İSLAM SİYASALLAŞMALI

İSLAM SİYASALLAŞMALI

“Yüksek değerler, siyasal şemsiyeye sahip değilse ya çiğnenirler ya da tahrif edilirler.”

YeniSöz gazetesinde  Abbas Pirimoğlu, İslam için de siyasallaşmanın kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu yazdı. Siyasallaşmanın anlam ve önemi üzerine tesbitlerde bulunan ve sonraki yazılarında bu konuya devam edecek olan Pirimoğlu’nun ilk yazısı şöyle:

İslam’ın siyasallaşmasından kastımın Salman Sayyıd‘ın ifadesiyle “sandalye kapmaca oyunu” olmadığını peşinen bildireyim. Kastım “siyasal ezgiyi nasıl değiştireceğimizle ilgilidir; dünya- yapmakla ilgilidir(Hilafeti Hatırlamak. Vadi yay. Sf:10) Dahası dinin basitçe bir istismarı olmadığını, oy avcılığı için gösteriş dindarlığı yapmak ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını da eklemeliyim.

Kastım yüksek değerlerin siyasetin amacı haline gelmiş olmasıdır. En azından siyaset tanımlanırken bu yönde bir anlayışın dünya üzerinde savunulması imkânının var olmasıdır. Hele hele kapitalizmin pervasızlaştığı günümüz şartlarında insanlaşma kaygısının ön plana çıkarılması halidir.

Paulo Freire insanlaşma kaygısının, insandışılaşmanın sadece ontolojik bir ihtimal değil, tarihi bir gerçeklik içerdiğini de vurgular.(Ezilenlerin Pedagojisi. Ayrıntı. sf:26 )  Haksızda değildir; “insanlaşma” şayet bir “kaygı” kaynağı olarak karşımızda duruyorsa, bunun aksinin-insandışılaşmanın- varit olması hali de potansiyel veya mevcud bir vakıa olarak hep olacaktır.

İşte “yüksek değerler” tam bu noktada bir kıstas olarak ihtiyacımız olan ölçüleri bize sunar. Böylece insanlar “insanlaşma” veya “insandışılaşma” konusunda ne olduğuna dair fikir sahibi olma imkânına erişirler.

Yüksek değerler, siyasal şemsiyeye sahip değilse ya çiğnenirler ya da tahrif edilirler. İslam’ın siyasallaşması hali, yüksek değerlerin, lakin hiçbir kişi, sınıf, zümre yahut ulus tarafından konulmayan ve Tanrı tarafından indirilen yüksek değerlerin yeryüzünde egemenlik kurması hedeflidir.

Peki, nedir Tanrı tarafından indirilmiş yüksek değerler? Birkaç tanesine değinelim. İlki ve en önemlisi insanın “ontolojik hakikatinin”  dışına taşmaması halidir. Tanrı-İnsan arasında ki “yaratılmışlık” ontolojik ilişkisinin hiçbir zaman zihinlerden çıkarılmaması demektir. Daha açık bir ifadeyle insanın tanrılaşmaması gereğidir. Kur’an “Firavun”,”Nemrut”, “Ebu Leheb” gibi figürlerden boş yere bahsetmez. Bunların her birisi yaşamış ve kıyamete kadar yaşayacak siyasi bir kimliktir.  İnsan onurunun düşmanı sahte ilahların portrelerini çizerek “sakın böyle siyasi kimliklere tahammül etmeyin” diye insanlığa yol göstermeyi amaçlar. Bu tipler insanlığın cinnet geçirmiş halleridir. Geçen yüzyılda bunlardan bol miktarda vardı. Hitler, Mussolini, Tito, Lenin, Mao, Stalin, Bush gibi. Güncel olarak da Trump gibi, Binyamin Netenyahu gibi.

Burada şu hususa değinmeden geçmek yerinde olmaz ve anlatmak istediğimizi eksik bırakır. Bir kişi farklı dinlere inanabileceği gibi ateist bile olabilir. Bu onun şahsi kanaati daha doğrusu kendi imtihanıdır. Lakin hangi görüşten olursa olsun hiçbir siyasi ideoloji bir kişiyi ilahlaştırmak ve toplumu köleleştirmek hakkına haiz değildir. Yani din vazedemez. Müslüman ismini taşısa bile hiçbir kimse kendisini ilahlaştıramaz. İnsanları köleleştiremez. Nefsi arzu ve isteklerini toplumun önüne put olarak dikemez. Çünkü Allah’tan başka bir ilahın olamayacağı hakikati evrenseldir. İnanmayan inanmaz, ama nefsinin arzu ve isteklerine insanları ram etmeye hakkı yoktur.  Böyle bir durumda “İslam”, insanlara, önlerine dikilen bu kişileri-put- ellerinin tersiyle iterek önlerinden, yollarının üzerinden çekmelerini emreder. Ümmeti bu konuda vazifeli addeder.

Aynı şekilde Kur’an “Karun” dan da bahseder. Sermayeden. İnsanların dudaklarını uçuklatan şaşaa sahibi olmaktan! Ayrıca “büyücü”lerden ve “bel’am”lardan bahseder. Büyücüler Firavun düzeninin ideolojik savunucuları, Bel’am ise hakikati Firavunların işine gelecek, rahatını bozmayacak şekilde tahrif eden sahte/işbirlikçi din adamlarıdır. Bunların hepsinin el ele vererek dünya üzerinde fitne ateşini yaktıkları, bunu yaparken de, “bizler ıslah ediyoruz” dedikleri bize bildirilen (Bakara,11)  ve tecrübelerimiz ile de sabit olan bir husustur. Bunun en son örneğini Trump göstermiştir. Bir taraftan Filistin’de ateşi körüklerken diğer taraftan yüzsüzce “barış” tan söz edebilmiştir.

Günümüz büyücüleri/gözboyayıcıları,  Afrika’da her yıl altı milyon insanın açlıktan ölmesine, Doğu Asya’da her yıl altı milyon kız çocuğunun seks endüstrisinde köle  olarak kullanılmak üzere kaçırılmasına(Esat Aslan. Jeopolitik Derinlik. kapı. Sf:18) rağmen dillerine Aişe annemizin evlilik yaşını dolayarak dikkatleri Efendimize çekmek suretiyle kapitalizmin sömürü ve hedonizminden gözlerimizi kaçırmayı amaçlarlar. İsterler ki bizler Efendimizin yüksek şahsiyetinden şüphe edelim yahut içimizdeki kandırılanlar vasıtasıyla enerjimizi didişerek boşa harcayalım. Oysa her çağın ve coğrafi şartların kendisine has olan yerel ahlaki telakkileri vardır.  Mesela iklim farklılıklarının ergenlik yaşını toplumdan topluma farklı kılması gibi! Keza yine günümüzün “Bel’am”ları da Batı yararına fetva veren, yerel zalimlerin besledikleri sözde din âlimleridir. Bunlar hiçbir zaman dünya zalimleri aleyhine “din” adına hiçbir şey söylemezler. Aksine, itiraz eden Müslümanların çabalarını boşa çıkarmak için çırpınırlar. Hatta İsrail’i otorite olarak nitelerken kendi ülkelerinin meşru hükümetini devirmek için silahlı kalkışma da dahi bir beis görmezler.

İşte İslam bu tür karakterlerle(Firavun, Karun, Bel’am) mücadele edebilmek için siyasallaşmak zorundadır. Yahut amiyane tabirle suya sabuna dokunmaya mecburdur. Zira çağdaş Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar, Büyücüler(küresel kitle iletişim vasıtaları), Bel’amlar hep birlikte dünya üzerinde küresel bir siyasa üretmektedirler. Dünyayı adeta küresel cahiliye Mekke’si haline getirmişlerdir.

Siyasallaşan İslam’da gözetilmesi gereken ilk yüksek değer’in hiçbir kişinin ilahlaştırılmaması olduğuna değindik.  Bununla sıkı sıkıya bağlı olan bir diğeri ise Tanrının insanlaştırılmaması halidir. Bunlar sıkı sıkıya bağlıdırlar zira İnsanın tanrılaştığı bir ortamda aynı zamanda Tanrı’da insanlaşacaktır. Çağdaş literatürde buna “sekülerleşme” denilmektedir. İnsanlar ateist olabilir, buna kimse itiraz edemez, ama kimse bizlerden hem Tanrıya iman edip hem de yokmuş gibi yaşamamızı isteyemez. Bu nedenle Müslümanların İslam’ın siyasallaşması istemine de kimse rezerv koyamaz. Hele hele  “Tanrıyı kıyamete zorlamak” gibi avenjelist zırvalar günümüz zorbaları tarafından sahneye konulurken kimse bizden bunun karşısında hakikati terennüm etmeyin, bu yol da bir siyaset üretmeyin diyemez. Neymiş İsa gökten inince Hıristiyanlığın bin yıl sürecek Tanrı Krallığıkurulacakmış da, inmesi ancak Yahudilerin Süleyman Tapınağını yeniden inşa etmesi şartına bağlıymış da, bu sebeple Hıristiyanlar destek versin de bir an önce Mescidi Aksa yıkılsın yerine Süleyman mabedi kurulsun. Dolayısıyla İsa insin ve yeryüzünde Tanrı Krallığını kursun… Avenjelist bunaklar bu saçmalığın tahakkuku için Tanrıyı kışkırtıyorlar; İsa’yı indirmesi için ona yardımcı olduklarını söylüyorlar. Böylece Tanrı’yı ilişki kurulan, bir hesap dahilinde muhatap alınan  “insan” derekesine indirip onu tahrik etmeyi  düşünüyorlar(!?) Bu teolojiyi dünya üzerinde uygulanacak bir siyaset olarak dayatıp insanlığın geleceği üzerinde operasyonlar yapıyorlar.

Sanırım bu şartlar altında artık hiç kimsenin “İslam’ı siyasallaştırmayın varın laiklik ile gününüzü gün edin;  hayata müdahil olmayın, uysal koyunlar gibi başınızı nereye çekerlerse oraya gidin” demeye takati kalmamıştır.

Zira bu kadar saçmalığın, pervasızlığın, sömürünün, yalanın ve talanın karşısında İslam’ın siyasallaşmasından başka bir seçenek önümüzde bulunmamaktadır…

Yeni Söz

Paylaş :

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked with *