“Maneviyat dünyasının derebeyleri: Şeyhler”

“Maneviyat dünyasının derebeyleri: Şeyhler”

“Allah, şeyhlik kurumunu ihdas etmemesine ve hiç kimseyi şeyh olarak atamamasına rağmen, maneviyat dünyası üzerinde tekel kurmaları için şeyhlerin kutsal varlıklar olduğu ve ilahi niteliklere sahip olduğu hep uydurulmuştur.”

Son günlerde bir ‘şeyh’ üzerinden yeniden ‘şeyhlik’ tartışması alevlenirken, bu kavramın içeriği ve İslam’a uygunluğu konusunu, Prof. Dr. Bilal Sambur, Şarku’l Avsat için kaleme aldığı makalesinde yorumladı.

Şeyhlerin kutsal ve ilahi niteliklere sahip insanlar olmadıklarını vurgulayan Sambur, “Beşer olmanın dışında şeyhlerin, insan üstü bir nitelikleri ve vasıfları yoktur.” dedi.

Sambur, “Şeyhler, her şeyleriyle devletle, servetle, şehvetle ve şöhretle bütünleşmiş durumdadırlar. Dünyevi bir hakimiyet kurumu olarak şeyhlerin, devlet gücünü kullanmaları, servetin, şöhretin ve şehvetin her türlüsüne sahip olmaları kaçınılmazdır.” ifadesini kullandı.

Sambur’un işte o yazısı:

Maneviyat dünyasının derebeyleri: Şeyhler

Müslüman dünyasında dini hayat üzerinde büyük bir kontrole sahip tarikatların başında şeyh denilen kişiler bulunmaktadır.  Tarikatlarda veli veya ermiş oldukları zannedilen şeyhlerin, mürşit olduklarına inanılmaktadır.

İslam’da bir ruhban sınıfı olmadığı gibi, bir şeyh sınıfı da bulunmamaktadır. Tarikat şeyhlerinin, veli ve mürşit olarak düşünülmesi, sadece onların takipçilerinin onlar hakkında uydurduğu bir kurgudur.

Şeyhler, kutsal ve ilahi niteliklere sahip insanlar değildirler. Beşer olmanın dışında şeyhlerin,  insan üstü bir nitelikleri ve vasıfları yoktur.

Tarikatlarda şeyhler, insanüstü vasıflara sahip ilahi niteliklere sahip otoriteler olarak kurgulanmaktadırlar.

Şeyhlik, her şeyiyle insanlar tarafından kurgulanan yapay bir pozisyondur. Şeyhler arasında sahte veya gerçek ayırımı yapmanın hiçbir gereği yoktur.

Allah, şeyhlik diye bir kurum ihdas etmediğine göre bütün şeyhleri, sahte ve yapay grupta değerlendirebiliriz.

Allah, şeyhlik kurumunu ihdas etmemesine ve hiç kimseyi şeyh olarak atamamasına rağmen, maneviyat dünyası üzerinde tekel kurmaları için şeyhlerin kutsal varlıklar olduğu ve ilahi niteliklere sahip olduğu hep uydurulmuştur.

Şeyhleri, insanların maneviyat dünyasını kontrol eden ve insanların hayatları üzerinde maneviyat adına tahakküm kuran derebeyleri olarak değerlendirebiliriz.

Tarikat denilen derebeyliklerini muhafaza etmek için şeyhlerin pozisyonları, peygamberlerle mukayese edilmiştir.

Uydurma bir hadiste “Kavmi içindeki şeyhin, ümmeti içindeki peygamber gibi olduğu” vurgulanmaktadır.

Mürşit makamında olduklarını iddia eden şeyhler, peygamberlerle aynı pozisyonda olduklarını iddia etmekte, peygamberlere atfedilen sıdk, emanet, fetanet, tebliğ ve ismet hasletlerine kendilerinin de sahip olduğunu zannetmektedirler.

Kendilerini peygamber vekili veya peygamber yerine koyan şeyhler, aslında tarikat kurumu etrafında yapay ve alternatif din inşa etmektedirler.

Kendilerine uymanın peygamberi takip etmek demek olduğunu iddia eden şeyhler, müritlerini her açıdan kendilerine teslim olmaya zorlamaktadırlar.

Şeyhleri, insan yapımı dinlerin kurucuları ve liderleri olarak görebiliriz.

Şeyh, hiçbir şekilde müridin kendisinden ayrılmasına izin vermemektedir. Şeyhten ayrılan mürit, dinden çıkmış gibi konumlandırılmaktadır.

İslam’dan çıkana mürtet denildiği gibi, şeyhten ayrılan takipçiye de mürid-i mürted denilmektedir.

Şeyhler, müritlerine karşı tekfir ve irtidat silahını kullanarak onları hayatları boyunca kendilerine mahkum ve bağımlı hale getirmektedirler.

Bir şeyhi takip edip etmeyeceğine kişiler, hür iradeleriyle istedikleri anda ve yerde hiçbir baskıyla karşılaşmadan karar verebilmelidirler.

Müritlerin tarikatlardan çıkma ve şeyhin müritliğini bırakma hak ve özgürlüğünün olması, insan haklarının, din ve vicdan özgürlüğünün olmazsa olmazıdır.

Şeyhler, kendilerini dini ve manevi hayatta peygamberlerden bile daha üstün görmektedirler. Şeyhlik kurgusu, hayatta her şeyin şeyhin etrafında dönmesi gerektiğini, şeyh olmazsa din dahil hiçbir şeyin olmayacağını iddia etmektedir.

Beyazıd-i Bestami’nin “Şeyhi olmayanın şeyhinin şeytan olacağı” sözü şeyhlik kurgusunun temel doğmasıdır.

Kuşeyri de “Şeyhi olmayan müridin ebediyen iflah olmayacağını” iddia ederek insanları hem bu dünyada hem ahirette ebedi olarak şeyhlere mahkum hale getirmektedir.

Bir şeyhe sahip olmamanın şeytanın yoluna sapmak olduğu düşüncesi, İslami olmadığı gibi, insani de değildir.

Allah, hiç kimseyi insanların ruhlarına, kalplerine ve hayatlarına hükmetmesi için tayin etmemiştir.

Allah adına şeyhlik iddia edenler ve insanlara kendilerini şeyh olarak dayatanlar, aslında Rahman’ın yolundan sapıp şeytanın ve şerrin yoluna sapmaktadırlar.

Allah’ın ve insanların, hiçbir şeyhe ihtiyacı yoktur. Allah, insanlara akıllarını kullanmalarını, Kur’an konusunda sahih bir anlayış geliştirmelerini ve ahlaklı bir hayat sürmelerini istemektedir.

İslam, her kişinin kendi aklını kullanmasını ve kendi kendinin şeyhi olmasını istemektedir.

Aklını kullanarak kendinin şeyhi olmayı başaramayanlar, başkalarını şeyh kabul ederek onlara teslim olduklarında aslında şeytanı ve şerri kendilerine şeyh haline getirmektedirler.

Şeyhlik kurgusunda şeyh olduğu iddia edilen kişinin bakışında (nazarında), sözünde (sohbetinde) kısacası her şeyinde hikmet aranmaktadır. Şeyhin kendisi, her şeyiyle mürit için bir hidayet kaynağıdır.

Hidayet kaynağı olarak düşünülen şeyhin, müridin iç dünyasına (batınına) hükmettiği ve tasarruf ettiği iddia edilmektedir.

Şeyh her şeyiyle kutsal bir hidayet kaynağı olduğundan dolayı müridin ona kalbiyle bağımlı olması, onun suret ve siretini sürekli olarak düşünmesi gerekmektedir.

Müridin, şeyhin maddi ve manevi varlığına bağımlı olmasına rabıta denilmektedir. Rabıta rejimi, müridin, şeyhe mutlak olarak kendisini 7/24 teslim ettiği sistemin adıdır.

Rabıta rejiminin sarsılmaması için mürit değersizleştirilmekte, şeyh ise yüceltilmekte ve otoritesi tartışılmaz hale getirilmektedir.

Gazali, müridin her açıdan şeyhi takip etmesi gerektiğini, hatta şeyhin yanlışını kendi doğrusuna tercih etmesinin gereklilik olduğunu iddia etmektedir.

Şeyhin yanlışının bile yüceltildiği ve kutsandığı bir rabıta rejimi ile karşı karşıya bulunuyoruz.

İbn’ül-Arabi daha da ileri giderek müridin şeyhe ölünün musdalla taşında gassala (ölü yıkayıcısı) teslim olması gibi teslimiyet göstermesini, şeyhten şeriata aykırı bir şey olsa bile müridin şeyhin hiçbir şeyini sorgulamaması gerektiğini söylemektedir.

Tarikatlarda sistematik bir şekilde masum şeyhler doktrini formüle edilmiştir. Müridi şeyhin yanında küçük bir çocuk olarak gören Necmeddin Kübra, kişinin iradesini ve özgürlüğünü tamamen şeyhe teslim etmesi gerektiğini söylemektedir.

Şeyhe mutlak şekilde teslim olunmasına ve şeyhin kişinin hayatı üzerinde tam olarak hakim olmasına şeyhte fena olmak yani yok olmak (fena fi’ş-şeyh) olarak nitelenmektedir.

Şeyhlik,  kişiyi akıl ve özgürlükten yoksun bırakan, kişiyi   ilkel bir çocuksuluk durumuna mahkum eden, ahlakın, aklın ve maneviyatın inkar edildiği tam bir  despotizm ve derebeylik durumudur.

Şeyhlerin dünyayla ilgili olmadıkları, dünya zevklerine hiç önem vermediği şeklinde bir algı bulunmaktadır.

Bursalı İsmail Hakkı, şeyhin dünya sevgisiyle dolu olmaması gerektiğini (“Şeyh olacak zat, hubb-i dünya ile müttehem olmamalıdır”) ifade etmektedir.

Bursalı İsmail Hakkı’nın ifade ettiğinin aksine günümüz şeyhlerinin ellerinin ve eteklerinin tamamen dünya ile dolu olduğunu söyleyebiliriz.

Şeyhler, her şeyleriyle devletle, servetle, şehvetle ve şöhretle bütünleşmiş durumdadırlar. Dünyevi bir hakimiyet kurumu olarak şeyhlerin, devlet gücünü kullanmaları, servetin, şöhretin ve şehvetin her türlüsüne sahip olmaları kaçınılmazdır.

Şeyhlik konusunda dini bir tartışma yapmaya gerek yoktur. Şeyhlik konusunda şeyhlerin sahip olduğu servet, şehvet, devlet, ticaret ve hakimiyet konuları bağlamında tartışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.

Şeyhlik, bir maneviyat makamı değil, bir saltanat makamıdır. Bir şeyh öldüğünde, onun yerine oğlu veya kardeşi geçmektedir. Şeyhliğin babadan oğula geçen bir makam oluşu, şeyhlik kurumunun saltanat kurumunun tarikat kurumundaki versiyonu olduğunu söylememize imkan vermektedir.

Şeyhler sahip oldukları servet, şöhret, zevk ve devlet imkanlarının oğullarına geçmesi için, şeyhliği saltanat biçiminde devam ettirmektedirler.

Şeyhlik denilen derebeylik ve saltanat sisteminin devamı için tarikat yapılarında teslimiyete, itaate, cehalete ve hakimiyete dayalı bir yapı,  tarikat kurumu içinde devam ettirilmektedir.

Tarikatlarda ve şeyhlerin etrafında zaman zaman patlak veren skandallar, tarikatlar ve şeyhler sorununun küçük bir bölümünü oluşturmaktadır.

Temel sorun, bir ortaçağ kurumu olan tarikata ve şeyhliğe, toplumun önemli bölümünün mahkum edilmesidir.

Şeyh olarak bilinen kişilerin, felsefe, bilim, sanat, edebiyat, ahlak, maneviyat ve barış alanlarında insani ve toplumsal gelişime hiçbir katkısı bulunmamaktadır.

Maneviyat dünyasına hükmeden derebeyleri olarak şeyhler, insani ve toplumsal gelişimin önündeki en büyük engellerden biri durumundadırlar.

Sorun, şeyhlerin varlığından kaynaklanmaktadır. İnsani ve toplumsal gelişim için şeyhlere hiçbir şekilde ihtiyaç yoktur.

İhtiyaç duyduğumuz tek şey, çalışmak, akıl etmek, Kur’an’ı hidayet ve şifa kaynağı almak, güzel örnek olan Rahmet Peygamber’ini model almak, bilimin ve araştırmanın aydınlığından sapmamak, ahlaklı yaşamak, barıştan ve adaletten ayrılmamaktır.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal