koruma statüsünde olsun ister yerinden edilmiş kişiler olsun tüm mülteci, düzenli göçmen ve sığınmacılara, Cenevre Sözleşmesi’nin 33’üncü maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3’üncü maddesine göre “geri göndermeme” (non-refoulement) ilkesini yerine getirmesi temel bir ilke olarak karşısında durmaktadır.

Yerli yersiz, gelişi güzel sarfedilen “tüm sığınmacılar ve mülteciler ülkelerine geri gönderilmelidir” hamasetini ve taleplerini yerine getirmemeli ve bunların hukuki bir karşılığının olmadığı gibi kendisine iltica eden veya sığınan kişileri vermekle de bir hak ihlalini en azından can güvenliğini sağlayamama suçu işlediğinin farkında olmalıdır.

Çünkü bu tip sivillerin, geri gönderilmesi için şu iki kriterin oluşması şarttır:
1-Yerinden edilmiş kişi ya gönüllü gitmeyi kabul etmeli ya da
2-Gideceği ülkede kötü muamele ve işkence görmemesi, can güvenliğinin tehlikede olmaması ve mülkiyetine el konulmaması gibi şartlarının tesis edilmesi gerekmektedir.

Siyaset kurumunun zaman zaman gönüllü ve onurlu geri dönüşler için gerekli çalışmaları yapıyoruz demelerinde yatan olgu da, uluslararası hukuki metinlerin gönüllülüğe ve onurlu dönüşlere vurgu yapmasından kaynaklıdır.

Zira Suriye’de iç savaş henüz son bulmamış, 2011 yılına kıyasla çatışmalar azalmış olmakla birlikte Suriyelilerin can güvenliği sağlanamamış, kötü muamele ve işkence görmeme gibi hallere dair yasal ve fiili güvence sağlanamamışken, hamasete dayalı sınır dışı edilme taleplerinin geçerliliği olmadığı gibi ahlaki ve insani de olmadığı unutulmamalıdır.

Ensar-muhacir ilişkisine vurgu yapan bir Cumhurbaşkanı’nın veya bu söyleme inanmış sosyolojik tabanın, en azından Tevbe Suresi’nde geçen “…senden sığınma hakkı isterse, ona sığınma hakkını ver ki Allah’ın sözlerini dinleyebilsin. Sonra da onu kendini güvende hissedebileceği bir yere bırak” sığınma hakkına başvurmuş kişilerin hala statüsü netleşmeden, netleşmişse bile kendilerinin güvende hissedebileceği bir yer olmadan gönderilmesine yol açacak eylem ve dilden uzak durmalıdırlar.

Bu uzak durma pozisyonu, hem insanidir, hem ahlaki ve hukukidir hem de kardeşlik hukukuyla mündemiçtir.

Felsefi dille ifade edecek olursak şayet, hem ethos ve logostur hem de telos ve pathostur.

(Independent Türkçe)

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *