Geldi çattı reform ya da Din’de ne?

Geldi çattı reform ya da Din’de ne?

Rönesans denen ‘yeniden doğuş’ zihinsel ve kalbi bir değişimdi; ‘dinde reform’ yapmadan olamazdı, çünkü yeni kurulan modern maddi hayat, dinden bağımsız başka bir hayattı. Din ise hala insanlar nezdinde yüksek bir değerdi.

Hüseyin Alan

Reform denen, dinde yapılan yeniliktir. Dinin, kurulu maddi hayatın ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi için yapılan tevil ve tefsirdir. Dini metinlerin yeniden ama eleştirel olarak okunmasıdır.

Reform, yeniden doğuş denen ‘rönesansla’ başladı. Dinden bağımsız olarak oluşturulan başka bir dünya görüşüyle ve buna dayalı kurulan maddi hayatla irtibatlıydı.

Reformun tarihçesi, kapitalist serbest pazar ekonomisinin kurulması ve sistemleşmesine, bu ekonomiyi ayakta tutan demokratik siyasetin müesses hale getirilmesine dayanır…

Rönesans denen ‘yeniden doğuş’ zihinsel ve kalbi bir değişimdi; ‘dinde reform’ yapmadan olamazdı, çünkü yeni kurulan modern maddi hayat, dinden bağımsız başka bir hayattı. Din ise hala insanlar nezdinde yüksek bir değerdi.

İki zıt şey bir arada olamayacağına göre biri (bu din oluyor) ya yok edilecekti yahut yeniye göre yeniden yorumlanacaktı. Çünkü yeniyi din kurmamıştı.

Şu halde dini metinler yeniden okunmalıydı, ama yeninin içinden hareketle, yeniye uyumlanacak eleştirel okumayla.

Dini yok etmektense onun etinden budundan, yeniye meşruiyet vermesinden istifade etmek daha karlı oldu…

Düşünün şimdi; ticari kurallara uygun olarak düzenlenmiş ‘sivil’ yeni kent, mimarisi ve sosyal hayatıyla, maddi değerler ve iktisadi kültürüyle, endüstrileşmiş toplum yapısıyla, sivil ve özgür birey’iyle kurulmuş ve işleyen bir hayatta

Dinin, en azından kendi mukaddes metni ile ‘şu haram bu helal’ ölçüsüyle bu hayata müdahale ettiği, sömürüye ve talana set çektiği, kardeşlik ve dayanışmayı şart kıldığı maddi bir hayattan, şehir toplumu ve kültüründen, cemaat aidiyeti ve dine bağlılıktan kopmuş, onun yerine;

İstediği işi yapan, tekelleştiği üretimde hesapsız kitapsızca kazanan, borsa faiz banka oyunlarıyla kazancını katladıkça katlayan, pazarı piyasayı ele geçirip vurgunu sistemleştiren, dilediğince harcayan, çiftçinin esnafın kazanç kaynaklarını bitirip kendine mahkum eden, çaresiz bıraktıklarını vahşice sömüren, herkese ait doğal kaynakları tepe tepe kullanan;

Başka bir maddi hayata, kent kültürüne, kent toplumuna geçilmiş. Bu şartlarda işleyen hayatla dini metinler ve buyruklar karşı karşıya gelmiş. Bu çelişkiden nasıl çıkılacaktı?

Din, kendi halinde bırakılsaydı bu çelişki yok edilebilir, insanlar ikna edilebilir, büyük değişim ve dönüşüm gerçekleşebilir miydi?

Dinde reform olmadan olmayacaktı. Reformun sebebi de buydu. Böylece;

Din, maddi hayattan çıkartılıp manevi hayata yollanarak; iktisadi, siyasi ve sosyal gerçeklikten uzaklaştırılıp kişisel vicdana, ahlaka, ibadete bırakılarak iş çözüldü. Dini metinler artık yeniye göre, yeninin içinden okunup anlaşılabilirdi…

Gerçeklikten, maddi dünya ve hayattan kopuk teoloji yahut ilahiyat bilimi bu şartlarda doğup gelişti, yeni duruma meşruiyet verecek bilgi üretimi için kurumsallaşarak yoluna devam etti.

Bizdeki Kur’an kurslarının, imam hatip okulları ve ilahiyat fakültelerinin hikayesi de buydu. İki dünya savaşı arası şartlarında kalan ‘gerici’ Kemalistler ve dogmatik laikçilerin çağdışılığına bakmayın, bunlar maçı okuyamayanlardır. Tasfiye edilmelerinin sebebi de burada yatar…

Rönesans ve reform ilkin İtalya ve İspanya’da doğdu, sonra Batı Avrupa’da gelişip kurumlaştı. Kapitalist serbest pazar ekonomisinin sistemleşmesi ve yayılmasıyla birlikte tüm dünyayı etkisi altına aldı.

Burada aslolan reel gerçeklik denen, olgu denen, verili sayılan maddi hayattır, ‘olan’dır. Dinler, bu hayata ve olana uygun biçimde yeniden okunmalı ve reforme edilmelidir. Her yerde olanda buydu. Artık ‘olması gereken’ hayaldi!…

Rönesans ve reform kendine has dünya görüşü ve insan modeliyle tarihe girdi, ama o günden bu güne kalkınmış bir kaç ülke dışında kalanlar, yahut zor gücü veya ikna yoluyla kasten geri bırakılanlar için ne reformlar bitti ne de rönesanslar…

Türkiye, yeni bir reform hamlesi başlatıyor. Buradan anlaşılması gerekene kafa yoralım:

‘Yapısal reformlar’ denen şey aslında, sömürü mekanizmasının, çok uluslu şirketlerin ve sermayenin ihtiyaç duyacağı yeni düzenlemelerdir. Bunun önündeki yasal ve idari engellerin kaldırılmasıdır.

Bu standart bir modeldir; her yerde benzer biçimdedir. Uygulama şekli iki taraflı bir politika gerektirir:

Finans ekonomisi tarafı ve reel ekonomi tarafı. Faiz enflasyon kur ayarlaması ile başlar. Kalkınma ve istihdam söylemli kemer sıkma, elde kalan kamuya ait karlı yatırımların özelleştirilmesi, sosyal harcamalarda kesinti, ücretlerin düşürülmesi, hayat pahalılığı, ithal mal bolluğu, iflaslar, işsizlik vs ile devam eder.

İlla ki hukuki güvence ister. Hukuk reformu ister…

Sermaye denen birkaç unsurdan oluşan maddi şeylerdir. Tabiatı icabı doyumsuzdur; büyümek ister. Büyümek için yüksek kar ister. Kar ettikçe büyür, büyüdükçe karı artırır.

Maddi olarak yasal, manevi olarak ahlak tanımaz. Bu piyasa da böyle düşünülemez. Piyasa şartları müsaade etmez. Aksini düşünmek dünyadan ‘bi-haber’ olmaktır. İdeolojik olarak sağcı solcu, faşist muhafazakar parti ve hükümette tanımaz…

Türkiye’nin de dahil olduğu serbest pazar ekonomisinde, bitmek bilmez reform hamleleri, söylediklerimizi teyit eder. Çünkü her reform, sermaye lehine koparılacak büyükçe bir parçaya işaret eder.

Dünya sisteminin dışına çıkmak yahut farklı başka bir sisteme geçmek söz konusu olmadığına, böylesi bir model taraftarı olunmadığına göre reformlar kaldığı yerden devam edecektir; şüpheniz olmasın…

Bu durum aynı zamanda başka bir şeye de işaret eder: iktisadi, siyasi veya eğitim alanında yapılan her reformu, ülkenin dini anlayışında yapılacak reformlar takip eder.

İslam dininin, dini metinlerinin kurulu dünya düzeni içinden hareketle, düzene uygun biçimde okunup yorumlanması gerçeğiyle yüzleşelim.

Gösterge mi arıyoruz; içinde yaşadığımız maddi gerçeklik dünyasında ve günlük hayatında, işin aslına muhalif değil, olması gereken uğrunda var olmak değil, bu hayatın içinde iktidar ve imkan peşinde olduğumuz gerçeği.

İktidar ve imkan çatışmasının ve verili olanın dışına çıkıp manzarayı doğru okuyabilirsek, İslamcıların düştüğü durumun, düşmeleri gereken durum olduğunu kavrarız…

İki yüz sene önce ilk sarı ineği verirken mağlubiyetten kurtulup savunmaya geçeceğimizi, kalkınıp zenginleşeceğimizi, özgürleşip ‘insan’ olacağımızı ve feraha ereceğimizi ummuştuk.

Her reformda bir inek vererek kurtulmak istedik. Geldiğimiz yer malum. Umalım da sonuncu ineğe sıra gelmiş olmasın…

İyi de ne diyoruz:
Tarihten ibret alanlar bilir ki bu cendereden çıkışın yolu vardır:

Sermaye denen maddi unsurların değil ‘sermayedar’ denenin zihnen ve kalben değişmesi. Bunların maddeyle kurdukları ilişkiyi Müslümanca kurarak tarihe ve topluma yeniden girmesi. ‘Rönesans’ denen şey bu kez dini dayalı dünya görüşüyle tersine işleyecektir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • irfan yalçınkaya
    14 Kasım 2020, 17:37

    Kısa ve öz, bu konu bu kadar anlatılabilirdi, tefekkürüne ve klavyene sağlık

    Yanıtla