Müdahene

Müdahene

Müslümanlar sözlerine ve kalemlerine müdahene kavramını yeniden konu etmeli, bu kavramı tekrar gün yüzüne çıkararak, üzerinde tefekkür ederek bulundukları hâli gözden geçirmelidir.

“Zulme rıza zulümdür”

Müslümanlar açısından ayıplanacak sıfatların en çirkinlerinden biri de, müdahenedir. Müdahene lügatte, şer’i şerifçe doğruluğu belli olan bir şeyin tersini yapmak manasına gelmektedir. Müdahene, samimiyet hususunda münafıkça beyandır. Osmanlı mütefekkirlerinden Sadi Efendi’nin ifadesiyle müdahenenin Şer’i manası; İlahi Rızaya aykırı bir işte bulunan, Allah’a isyan eden bir asiyi hatır ve gönül için veya gayri meşru bir dünyevi çıkar maksadına binaen, o asinin yaptığı işe mani olmamaktır. Mani olmamakla beraber, aynı zamanda o isyankâr ve asi ile dostluk ilişkileri kurmak, zalimlerle, fasıklarla birlikte olarak, şeriata aykırı işlerin icrasına rıza göstermektir.

Müdahene, dine sadakatle bağlanmak gibi makbul ve istenilen bir arılık ve duruluğun zıttı olup, dinde zaaf ve itikat eksikliğinden, dünyayı ahirete tercih etmekten dolayı ortaya çıkar.

İslam Ansiklopedisi’nde de, “yumuşaklık, uyumluluk; yapmacık tavır, olduğundan başka türlü görünme” gibi manalara gelen müdahene kelimesinin “yağ” anlamındaki dühnden türediği, yağın nesneleri yumuşatması gibi bazı söz ve davranışların insanları yumuşatmasından, tepkilerini önlemesinden ve onları memnun etmesinden dolayı bu tür davranışlara mecaz yoluyla müdâhene denmektedir. Daha sonra bunun örfte hakikat manasında kullanılmaya başlandığı belirtilmektedir. Buna göre Türkçedeki karşılığı “yağcılık” olan müdâhene insanların birine yaranmak, basit menfaatler elde etmek gibi gayri ahlâkî sebeplerle ona karşı aslında içlerinde sakladıkları gerçek niyetleriyle çelişen ve ikiyüzlülüğü ifade eden bir terim haline gelmiştir

Elmalılı Hamdi Yazır da, Kalem Suresi 9. ayeti tefsirinde kavramı yağcılık olarak değerlendirmiştir. Elmalılı, ayetin tefsirinde şunları söylemektedir:

“Arzu ettiler ki sen yağcılık yapsan. Onları yağlasan, taptıklarına, alçak maksatlarına, haksızlıklarına ilişmesen, olur desen, yalanlarına yağ sürsen diye istediler de onun için yalanlamaya kalkıştılar. Yoksa sen yağcılık edecek, maksatlarını yerine getirme arzularını devam ettirecek olsaydın, böylece sen de onların sapıklıklarına katılmış bulunsaydın o vakit yaltaklanacaklardı. Onlar da sana yağ çekecek, yalanı doğrulayacak, ne büyük, ne akıllı adam diyeceklerdi. Fakat sen onlara yağcılık yapmayıp doğruyu söylediğin, Allah’ın emrini, peygamberliğini bildirdiğin için öyle iftiraya kalkıştılar, bile bile yalan söylediler. Onun için sen onlara itaat etme, arzularına yağ sürme. İşte yüce ahlâkın ilk prensibi budur. Demek ki dil, kalem kendilerine yemin edilmeye layık varlıklar olmakla beraber doğruyu söylemek için çalışmayan yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler büyüklükten, yüce ahlâktan, akıldan uzak ve itaat edilmeye layık olmayan zavallılardır.”

Fahruddini Razi de bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:

“İdhan” yumuşak olma, yağcılık yapma, gevşek konuşma demektir.” Müberred, “Hainlik edip, içinde sakladığı niyet ve fikrin aksini söyleyen kimse için Araplar, derler” demiştir. Buna göre ayetin manası, “Onlar isterler ki, sen onların hoşlanmadıkları bazı prensiplerinden vaz gecesin de onlar da buna mukabil taviz versinler. Böylece sen onlara, onlar da sana karşı yumuşamış olasınız” demektir. Atâ, İbni Abbas’ın (ra) bu ayetin manasının da, “Sen kâfir olasın da, onlar da kâfir olalar…” şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiştir.”

Dinine sadakatle bağlı bir mümin, hiçbir zaman hatır gönle bakarak iş yapamayacağı gibi, geçici dünya menfaati elde etmek ya da dinin esasına aykırı olacak dünyevi görüşlere tabi olmak, zalimlerle ve fasıklarla iş tutmak gibi davranışlarda da bulunamaz. Dinin hudutları, ruhsatları, cevazları bellidir. Hile-i şeriye, maslahat, içtihat gibi kavramları yeniden yorumlayarak, dünyevi görüşlere, heva ve nefsine tabi olmuş beşeri ideolojilere meyil edemez.
Ebedi hayatında nail olacağı güzel mertebeleri bir kenara bırakarak, bir zalimin, bir fasığın işlediği zulümlere ortak olamaz. Allah korusun güzel görüp beğenerek, buna benzer davranışları andıracak amellerde bulunamaz. Bunlardan da öte, sadece nefsine ait bir mesuliyeti olan küçük bir günaha dahi rıza göstermez.

Günahlar küçük de olsa, zamanla alışkanlık halini aldığında, artık insanın hayatının bir parçası olacağından normal görülmeye başlayacak, belki de işlediği münkerata dinden cevaz dahi bulacaktır. İmam Şafi’nin ifadesiyle, bir kişi küfre sokucu bir amel işlemese bile, işlediği amelin günahı yüzünden küfre girmeyebilir. Lakin her günahtan küfre giden bir kapı vardır.

Allah’a kul olmayı yegâne hedef olarak gören bir mümin, zalimlerden fasıklardan taraf olamaz, tarafmış gibi gözükemez. Tam aksine mümkün olduğu kadar o zalimi o fasığı dininin emri gereği gücü yettiğince yaptığı kötülükten, gayri meşru amelinden alıkoymaya çalışır. Müslümanların zalimlerden, fasıklardan taraf olması, ya da tarafmış gibi görünmesi, müminin böyle bir amelde bulunması, Allah korkusunu ve dinine olan sadakatini zerre kadar da olsa unutması sonucu ortaya çıkabilir.

Müminler zalimlere, fasıklara karşı sesinin çıktığı kadar hakikatleri haykırmalı, yaptıkları amellerin ilahi rızaya aykırı, şeran kötü olduğunu, dünyada ve ahirette kendilerini azaba götürecek eylem ve amelleri bırakmalarını tebliğ etmelidir. Müslümanların en önemli vazifesi, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymaktır. Resulullah’ın buyurduğu gibi, bir kötülük gördüğünde gücü yetiyorsa eliyle, yetmiyorsa diliyle, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğz etmelidir.

Bugün Müslümanlar olarak bize ait olmayan siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel bir gerçeklik içinde yaşıyoruz. Hemen hemen hiçbir şeyi elimizle düzeltmek gibi imkâna sahip değiliz. Lakin dilimizle, kalemimizle, kalbimizle gücümüzün yettiğince kulluk görevimizi yerine getirme gayreti içinde olmalıyız. Eğer yapabileceklerimiz varken, yapmaktan geri durur isek, bu da bir nevi müdahenedir.

Osmanlı ulemasından İbnül Emin Mehmud Kemal Ahlak kavramını tanımlarken, Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara ulaştırmak görevinin de, ahlak kavramının muhtevasına dahil olduğunu ifade eder. Yani, bir müminin ahlaklı vasfına sahip olabilmesi için, Allah’ın hudutlarını insanlara tebliğ etmesi gerekmektedir. Zira ahlaklı olmak, öncelikle Allah’a karşı olan sorumluluğumuzun yerine getirilmesini şartını mecburi kılar. Allah’ın hudutlarını çiğneyenlere karşı müsamahakâr olmak, yaptıklarını tevil etmek, mesnetsiz dayanaklarla savunma üretmek müminleri sorunlu vahalara sürükler.

Lakin hal böyle iken, birçoğumuz bu hassas terazinin ayarıyla oynadık, müdaheneyi adeta bir sanat icra eder gibi, çeşitli tevillerle meşrulaştırdık. Geçici dünyevi menfaatler, makam mevkii uğruna sıradanlaştırdık. Müdahene kavramını konuşma mecalini ve cesaretini kaybettik. İçli dışlı olduk. Mahrem sınırlarımızı ihlal ederek Allah’ın hudutlarının dışına çıktık. Daha önceleri bizden görmediklerimizi, bizim diyerek sevmeye, dahası sahiplenmeye başladık.

Müslümanlardan selamet yurdunun yolunu göstermesini bekleyenleri, yanlış yollara sevk ettik, Yaşanan onca olumsuzluklarda elbette zalimlerin, fasıkların suçu çok büyüktür. Fakat zalimlerle fasıklarla muhabbeti meşrulaştıran Müslümanların gelinen eşikte suçu da az değildir. Hatta bu yakınlık ve muhabbetin beklenenin üstünde, haddi aşan tesirleri ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bu olumsuz tesirler, dünümüzü itibarsızlaştırmış, bugünümüzü karamsarlaştırmış, gelecek inşamızı neredeyse imkânsızlaştırmıştır.

Müslümanlar sözlerine ve kalemlerine müdahene kavramını yeniden konu etmeli, bu kavramı tekrar gün yüzüne çıkararak, üzerinde tefekkür ederek bulundukları hâli gözden geçirmelidir. Unuttuğumuz bazı değerleri yeniden hatırlamak ve gündem etmek, Allah’ın izniyle bize yeniden can verecek, hakikate sevk edecektir.

Yakup Döğer

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal