Kibre karşı hakikat

Kibre karşı hakikat

İnsanın belki de en büyük densizliği, hakikati kendi inhisarında görmek oldu. İnsan, şeytani ama aptalca kibriyle hakikati kendi anlayışına indirgeme zaafını fazlasıyla gösterdi. Bunun sebep olduğu buyurganlık, dün nasıl idiyse bugün de hayatımızı, tercihlerimizi, dünyaya bakışımızı etkilemeye devam ediyor.

Ali K. Metin / Star-Açık Görüş

Kavga adamı olmak, kavganın içinde olmak güzeldir. Ortasında veya kıyısında ama içinde olmak, bu dünyaya ait olmanın, bu dünya adına söz ve sorumluluk almanın bir icabı sayılır. “Çünkü kavganın göbeğidir benim yerim” diyen şairi, salt partizanca bir tavırla anlamaya çalıştığımızda yanılıyoruz. Kavgayı ne ideolojilerin ne de siyasetin inhisarına almak söz konusu olabilir. İdeolojilerin deli gömleğini yırtarken de, muhayyel veya müphem bir ideolojinin peşine düştüğümüzde de aslında bir kavganın, bir var olma çabasının sancılarını yaşıyoruz. Varoluşumuz dünyadan izole olamayacağı ve dünya ile birlikte mümkün olabileceği için, bunun dünyanın ne olmaklığına dair bir ideolojik bilinç veya teklif üzerinden izhar olması insani ve entelektüel bir gereklilik diye kabul edilebilir. Dünyayı anlamak yetmez, onu değiştirme gerekir diyen Marks’ın kastı da sanırım aşağı yukarı budur. Entelektüel dünyanın konformizme düçar olması insanlığın belki de en büyük talihsizliklerinden biri olmalı. Çünkü biliyoruz, son belki 300 yıldan beri böylesi kompleks ve çok katmanlı hakle gelen dünya ile baş edebilmek için onu anlayacak düzeyde bir bilgi ve donanıma da ihtiyaç var. Hatta bir tarafıyla, dünyayı anlama konusundaki çabalarımız değiştirmeye yönelik hassasiyet ve yönelimlerle muteber hale gelir, getirilebilir. Yaşadığımız dünyanın yeterince kusursuz ve de iyi olduğunu söyleyemeyeceğimize göre, daha iyi, daha kabule şayan bir dünyanın kavgasını vermek insanoğluna olsa olsa saygınlık kazandırır. Bizatihi davasına ve savunduğu değerlere karşı bir rahatsızlığımız bile olsa, kavgasının adamı olan, samimiyetle hayatını kavgasına şahsiyete saygımızı kaybetmeyiz. Kahramanlıklarıyla tarihe imzasını atan ve/veya yön veren, etki eden şahsiyetler o yüzden -çoğunlukla diyelim- insanlığın saygın, evrensel değerleri arasında yer almışlardır. Saygıyı ancak nefret yok edebilir.

Entelektüel saygınlık

Fakat kavgaya ve kavga adamına verdiğimiz değeri, içerdiği karakter özelliği dolayısıyla her zaman mahfuz tutmakla beraber, bunun kerameti kendinden menkul bir şey olmadığını da tefrik etmekte fayda görüyoruz. Nitekim kavgayı değerli kılmaya asıl sebep, nihayetinde “kendisi-için” mücadele ettiğimiz hakikat fikri ve davasından başka bir şey değildir. Kavga, kavga adamı değerini bu nevi hakikate adanmışlıktan alır, ancak erdem dediğimiz meziyet sayesinde varlık gösterir. Burada elbette dava ile şahsi gaileleri birbirine karıştırmayan hakiki dava adamını kast ettiğimizi söylemeye gerek yok. Dünyayı anlamak için verdiğimiz çaba dünyayı değiştirme yolunda bir yön kazandığı nispette konformizmi terk ederek erdemli bir şahsiyete ve davranışa inkılap eder. Gösterdiği sorumluluk sebebiyle şaire, yazara, entelektüele saygımız artar. Ne ki yine de bu saygıyı hak edecek bir şuur ve tecessüs düzeyine sahip olmak, belli bir anlama yetisi ve cehdini ortaya koymak işin en kritik taraflarından biridir. Gerçek erdem, ancak hakikate duyulan ilgi ve saygıyla gelişir. Hakikate olan sadakat, insan oluşumuzun en mümeyyiz, en seçkin göstergesidir çünkü. Dolayısıyla, hakikatin üstünlüğünü tartışılır kılan, hakikati ikincilleştiren bir yaklaşım ne olursa olsun erdemlilikle bağdaşmayacağı gibi, hakikati kavganın parantezine alan anlayış ve tutumlar da kabule şayan olamaz. Militan dogmatizm, hakikati kavganın parantezine alarak aklımızı da yüreğimizi de kurşun askerlere dönüştürür.

Oysa -tarih boyunca demek lazım- insanın belki de en büyük densizliği, hakikati kendi inhisarında görmek oldu. İnsan, şeytani ama aptalca kibriyle hakikati kendi anlayışına indirgeme zaafını fazlasıyla gösterdi. Bunun sebep olduğu buyurganlık, dün nasıl idiyse bugün de hayatımızı, tercihlerimizi, dünyaya bakışımızı etkilemeye devam ediyor. Kibirle karışık önyargılar ve kültürel konformizm, sakatlıklarımızı nispeten kamufle ediyor ama bu giydiğimiz gömleklerin zaman içinde yırtılmaya başlamasını engellemiyor. Gömleklerimiz yırtılıyor evet, bunun farkına varmamız bile bizim için şüphesiz çok kıymetli. Fakat yeni, daha modifiye gömlekler giymiş olmamız, sakatlıklarımızın gerçek sebebini idrak ettiğimiz anlamına gelmiyor. Hakikat konusundaki dogmatik kolaycılığımız değişmediği sürece, çok gömlekler daha eskitip atacağız, kim bilir. Kavga, dava veya ulvi gayeler adına erkenden formatlanan, fidan erken yaşta eğilir düşüncesiyle dünyayı daha tanıma fırsatı bulamadan sakatlanan zihinlerin uç örneklerini, geçtiğimiz süreçte bütün garabetiyle gördük. Sorunun bundan ibaret olmadığını, sistemsel ve kültürel bir şekilde toplumun ekseriyetine nüfuz eden daha derin köklerinin olduğunu görmek için hakikatlere sadık bir gayret içinde olmak sanıyorum kafi gelir. Erdemin olduğu kadar hakikatin de bir emek ürünü olduğunu idrak etmeye yanaşmayan anlayışlar, sorunun en temelinde yatmaya devam etmektedir.

Hakikate sadakat

Hakikat meselesinde kitlelere güvenilemeyeceğini ikrar veya itiraf edemeyecek kadar tarafgir bir tutum içindeysek işimizin gerçekten zor olduğunu söylemek zorundayım. Kitlelerin geneli itibariyle edinilmiş, tevarüs edilmiş inanç ve düşüncelere itibar ettiği doğrudur. Sağduyu, olağan koşullar altında kitlelerin her zamanki en değerli rehberi olmuştur. Ancak sağduyu, hakikate değil iyi yaşamaya, itidale ve pragmatizme çalışan bir meleke. Sağduyunun hükmünü kaybettiği “kitle psikolojisi” içerisinde ise olan biteni hakikat tecessüsü/idraki ile ifade edebilecek ciddi hiçbir dayanağımız yok. Sağduyu ve kitle psikoloji arasında gidip gelme hali, halkın hemen hemen en gerçekçi anlatımıdır diyebiliriz. Hakikati halkın sağduyusuyla ilişkilendirmeye çalışmak en amiyane ifadesiyle halk dalkavukluğu olacaktır. Fakat bu gerçek, hakikati ne entelektüel formasyona ve kişiliklere ne de devletin tinsel varlığına mündemiç kılmamıza bir sebep teşkil eder. Gerek entelektüelin gerekse devletin hakikati tekil olarak kendi zihinsel çeperleri içinde vücuda getirebileceğinden şüphelenmeye sebep çok büyük bir tecrübe ve birikime sahibiz artık. Bir taraftan sahip olduğumuz kültür, medeniyet ve bilgi birikiminin sofistike yapısı, diğer taraftan iktidarın (devletin) çıkar ilişkilerinden bağımsız olmayan tekinsizliği, bizi en azından çok daha ihtiyatlı olmaya davet ediyor. Artık daha mütevazı bir yerde durmayı öğrenmek zorundayız, aynı zamanda -hukuksal güç anlamında- devlet de dahil hiçbir maddi-manevi otoriteye gönüllü köle olmama ferasetini gösterebilecek olgunluğa erişebilmeliyizdir. Bu olgunluğumuz, hakikate olan saygı ve sadakatin en güzel ifadesi olacaktır.

Aslında bu olgunlaşmadır ki, bizi daha güçlü, daha kusursuz bir hakikat tecessüsüne kavuşturur. Hakikati dogmatizmin parantezinden çıkararak sahici bir zemine taşır, bizi ötekilerle sahici, anlamlı bir diyaloga götürür. Ontolojik ve zihinsel kapanmayla maruz kaldığımız körleşmelere ve dahası sahteleşmelere karşı ancak bu minval bir sahicilik cehdiyle hakikat yolculuğumuza evrensel bir düzey ve nitelik kazandırabiliriz. Bunun için hakikate olan sadakatimizi ve duyarlığımızı muhafaza etmeyi en birinci ilke edinmek gerekir. Kişiye, cemaate, hatta dogma diyebileceğimiz kimi önyargılara olan sadakatin bize bir ayak bağı olma ihtimalini bertaraf edemediğimiz takdirde hakikat adına konuşma hakkımızı “ahlaken” kaybederiz. Fakat ahlaki kıstas da yetmez, beraberinde sağlam, güçlü bir aklı inşa etmeye ihtiyacımız var. Kültür, medeniyet ve bilgi birikimimizi özümseyerek buradan evrensel bir diyaloga açılma, yeni ama sahih ve sağlam bir aklı inşa etme mecburiyetimiz, odaklanmamız gereken temel meselemiz. Bu noktada reaksiyoner bir akla, statik bir varoluşa ram olmak yerine kültürel, zihinsel, hatta siyasal komplekslerden arınarak hakikate bütünüyle açık bir epistemenin/tasavvurun ve dünya görüşünün izini sürmek evrensel aklın dahası evrensel siyasetin asgari gereğidir. Gadamer’in tabiriyle “ufukların kaynaşması”na açık bir tefekkür dünyası geleceğimiz açısından kritik bir önem taşıyor. Dolayısıyla düşünce, edebiyat, kültür ve siyasetteki kurşun askerlerin irapta mahallinin olmadığını idrak etmek bile bizim için oldukça kıymetli bir kilometre taşıdır.

‘Erk’ değil, aklı selim

Böylesi bir kaynaşma ve açılım için “erk”ten ziyade ihtiyacımız olan şeyin aklı selim olduğunu henüz kavramamış bir halimiz var. Bunun için sosyal, kültürel ve siyasal mahfillerde yaşadığımız panik havası (duruma hakim olamama, altımızdaki halının çekiliyor olma endişesi) bastığımız zeminin ne kadar çürük olduğunu gösteriyor olmalı. Dava meselesi ile hakikat arasındaki gerilimleri anlamaya dönük bir aklın olmaması bu çürümeyi getiriyor. Eğer tam da söz konusu gerilimleri sosyal, kültürel siyasal plandaki diyalogların üretken bir parçası/kaynağı haline getirmezsek, kolektif bir akıl ve bir varoluş zemininde buluşabilmemizin imkanı kalmayacak görünüyor. Diyalog, olduğumuz gibi kalma taassubundan vazgeçip birlikte neyi, nasıl dönüştüreceğimize dair bir açıklıkla mukayyettir. Bu da elbette hakikat fikri ve tecessüsümüzün dinamik bir akılla tekamül ettirilmesini öngörür. Söz konusu dinamizmi yakalayamadığımızda, başka deyişle entelektüel ve siyasal aklı diyalog temelinde yenileyip tekamül ettirecek bir kararlılığı gösteremediğimiz takdirde, tarihimizden gereken dersi almamış olarak duvara toslamak herhalde kaçınılmaz bir son olacaktır.

Dava meselesinin, tarihsel veriler/tezahürler çerçevesindeki klişelere hapsedilmesi, buna bağlı olarak biz ve öteki kutuplaşması içinde dondurulması, kibrin aslında söylemsel, zihinsel bir biçiminden başka bir şey değildir. Oryantalizm nasıl bu kibirle malul ve gayri ahlaki bir ideolojiye dönüşmüşse siyasal ve kültürel elitizm (jakobenizm) de bunun yakın tarihimizdeki bir örneğiydi. Bilhassa elitizmin dikiş tutmadığı, tutamayacağı bir gerçek olarak bugün önümüzde duruyor. Bu gerçekten her yönüyle alınması gereken dersi aldığımız ne yazık ki çok şüpheli gözüküyor. Dava ve hakikat ilişkisini mesele edinmeden, dahası diyaloga dayalı bir entelektüel ve siyasal akıl inşa etmenin önemini idrak etmeden dersimizi alabileceğimizi ise hiç sanmam.

Entelektüel ve zihinsel şaşılıklar, iyimser olmamızı sağlayacak çabaları daha baştan güdükleştiriyor.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *