Eski Şam Büyükelçisi Ömer Önhon’dan ‘İdlib’ yorumu

Eski Şam Büyükelçisi Ömer Önhon’dan ‘İdlib’ yorumu

Rusya ve Türkiye devlet başkanları 29 Eylül’de görüşmeye hazırlanırken, Türkiye’nin son Şam Büyükelçisi Ömer Önhon, İdlib’e yapılacak bir harekâtın çok kanlı ve çok acı olaylara yol açacağını söyledi.

İdlib’de işlerin kızışacağı sinyallerinin üzerine, Putin ve Erdoğan’ın iki gün sonraki randevusu gündeme gelince Cumhuriyet gazetesinden İpek Özbey, 360 Derece’ye, eski büyükelçi Ömer Önhon’u konuk etti.

Ömer Onhon, “İdlib’e harekât, iki bakımdan çok kanlı ve çok acı olaylara yol açacaktır. Bir kere orada muhalifler konsolide olmuş durumda. Sen ne kadar bombalarsan bombala, eninde sonunda oraya kara kuvvetiyle gireceksin ve orada bazılarına göre 30, bazılarına göre 40, bazılarına göre 50 bin insan var. Bunlar savaşta pişmiş insanlar.” dedi.

İpek Özbey’in soruları ve Onhon’un yanıtları şöyle:

– Sosyal medyada “İdlib bir şeylere gebe, daha doğrusu İdlib öne çıkarılarak Suriye’de bir şeyler pişiriliyor” şeklinde bir paylaşımınız oldu. Sizin yorumunuzdan birkaç gün sonra Rus basını, Rusya ile Şam rejimi güçlerinin Suriye’nin İdlib çatışmasızlık bölgesine müdahaleye hazırlandığını iddia etti. Mart 2020’den beri nispeten sakin olan İdlib’de gerginlik neden arttı?

Bugün ne olduğunu anlamak için bir parça geriye gitmeliyiz. İdlib bölgesinde normal olmayan bir durum var. 2016 sonunda Halep düştükten sonra, muhaliflerin bir kısmı Halep kırsalı ve İdlib’e gitti. Ondan sonra Astana’da çatışmasızlık bölgeleri oluşturulmasına karar verildi. Amaç, yıllardır abluka altında olan ve sivillerin çok zarar gördüğü bu bölgelere insani yardım girişini mümkün kılmak, çatışmaları sona erdirmekti. Buralarda rejimin altında yaşamak istemeyen insanları otobüslerle İdlib’e gönderdiler, size burada dokunulmayacak, dediler. Fakat diplomaside bizim “salam politikası” dediğimiz yöntemlerle rejim ve Rusya zaman içinde bütün bu bölgeleri operasyonlarla geri aldı.

Evet, İdlib hariç. Geri aldığı yerlerdeki sivillerin ve silahlı milislerin bir kısmı da orada kaldı, silahlarını teslim ettiler. Rejimden kaçan ve o anlaşmalar uyarınca o bölgeden çıkarılan gruplar, Suriye’nin dört bir yanından İdlib’de toplandılar. İdlib’in savaştan önceki nüfusu 1 milyon civarında, şimdiki nüfusu ise 4.5 milyon civarında… Ve orada şu anda HTŞ’nin hâkimiyeti var. Bu, El Kaide’den neşet etmiş, sonra onlardan koptuğunu açıklayan El Nusra, sonrasında Şam’ın Fethi Cephesi ve şimdi de HTŞ olan İslamcı bir yapılanma. 2017’den beri orayı ele geçirdi. Onun dışında Kafkasya ve Asya’dan gelen gruplar var. Çatışmasızlık bölgelerine dair anlaşmayı hatırlayalım, “Ateş kesilecektir ama terörist gruplar bu anlaşmanın dışındadır” diyor. O dönem şahsen şöyle düşünmüştüm: Ruslar bunu istedikleri gibi kullanacaklar! Şimdi ne yapıyorlar, gidip İdlib’i bombalıyorlar. “Hani harekât olmayacaktı” diyorsun, “iyi de biz teröristleri vuruyoruz” diyorlar. Yani mutabakatı istediği gibi yorumlayarak harekâtlarını sürdürüyorlar.

– “İstediği gibi yorumluyor” diyorsunuz ya tam da sormak istediğim: Ne zaman bunu yapmak istiyor da anlaşmadaki o ifadeyi öne sürüyor?

Suriye’de çok aktör var ama sahanın hâkimi kim derseniz, Rusya’dır. Şu anda en çok hangi aktör ipleri elinde tutup sağda solda oynatıyor derseniz o da Rusya’dır. Rusya sahadaki durumu kendi politikalarını idame ettirmek ve Suriye üzerindeki gücünü hatırlatmak için kullanıyor. İsrail’e “Ben sana karışmam, sen gel işini gör” diyor, Suriye’ye “Ben buradan çekilirsem İsrail dümdüz eder” ya da “Türkiye hemen yanı başında, eğer beni dinlemezsen Türkler seni ham yapar” derken bize geliyor, “Sığınmacı akımıyla ve terörist saldırılarla karşı karşıya kalırsınız” kozunu kullanıyor. Şu anda İdlib vilayetinin üçte biri rejimin eline geçmiş vaziyette. Bahsettiğim insanlar dar bir bölgede toplandı. Doğal olmayan bir durum bu.

– Ne açıdan?

Rejim kendisini bu savaşın kazananı olarak görüyor. “Ben bu savaşı kazandım, topraklarımda silahlı grupların bulunmasına razı gelmem” görüşüyle hareket ediyor. Harekâtlarına bunu gerekçe gösteriyor. 2020’de 5 Mart anlaşması imzalanmasına rağmen o günden bugüne İdlib’de Rusya ve rejimin harekâtı hiç durmadı. “İstediğimiz olmazsa geliyoruz” mesajı veriyor.

– İdlib’e harekât neden bu kadar korkulan bir durum?

İdlib’e harekât iki bakımdan çok kanlı ve çok acı olaylara yol açacaktır. Bir kere orada muhalifler konsolide olmuş durumda. Sen ne kadar bombalarsan bombala, eninde sonunda oraya kara kuvvetiyle gireceksin ve orada bazılarına göre 30, bazılarına göre 40, bazılarına göre 50 bin insan var. Bunlar savaşta pişmiş insanlar. Büyük bir kara muharebesi olabilir. Peki, sivil insanlar ne olacak? Ya kaderine razı olup, “Ölürsek ölürüz” diyecek veya rejim kontrolündeki bölgelere gidecek ki bu büyük bir risk ya da Türkiye’ye kaçacak. Bana sorarsanız en olası adres, Türkiye. İdlib’de bir kara harekâtı başladığı takdirde Türkiye’ye sığınmacı akını yeniden olacaktır. Bu kaçınılmaz. İkincisi orada yaşanacak bir savaşın sonucu ne olur bilemem ama her halükârda silahlı insanlar eninde sonunda bir yere gidecek. Yine gelecekleri tek adres, Türkiye olacak. Bunlar kaygı yaratan meseleler. 11 Eylül’de üç askerimiz şehit oldu. Demek ki arkasında kim varsa, Türk askerini hedef alan bir yapılanma da mevcut. Son dönemde Türkiye’ye yakın olduğu söylenen beş silahlı grubun yeni bir yapılanma dahilinde bir araya geldiklerini görüyoruz. Demek bir hazırlık var, herkes kendi pozisyonunu ortaya koymaya çalışıyor.

Hem siyasi anlamda birtakım adımlar atılıyor olabilir hem de askeri anlamda… Olanları hatırlayalım. Ağustos sonunda Suriye’de yeni hükümet kuruldu. Yemin etme töreninde Esad konuştu, ademimerkeziyetçilik ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi üzerinde durdu. Bu, Kürtlere verilen bir mesajdı. Kürtler şu anda ülkenin yüzde 25-30’unu elinde tutuyor ve buralar, en verimli bölgeler. Esad bir şekilde onu geri almak istiyor.

– Bunun için nasıl bir adım attı?

SDG’den bir heyet Moskova’ya gitti ve görüşmelerde bulundu. Terör örgütü PKK/PYD’nin yöneticilerinden İlham Ahmed başkanlığındaki aynı heyet şimdi Washington’da… Beyaz Saray’la görüşecek. New York’a da gideceklermiş. Yani BM toplantısının yapıldığı bir döneme rastlayan böyle bir ziyaret ayarlanmış. Şimdi buradan bakınca hatırlayalım: Cumhurbaşkanı, ABD’de Biden ile bir görüşme gerçekleştiremedi. Erdoğan’ın New York’tan dönmeden önce basın mensuplarıyla yaptığı toplantıda ABD’yle ilişkiler konusundaki söyledikleri de zaten durumu net olarak ortaya koyuyor. Bu arada bir gün önce Çavuşoğlu, Blinken ile görüştüğünü, yine birkaç gün önce bakan yardımcısı Sedat Önal, mevkidaşıyla konuştuğunu hatırlayalım. Bu toplantılarda mutlaka Suriye konusu ele alınmıştır. Tahminim olumlu anlamda bir şey çıkmadı, çıksaydı duyardık. Benim orada merak ettiğim şu: Acaba o görüşmelerde Suriye’nin geleceğine dair siyasi hamleler konuşulmuş mudur, hiç zannetmiyorum. Geçenlerde CENTCOM Komutanı, Suriye’nin kuzeyine gidip Mazlum Kobani ile görüştü. Ne görüştüler? Koca CENTCOM Komutanı… Acaba bizimkilere bilgi verildi mi; sanmıyorum. Bütün bunlara bakınca bir şeylerin kaynadığını görüyorsunuz.

– Konuyu açtınız, oradan devam edelim: ABD dönüşü Erdoğan’ın açıklamalarında “S-400 işi bitmiştir”, “Biden ile gidiş pek hayra alamet değil” sözleri ve Putin ile baş başa görüşeceği konusu öne çıkıyor. Tüm bu fotoğrafa baktığınızda ne görüyorsunuz?

ABD ile aramızda bir dizi soru var ve bu sorunların çözümü için hiçbir adım atılmadı. Sorunlar giderek girift bir hal alıyor ve çözülemeyecek duruma geliyor.

– Araya gireyim, bu cümleniz aslında Erdoğan’ın, oğul Bush, Obama ve Trump ile sorun yaşamadığına da itiraz eden bir cümle… 

Tabii, Obama’nın son döneminde Türkiye’yle doğrusu iyi bir dönem geçirdiğini hatırlamıyorum. Bu arada Suriye meselesi bu noktaya geldiyse sorumlularından biri de Obama’dır. İkincisi Trump dönemi, ki bu çok tuhaf bir ilişkiydi. Cumhurbaşkanımıza bir gün “en yakın dostum” derken ertesi gün “Kendine gel, fena yaparım” diyen bir adam… Dengesiz bir ilişkiydi o. Şimdi en azından Biden ile normal seyrinde gidiyor, anlaşılamadığını her iki taraf da görüyor. Fena ama bu anlamda daha normal bir ilişki!

– Altı yıl sonra Putin ve Esad yüz yüze görüştü. Türk askerinin saldırıya uğramasından sadece dört gün sonra. Görüşmeye geniş anlamlar yüklendi. 29 Eylül’de de Erdoğan-Putin görüşmesi var. Bu buluşmanın baş başa olmasının anlamı nedir? 

Putin-Esad görüşmesinden çok fazla bilgi verilmedi. Ancak Putin’in bir sözü dikkat çekiciydi, “Bölgede yabancı askeri güçlerin mevcudiyetinin kabul edilemeyeceğini, durumu kötüye götürdüğünü” söyledi. Esad ve Putin sonrasında Türkiye’nin adını geçirmeden silahlı güçlerin varlığından söz etti. Demek ki bir şekilde 29’undaki görüşmede gündeme gelecek. Baş başa olma meselesine gelince, bu işler genelde şöyle olur: İki lider baş başa otururlar, bazen yanlarına dışişleri bakanlarını alarak görüşürler. Sonra heyetler arası görüşmeye geçerler. Bu normali. Ama ziyaret boyunca hiçbir teknik heyetin bir araya gelmemesi, görüşmemesi, sadece iki liderin baş başa görüşmesini kafamda canlandıramıyorum. Muhtemelen iki lider baş başa görüşecektir ama dışişleri bakanı, istihbarat başkanları, savunma bakanları da muhataplarıyla görüşecektir. Bu arada İsrail Dışişleri Bakanı, Moskova’ya gittiğinde Lavrov’la basın toplantısı yaptı. Lavrov, “İdlib’de hâlâ istediğimiz sonuca gelemedik. Türkiye, terör örgütleriyle mücadele yükümlülüklerini yerine getirmiyor” dedi ve işaret fişeği öyle atıldı.

İki liderin görüşeceği tek konu Suriye olmayacaktır, Afganistan başta olmak birçok konuda görüşeceklerdir. Benim tahminim, 29’unda iki lider Suriye’nin geleceğine yönelik ciddi bir görüşme yapacak. Bu görüşmede ne olabilir diye düşündüğüm zaman aklıma Rusya tarafından “bir çözüm önerisi” yapılabileceği geliyor. Bir kere bütün bu Suriye meselesini “Erdoğan, Esad ile görüşür mü” noktasına kitlemek doğru değil. Komşu ülkeler savaşıyor dahi olsa görüşürler, görüşmelidirler de… Bu görüşmeleri gerekli düzeyler ve şekillerde yaparlar. Zaten yapılıyor da… İstihbarat başkanlarının görüştüğünü biliyoruz. Üst düzey resmi yetkililer, özel temsilciler görüşebilir ama Esad ve Erdoğan görüşsün demek doğru değil. Rusya’nın burada yaptığı Esad’ın meşruiyetini herkese kabul ettirmek. “Adam ülkesini savunmayacak mı?” deniyor. Tamam da hırsızın hiç mi suçu yok? Esad, kendi halkına karşı kimyasal silah kullandı. Kimyasal Silahlar Örgütü ile BM’nin oluşturduğu araştırma komisyonlarının somut verileri söylüyor, ben söylemiyorum. Sarin gazı kullandı. IŞİD de 2-3 kez bu silahlara başvurmuş. Ama IŞİD’in kullanmış olması Esad’ın kullanmasını meşru kılar mı? Kılmaz… İkincisi, en az 500 bin ölü var Suriye’de. Önemli kısmı çocuk, kadın… Öbür taraf da öldürdü ama Rejim’in öldürdüğü çok daha fazla. Rejim ve Rusya okul, hastane, pazaryeri gibi sivil yerleri hedef aldı. Çok vahşice bir yöntem ama maalesef sonuç veren bir strateji oldu. Bana göre vahşice bir askeri stratejiyle hareket eden böyle bir lidere meşruymuş gibi davranmak doğru değil. Esad zaten Suriye’yi toparlayacak lider de değil. Şu olabilir: Geçiş döneminde Esad orada oturur ama BM Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararında belirtilen ve Rusya dahil bütün BMGK daimi üyelerinin üzerinde mutabık kaldığı parametreler temelinde en yakın zamanda yapılacak serbest seçimlerde kazanan yönetimi alır. Altını çizerek söylüyorum; elbet komşu Suriye ile bir şekilde görüşme yapılmalı ama Esad ile değil.

– Tamam, siz böyle düşünüyorsunuz ama Putin bunu gündeme getirir mi yine de? Bu arada Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov’un “Geniş yelpazede yapılacak bir toplantı olacak” diye mesaj vermesi nasıl yorumlanmalı?

Bana göre gelir. “Suriye ile görüşün” derler muhtemelen. Ben Esad ile Erdoğan’ın görüşmesini pek mümkün görmüyorum.

SIĞINMACILAR EVLERİNE GİTMELİ

– Suriye rejimi Dışişleri Bakanı Faysal el-Mikdad, “Türkiye Suriye’deki askerlerini acilen geri çekmeli” dedi. Bir iddiaya göre iki aşamalı bir müdahale olacak. İlk aşamasında M4 karayolu baştan sona temizlenecek. Türkiye destekli militanlar İdlib bölgesi kuzeyine püskürtülecek. Sonra da bölgedeki militanların dağlık bölgeye çekilmesi sağlanacak ve İdlib’e girilecek. Türkiye ne yapmalı?

Suriye’deki başlıca meselelere bakalım önce: Bir kere sığınmacılar konusu var, 3.6 milyonu Türkiye’de, 5.6 milyonu ülke dışında… Kesinlikle ırkçı ve Suriyeli karşıtı bir yaklaşımla söylemiyorum, ben altı yıl Suriye’de görev yaptım ve Suriyelileri severim ama bu sığınmacıların evlerine geri gitmeleri lazım. Meselenin esas çözümü kaynağında, yani Suriye’de. Bir sığınmacı ancak tutuklanmayacağını, öldürülmeyeceğini bilirse geri döner. İkincisi, silahlı gruplar çok. Bunlar ne olacak? Kürtlerin durumunun ne olacağı da diğer bir mesele. Suriye’nin yüzde 25-30’una sahip olan Kürtlere “Hadi siz geldiğiniz yere dönün” dendiğinde dinleyecekler mi; zannetmiyorum. Pazarlığını yapacaklar. Burada Türkiye’nin, İran’ın tutumu ne olacak? Suriye’de ekonomik olarak da durum çok kötü. Raporlar, 9.3 milyon insanın yiyecek bulamama tehdidiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Yüzde 80’i fakirlik sınırının altında yaşıyor. Bunun da halledilmesi gerekiyor. Ayrıca kaçmak zorunda kalan insanların evlerine ve topraklarına el koyuyorlar, Esad’ın yanında savaşanları ve ailelerini yerleştiriyorlar.

– Siz “Suriye’ye geri dönmeliler” diyorsunuz da Esad istiyor mu?

Tabii ki istemiyor. 2020’de bir konferansta konuştu, “Teröristlerden kaçan milyonlarca Suriyelinin geri getirilmesi öncelikli hedefimiz” dedi. Yalan! Yurtdışına kaçanların çoğu Esad karşıtı. Suriyeliler için yapılabilecek şey; ülkelerine dönüşlerinde başlarına kötü bir şey gelmeyeceğini garanti altına almak ve Suriye’de yaşayabilecekleri şartları oluşturmaktır. Ancak belki öyle dönerler.

– 11 Eylül’deki saldırının ardından Milli Savunma Bakanı Akar, “Rusya Federasyonu ile yaptığımız görüşmeler sonrasında imzalanan mutabakatlar var. Biz uyuyoruz, muhataplarımızın da uymalarını bekliyoruz” diye mesaj verdi. Türkiye yükümlülüklerini yerine getiriyor mu, getirmiyor mu?

Türkiye, şu anda Suriye Arap Cumhuriyeti’nin topraklarında. Orada olmamızı gerektiren sebepler de sınırlarımızın güvenliğinin sağlanması ve terör örgütlerinin sınır komşumuz olmasını engellemek. Sınırlarının güvenliğini sağlayacak bir otorite Suriye’de olduğu zaman, Türkiye elbette kendi topraklarına çekilecektir. Türkiye, yükümlülüklerini yerine getirdiğini söylüyor ama Rusya aynı görüşte değil. Öbür taraftan Türkiye de Rusya’nın yükümlülüklerini yerine getirdiği konusunda kuşkulu.

RADİKAL GRUPLAR HER ZAMAN SAHNEDE

Kitabınızda Suriye’de ortaya çıkan radikal grupların oyun değiştirici olduğunu söylüyorsunuz. Şimdi bu gruplar oyunu değiştirmek üzere yine sahnede mi? 

Radikal gruplar her zaman sahnede. Suriye’de BMGK 2254 temelli bir siyasi çözüm ve uluslararası camianın desteği olmadığı takdirde ülkede güvenlik boşlukları olacak ve radikal gruplar orada faaliyetlerini sürdürecekler. Daha birkaç gün önce Deyrizor’da IŞİD’in saldırısında 10’dan fazla rejim askeri öldürüldü. Radikal gruplar, toprak hâkimiyetini kaybettiler ama eylem yeteneği olarak mevcudiyetini sürdürüyorlar. Bazen bu grupların eylemleri uluslararası camiadaki çeşitli aktörlerin yapmak istediklerine gerekçe teşkil edecek yararlı bir manivela olarak da görülebilir. Önümüzde iki yol var. Biri, “Savaşın kazananı Esad’dır, kabul ediyoruz, ülkesinde ne yaptığı bizi ilgilendirmez, bizim muhatabımız odur” demektir. Bana göre hukuki ve insani olarak doğru ve sürdürülebilir değildir. Önümüzdeki dönemde daha büyük patlamalara yol açacak bir yaklaşımdır. İkincisi, Suriye’de toplumsal mutabakata dayanan bir çözümdür. Bu da ancak uluslararası camianın ortaya koyacağı siyasi irade ile yapılabilir. Esad’ın yerinin ne olacağına Suriye halkı karar verir.

SAF TUTMAK ELİMİZİ ZAYIFLATIR

Suriye krizi boyunca ABD de Rusya da Türkiye’yi zor durumda bırakan adımlar attı. ABD’nin yerel ortak olarak PKK’nin uzantısı YPG’yi seçmesi ve Türkiye’yi adeta dışlaması, Rusya’nın da Astana ürünü olan çatışmasızlık bölgeleri anlaşmalarına mukabil operasyonlarını sürdürmesi ve İdlib’deki hamleleri ilk aklıma gelen örnekler. Bu bağlamda, Rusya’nın İdlib’de 34 askerimizin şehit edilmesindeki rolünü ve benzer olayları unutmak mümkün değil.

Suriye sürecinde ABD de, Rusya da önem taşıyor. Şu veya bu nedenle birine darılıp veya uzak durup, diğerinin yanında saf tutmanın iyi bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Elimizi zayıflatır. Tabii ABD ve Rusya da Türkiye’nin önemini ve rolünü göz ardı etmeden hareket etmeliler. Rusya, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin baş aşağı gidişini ellerini oğuşturarak keyifle izliyordur herhalde.

Ömer Önhon kimdir? Kingston Üniversitesi’nden mezun oldu, 1985’te Dışişleri Bakanlığı’na girdi. 2002-2006 arasında New York Başkonsolosu, 2006’da Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Genel Müdür Yardımcısı, 2009-2012 yıllarında Şam Büyükelçisi oldu. 2012’de Suriye’deki iç savaş nedeniyle Türkiye ile ilişkiler gerginleşince merkeze çekildi, yılsonunda Ortadoğu ve Asya’dan Sorumlu Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı’na getirildi. “Büyükelçinin Gözünden Suriye” adlı bir de kitabı bulunan Önhon, 2014-2019 arası Madrid’de büyükelçilik yaptı, Ankara’da Uluslararası Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğü’nün ardından nisanda emekli oldu.

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *