Said Halim Paşa’da “Çöküşümüzün Sebepleri”

Said Halim Paşa’da “Çöküşümüzün Sebepleri”

Said Halim Paşa da kendi çağdaşları gibi, İslam alemindeki çöküşün ilk sebebini dinin gereğince anlaşılamadığına ve çağın gereklerine göre yorumlanamadığına bağlamaktadır.

Said Halim Paşa, son dönem Osmanlı siyasetinin etkili ve temsil gücü yüksek, sadrazamlık yapmış şahsiyetlerinden biridir. İslam Aleminin içinde bulunduğu sıkıntılı süreçte, çeşitli çözüm arayışları içerisine girmiş, önerilerde bulunmuş ve bu merkezde çeşitli eserler telif etmiştir. Üç tarzı siyasetten biri olan İslamlaşmak (İslamcılık) tezini ileri süren ve bu tez üzerinde ciddi fikirler üreten önemli bir düşünürdür.

Biz burada ele alacağımız konunun muhteva olarak genişliğinden dolayı, yazıyı uzatmamak için Said Halim Paşa’nın biyografisine uzun uzun değinmeden, doğum ve ölüm tarihlerini belirtmekle yetineceğiz. 

Said Halim Paşa, Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu olup babası Şûrâ-yı Devlet üyesi Mehmed Abdülhalim Paşa’nın oğlu olarak, 1864 yılında Kahire’de dünyaya gelmiştir. 12 Haziran 1913 – 3 Şubat 1917 tarihleri arasında, fiili gücün İttihat ve Terakki ve özellikle de Talat Paşa – Enver Paşa – Cemal Paşa üçlüsü elinde olduğu bir dönemde sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. 5 Aralık 1921’de Roma’da kiraladığı konağın önünde bir Ermeni tarafından suikastla öldürüldü. Cenazesi İstanbul’a getirildi ve II. Mahmud Türbesi bahçesinde babasının yanına gömüldü.

Said Halim Paşa’nın hem siyasi alanda hem de fikri felsefi alanlarda Müslümanların meseleleriyle yakından ilgilendiği, teorik olarak çeşitli çözümler ürettiği görülmektedir. Bunlardan birisi de, Sebilürreşad’ın neşrettiği “Akvâm-ı İslâmiyye’nin Esbâb-ı İnhitâtı” adlı risalesidir. Sebilürreşad 15. cildinin, 12 Eylül 1918 tarihinden itibaren 369, 370 ve 371. sayılarında bu risaleyi yayınlamıştır. Said Halim Paşa bu risalesinde siyasi, askeri, içtimai ve felsefi olarak önüne geçilemez bir çöküntüye doğru giden Müslüman milletleri, neden bu çöküşü yaşadıklarına dair, sebepleri üzerinden uyarmaya çalışmıştır.

Said Halim Paşa, İslam aleminin dönem olarak yaşadığı en önemli meselesinin ıslahat ve istikbal meselesi olduğunu, fakat derin bir cehalet içinde bulunan toplumun ileri gelenlerinin bu mesele ile ciddi olarak meşgul olmadığını belirtir. “Görüyoruz ki İslam Alemini bu korkutucu çöküşten kurtarmak vazifesini üstüne alanlar, mesul olanlar büsbütün mazilerinden ilişkiyi kesecek derecede uzaklaştıkları ve kurtulmak istedikleri illetin niteliklerini ve mahiyetini anlayıp öğrenmek külfetine bile göz ardı ettikleri halde, çabalarında başarılı olmayı hayal edip duruyorlar. Bu hal ise bahtsızlığımızın ve çöküşümüzün bize öğretebileceği en hüzünlü bir manzaradır.”

Dönemin düşünürleri, toplumun ileri gelen aydın entelektüel tabakası, yaşanan krizin ne derece kritik olduğunun farkında değildir ya da, farkına varmak istememektedirler. Yönünü tamamen Garba dönmüş aydınlar, geçmişiyle bağını kestiği gibi, geçmişte yaşanan tecrübelerden de faydalanmayı düşünmemekte, fakat bu yanlış usulle de başarılı olmayı hayal etmektedirler.

Paşa, bugün bizim için çok tanıdık, fakat kendi dönemi için çok tartışılan bir tespitte bulunur. Müslümanların çöküşü, Avrupa gavuruna olan meyillerinden sonra hızlanmıştır. “İslam’ın çöküşü, ancak Müslüman milletin boynuna ecnebi ilmeğinin geçmesinden sonra bütün hakikat ve ehemmiyetiyle ortaya çıkmıştır.” II. Meşrutiyet sonrası iktidara gelen ve Said Halim Paşa’nın da desteklediği İttihatçı zihniyet, Avrupa değerleriyle yeni bir devlet ve toplum inşa etmeyi devlet politikası olarak sürdürmüş, her alanda Batılılaşma hız kazanmıştır. Batılı olmak, aslında kendine ve kendi değerlerine yüz çevirmektir. Paşa bunun farkındadır ve dile getirmektedir.

Batı, oryantalist çalışmalarla İslam dünyasını çözmüş, hassasiyetlerini, ilkelerini, fert ve cemaat yapısını uzun ve muhtevası çok geniş bir külliyata dönüştürerek silah gibi kullanmaya başlamıştır. “Yazık ki Batılılar, Müslümanlara ait olan her şeye, bilhassa Din-i İslam’a karşı kendilerine miras kalan kin ve husumete müptela idiler.” Batı dünyası, geçmişten gelen bir kinle İslam dünyasına saldırmaktan geri durmamaktadır. Tabii ki, Batının bu saldırganlığında etkili olan en önemli sebep, İslam dünyasının içinde bulunduğu çöküştür. Bu durum Batılı sömürgecilere cesaret vermektedir.

Müslümanların çöküşünü İslam’a bağladılar

Said Halim Paşa, kanaatimizce çok önemli tespitlerde bulunur. Bunlardan birisi de, çöküşün İslam aleminin her tarafında aynı şekilde cereyan etmesi, dolayısıyla bu çöküşün amili olarak İslam dininin görülmesidir. Bu manzara Batı dünyasını batıl bir kanaate götürmüştür; o da Müslümanlar dünyanın her yerinde büyük bir çöküş yaşıyorsa, yaşanan çöküş yerellikten çıkmış genelleşmiş ise, o vakit Müslümanların inandığı dinde sorun var demektir. “Hayret edilecek bir şekilde kabul gören bu anlayışla, bütün Müslüman milletin aynı sebeplere bağlı olarak çöktüğünü düşündüler. Müslüman milletin düşüncesinde kendi dinlerinden başka bağlılık ve birliktelik bulunmadığından dolayı, Müslüman milletin Şeriatı Ahmediye’ye tabii oldukça Hıristiyanlar karşısında sürekli yenik kalacaklarını iddiaya kalkıştılar.”

Avrupa’nın bu düşüncesi ve vardığı kanaat, bir bakıma tarihsel kinlerine, ruhi yapılarına ve mantıklarına da uygun düşmekteydi. Hakikatte ise bu durum, esas sorunu yanlış anlamaya hizmet etmekteydi. Müslüman Milletin dinlerinin zaruri bir neticesi olarak bu çöküşü yaşadıklarını iddia ederek, meseleye dini ve mezhebi bir mahiyet verdiler ki bu iddia İslam cenahı tarafından reddedildi ve şiddetle itiraz gördü. Bu itiraza karşılık aynı şiddetle Hıristiyanlar tarafından bu itirazlara cevap verilmesine sebep oldu. Müslümanlar bu durumu Hıristiyanların İslam’a karşı olan ırsi husumetlerine, Hıristiyanlar da İslam taassubuna delil olarak gördüler. 

Paşa’ya göre, İslam aleminin çöküşü meselesinde yeniden ortaya çıkan münakaşalara başlangıcından beri hakim olan bu fikir işte bu suretle daima tarafsızlığa engel ve meselenin pek büyük bir ehemmiyete haiz bir tarihi ve toplumsal hadisenin gerektirdiği tarzda düşünülüp tartışılmasına engel olmuştur. Fakat bununla beraber meselenin ehemmiyetini kavrayanlar da bulunmaktadır. Kısır tartışmaları aşarak, sorunu dikkatlice tahlil edip bir hal çaresini düşünenler de vardır. 

Fakat Paşa’nın ifade ettiği gibi, soruna hal çaresi düşünenlerde genel olarak meselenin ehemmiyetine bir türlü sahip olmayarak teferruat içinde boğularak yollarını şaşırdılar. Çöküşün sonuçlarını sebepleri gibi anlamaya başladılar. Bu cenahta kimi bu çöküşü yöneticilerin baskısına, kimi ulemamızın cehaletine ve kimi de başımızda bulunanların iktidarsızlığına yorumladı. Aşağı düşüşün sebeplerini, dini vecibelere karşı gösterilen ihmal ve tembelliğe yahut dini alandaki taassuba veyahut kadere boyun eğişe bulanlar da oldu. Bütün bu fikir ve kanaatlerde görülen çelişkiler ve nihayetsiz çeşitlilik çöküş sebeplerini anlamayı ve tespit etmeyi düşünürlerin elinden aldı.

Said Halim Paşa, yaşadığı toplum içindeki aydın, ulema sınıfının diğer fertlerden farklı olması gerektiğini de ifade eder. O’na göre, düşünürler toplumun herhangi bir ferdi ya da aydını gibi olmamalıdır. Toplumu yönlendirenler, herkesin bilebileceği, herkesin söyleyebileceği malumatı aşmasını, basiret ve ferasetle ileriye dönük fikirleri söyleyebilmesini becerebilmelidir. Paşa şöyle der: “Hâlbuki biz kendilerinden bilmediklerimizi öğrenmek istiyorduk. Bilmediklerimiz ise neden atıl ve cahil kalındığı noktalarından ibarettir.”

Kavimlerin hayatı

Said Halim Paşa kavimlerin hayatını, ananelerini, karakterini tesis ve dini itikatlarına hususi bir mahiyet vererek düşüncelerini zenginleştiren bir takım içtimai hadiselerin birbirini takip etmesi olarak değerlendirir. Hıristiyanlıkta Katoliklik, Ortodoksluk ve Protestanlık, İslâmiyet’te ise Sünnilik ve Şiilik bu suretle ortaya çıkmıştır. Bu ihtilâf aynı kilisede bile kendisini gösterebilir. Hakikat olarak Alman Katolikliği, İspanya veya İtalya Katolikliğinden pek farklıdır. Protestanlıkta, Ortodokslukta da hâl aynıdır. Müslümanlara gelince de Türk Sünniliği, Arap Sünniliğinden, Acem Şiiliği de Hind Şiiliğinden farklıdır.

Bir dinin alacağı karakter, bulunduğu muhite tabi olduğundan o muhitteki tesiri de onu anlayacak ve tatbik edecek fertlerin karakterine tabi olur. Din-i İslâm insanlığın saadetine hizmetkâr ve onu temin eden bütün unsurları ve sebepleri bünyesinde toplayan kâmil bir din olduğu halde, bu dine tabi olanların Hıristiyan halklara nispeten çok aşağı tabakalarda bulundukları görülmektedir.

Acaba İslam Milleti, dinlerinde bulunan bu emsalsiz nimetlerden ne için istifade edemediler?

Din terakkiye mani midir?

Said Halim Paşa da dinin ilerlemeye mani olduğuna dair Batı tarafından ileri sürülen iddiaya, dönemin birçok uleması tarafından cevap verenler arasındadır. Paşa’nın kanaati, din hiçbir şekilde insanlığın ilerlemesine, refah seviyesinin yükselmesine mani değildir. “Bu kanaati onaylayacak bir sebep de şudur ki, Hıristiyan ve Buda dinleri Avrupalılarla Japonları medeniyetten men etmemiş olduğu görüldüğünden hiçbir dinin haslet ve vasıflarına sahip hiçbir kavmi, ilerlemeden ve dönüşümden alıkoyamayacağı apaçık haldedir. Saadetin kendisi olan Din-i İslam’ın insanların mutlu ve huzurlu olmasına engel olmayacağının kesinlikle kabul edilmesi gerekmektedir.” 

Müellif, İslam dinine giren milletlerin üzerinde bu dinin nasıl bir etki bıraktığına da değinir ve bu minvalde bazı izahlarda bulunur:

“Malum olduğu üzere Din-i İslam’ı kabul eden kavimler uzun bir medeniyet mazisine sahip Doğu kavimleri idi ki, bunlardan her birinin kendisine mahsus adet ve ananeleri, ahlaki inançları ve felsefesi, ayrı ayrı ruhi durumları, ayrı ayrı içtimai ve siyasi esasları vardı. İslam’ın nuru, zaman içerisinde korku ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelen kavimlerin medeniyetlerine taze bir hayat bahşetti. 

Canlılık veren kudreti ve yenilikçiliği sayesinde o milletler yeniden canlanarak hiç idrak edemedikleri medeniyet ışığına kavuştular. Ve insanlığa daha ziyade adalet, eşitlik ve marifet nurunu bahşederek Batı medeniyetinin ortaya çıkmasına hizmet eden bir medeniyet olarak ortaya çıktı.” 

Çöküşün birinci sebebi: Yanlış İslam algısı

Hal böyle iken Müslüman millet bugün yaşamlarını yanlış İslam algısı içinde sürdürmektedir. Paşa, Müslümanların çöküş sebeplerinden ilki olarak, İslam’ı yanlış anlamak ve buna binaen dini yanlış yaşamak olarak tespit eder.

“Genel olarak devam eden bu üzücü çöküş durumu, İslam memleketlerinin her yerinde ortaya çıkardığı kendisine mahsus karakterle şunu ispat ediyor ki, Müslüman milletin bu çöküşünü, hala etkisinden kurtulamadıkları bu yanlış din algısına bağlamak gerekir. Şu halde Müslüman milletlerin çöküşünün öncesinde ve sonrasında ortaya çıkmış bütün çöküşlerin benzeri, bu milletin istikbalini temin etmek için mazilerinde ne gibi şeyleri unutmak, feda etmek gerektiğini anlayamamalarından ortaya çıkmıştır.”

Paşa, dönem olarak İslamcılığın zuhuruyla birlikte dile getirilen “asla dönüş”, “kaynaklara müracaat” gibi söylemleri yeniden ele alır. Gerek Said Paşa’nın gerekse çöküş dönemi aydın kesimin üzerinde durduğu husus, tarihi süreç içerisinde Müslümanların hayatında süregelen yanlış din algısının terk edilmesinin gerekliliğidir. Müslümanlar yüzyıllardır alışageldiği birçok şeyi unutmalı, feda edebilmelidir. Burası önemlidir; Müslüman milletler için sorunları doğru tespit edememek, hiç şüphe yok ki dinin ahkâmlarını yanlış anlamaları ve uygulamalarından ortaya çıkmıştır.

Said Halim Paşa’nın bu tespitte haklılık payı vardır, fakat onun ve diğer aydın kesimin dile getirdiği, yanlış anlamaları düzeltmek, kötü olanları terk etmek tavsiyesi, kendi geleneğinin dışında tartışılmaktadır. Yani değişim ve dönüşüm isteği, bir bakıma eleştirilen Batı zihniyetinin usulüyle yapılmak istenmektedir. Paşa’nın bu ifadelerinden henüz yüz yıl öncesine kadar Müslüman milletler dünya sahnesinde siyasi, askeri, ekonomik, kelami, felsefi ve ilmi olarak söz sahibi iken, ne oldu da yüz yıl içerisinde, çöküşün sebeplerinin en başında dinin yanlış anlaşılması görüldü? Altı yüz yıl boyunca, dönemin aydınlarının ileri sürdüğüne göre yanlış din algısıyla (!) Müslüman milletler dünyaya sözünü nasıl dinletebilmişti? Öyle anlaşılıyor ki, dönemin birçok aydınının çöküşün bedelini dine ödetmek yanlışına, Said Paşa da düşmüştür. Zira dönem itibarıyla en savunmasız değer “Din”dir. 

Acaba sorun, yanlış din algısı mı? Yoksa dinin emir ve nehiylerine gereği gibi sarılmamak mı? Dinin hükmü ortadan kaldırılmış, devlet ve toplum, ferdi ve kurumsal olarak batı değerlerinde yeniden kurulmuş, yasama faaliyetleri salt beşeri akla dayanmıştır. İslam alemi yabancısı olduğu siyasi ve içtimai kabullere cebren muhatap bırakılmış, fakat çöküşün sebeplerinin ilki olarak “Dinin yanlış anlaşılması” görülmüştür. Bu kabul, tam Garp düşüncesinin İslam alemine dayattığı fikirlerden başka bir şey değildir.

Paşa, İslam dini hakkında dikkat çekici tespitlerde de bulunur:

“Müslümanların bağlandıkları dindeki nihai gaye, insanlığın fıtratındaki mükemmel kabiliyeti ortaya çıkarmak ve insanları tarihin eksikliklerinden ve hatalarından kurtarıp hakikat ve kemale durmadan yaklaşmalarını temin edecek yüce bir fikre ve ahlaka mecbur kılmak, bu sayede insanlığın saadetini temin etmektir.” 

Müellif İslam’ın neye tekabül ettiğini çok bedihi bir üslupla ifade etmektedir. Din böyle bir değerler bütünüdür. Fakat kendisinin de şahit olduğu siyasi ve içtimai değişim dönüşüm, bizatihi bu tanımın dışında gerçekleşmektedir. Siyasi irade bu tanıma ait olan değerleri yok saymakta, Paşa da bu yok saymanın başından itibaren merkezinde yer almaktadır. Gecikmiş tanımlar ve tespitlerin, zamanında yükselmeyen itirazların çok da anlamı kalmamıştır. Paşa her ne kadar böyle tanımlarda bulunsa da, kendisinin de sorunları doğru tespit edemediğinden yakındığı sınıfa dahil olduğu söylenebilir. Zira değişim ve dönüşümün gerekliliği düşüncesi, Batılı formatta dile getirilmektedir.

“Müslüman millet durmadan değişim halinde bulunan zamanın mecburiyetlerini dikkate almayarak, zamanın değişmesine rağmen yeni ihtiyaçlarını ancak dinlerini daha ufuk açıcı ve verimli bir tarzda anlamak ve tatbik etmekle mümkün olacağını idrak edemediklerinden dolayı bu çöküşü yaşamıştır.”

Paşa, benzemekten yakındığı Batının ağzıyla konuşmaktadır. Paşa’ya ve kendisi gibi dinin yanlış anlaşıldığını ileri sürenlerin düşüncesine göre, bin yıldır İslam yanlış anlaşılmış, yanlış yorumlanmış, yanlış amel edilmiştir. Müslümanlar dinlerini ufuk açıcı ve verimli tarzda yorumlamaktan aciz kalmış ve zamanın mecburiyetlerine uyum sağlayamadıklarından dolayı çökmüştür. Bu ifadeler aslında bir bakıma geçmişin külliyen reddini de içerir. Oysa kendi ifadesiyle Müslümanların çöküşü, Garp medeniyetine hayranlık duymaya başlamasıyla ortaya çıkmıştır.

İkinci sebep: Dini düşmanlık

Said Halim Paşa’ya göre çöküşün ikinci sebebi, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında çıkmış olan dini düşmanlıktır.

“İslam’ın çöküşünün ikinci sebebi de İslam alemi ile Hıristiyan Batı halklarının arasında çıkmış olan şiddetli ve kabul edilemez dini düşmanlıktır ki, Taassup adlı risalemizde bundan bahsetmiştik. İşte o düşmanlıktan ortaya çıkan sonsuz savaşlar, Müslüman milletin ilerlemesine ve ortaya çıkmasına önemli derecede mani olmuştur. Bundan dolayı bu önüne geçilmez nefret Müslüman milletin Batıda süratle ortaya çıkan medeniyeti tanıyıp istifade edip feyz almasına imkân bırakmıyordu.” 

Kanaatimizce Paşa bu tespitinde yanılmaktadır. Müslümanların Hıristiyanlara karşı dini bir düşmanlık beslediğini söylemek hem tarihi bir hata hem de Batının eline verilmiş kullanışlı bir kozdur. Emevi’den Osmanlı’nın son dönemine kadar, Müslümanların Gayrimüslimlere karşı dini bir düşmanlığı olmadığı gibi, onların dinlerini, canlarını, mallarını, namuslarını, akıllarını korumayı İslam’ın bir farzı olarak görmüştür. Tabi ki devasa büyüklükteki İslam coğrafyası içinde bazı yerel olumsuzluklar ortaya çıkmış olabilir. Fakat bu yerel hadiseleri bütün Müslümanların nefreti olarak göstermek, Avrupa baskısının olabildiğince ağırlaştığı bir dönemde ifade etmek, önüne geçilmez sıkıntılara gebedir. 

Müslümanların Hıristiyanlara karşı dini bir husumeti olmadığı tarihin şahitliğiyle ortadadır. Fakat ortada olan başka bir şey daha vardır ki; o da Hıristiyanların Müslümanlara karşı kin ve nefret dolu dini düşmanlıklarıdır. Müslümanlar fethettikleri topraklarda Hıristiyanların kiliselerini bile imar ederken, Hıristiyanlar yağma ve talan ettikleri İslam topraklarında akıl almaz zulümler yapmış, sırf Müslüman düşmanlığına dayalı kinleriyle canlı cansız ne varsa tahrip etmiştir. Yaşadığımız çağda da aynel-yakin, ilmel yakin ve hakkal-yakin olarak bu gerçeği yaşamaktayız. 

Üçüncü sebep: Müslüman aydınların, ulemanın basiretsizliği

Said Halim Paşa’ya göre yaşadığı zamanda her şey ispat ediyor ki İslam alemi, tarihinde yeni bir inkılap sayfası çevirmek üzeredir. İslam aleminin her köşesinde ateşli bir yükseliş ve istiklal arzusu duyulmakta, asırlardan beri sabrını zorlayan o ecnebi tahakkümüne her tarafta başkaldırıcı bir mahiyet kazanmaktadır. Fakat bu uyanışı tetikleyecek, ileri bir seviyeye taşıyacak, meselelere yetkin çözümler sunacak olan önderler, bu vazifelerini kendilerinden öncekilerden daha iyi yapamayacak kadar yanlış anlamakta ve yorumlamaktadır.

“Bunlar bize saadet vaad edip duruyorlar. Fakat bu saadetin neden ibaret olduğunu ve hele hangi usulle meydana geleceğini layıkıyla bilmiyorlar. Bizim için saadetin, ziyadesiyle hayretimizi kazanan (garp) milletine benzememizden ibaret olduğunu, her şeyimizle o milleti taklit edersek mesut olabileceğimizi zannediyorlar. Hâlbuki saadet denilen şeyin herkes tarafından aynı şekilde anlaşılabileceğini zannetmek pek büyük bir hatadır.”

Genel olarak dönemin Müslüman aydınlarının, mütefekkirlerinin kafası karışıktır. Said Halim Paşa’nın da kafasının net olmadığı söylenebilir. Garp medeniyetine benzeme çabasının yanlışlığını haklı olarak dile getiren Paşa, saadet tasavvurunun nasıl olacağını Garp toplumundan verdiği örneklerle ifade etmektedir. Verdiği örneğin bu kanaatimizi teyit ettiğini düşünmekteyiz. 

“Saadet tasavvuru aynı fikri seviyeye ve ahlaki düşünceye sahip bulunan insanlar arasında bile farklılık gösterir. Bir Alman, saadeti elbette bir Fransız’dan başka türlü tahayyül eyler. Her ikisince de bu kelimenin işaretleri mensup oldukları milletlerin fikren ve irfânen muzafferiyeti ve diğer milletlere üstünlüğüdür. Şu kadar var ki Alman ruhu ve zihniyeti Fransız ruhu ve zihniyeti olmadığı gibi Almanya Fransa değildir. Bundan dolayı dışarıdan aynı görülen bu saadet anlayışı, hakikatte diğerine o derecelerde ayrılır ki, birinin meydana gelmesi diğerine bağlıdır.”

Paşa haklıdır. Batı toplumlarında saadet tasavvuru seküler/dünyevi temellidir. Bu bakımdan farklılık göstermesi, her ferdin kendi nefsi çıkarlarına göre değişiklik arz etmesi doğaldır. Fakat İslam dairesine girmiş bir ferdin, hangi kavimden olsa da ve hangi coğrafyada yaşasa da saadet tasavvuru değişiklik gösteremez. Zira Müslümanların saadet tasavvurun vahiy temellidir ve verilidir. Müslüman milletlerde saadet tasavvurundaki farklılıklar, esasa muhalif yönler göstermez, gösteremez. Ortaya çıkan değişik anlayışlar, ferdin yaşadığı toplumun gelenek, görenek, örf ve adetlerine göre füruu meselelerde görülür.

İki çeşit gaye

Paşa, İslam aleminde var olan cemaatlerin iki çeşit gayesi bulunduğunu ifade eder ve ikiye ayırır. Bu gayelerden biri İslam esaslarına dayanan gayedir, diğeri ise Batılı esaslara dayanan gaye. Her iki gaye de, halkın büyük kısmı ile önemsiz ilişkileri bulunan, kendi toplumları ile aralarında sıcak münasebetler kuramayan münevver sınıf tarafından temsil edilip savunulmaktadır.

“İslamiyet esaslarına dayanan bir gaye: Meselâ İran, Hindistan, Türkiye veya Mısır’daki Acem, Hintli, Türk veya Arapların milli gayeleri ki, bunlara göre saadet her birinin bir kendilerine mahsus anlayış ile bağlandığı dinde ve o dinden kaynaklı esas ve geleneklere irtibat ve muhabbete bağlıdır.

İkincisine gelince o da Batılı esaslara dayanan bir gayedir. Saadeti; Hintli, Türk, Acem veya Arap fikirleriyle idrak etmiş, çözümlemeyi başarmış bir Batı medeniyetinde arar. Ve birinci gayenin peşinden gidenlerin ilgi duydukları ve kendilerine mahsus yakınlıklarıyla mümkün olacak yenilenme hareketleri içinde muhafazasına çalıştıkları her şeyi tahrip etmeye ve daima her alanda Batı düşüncesine bağlı bir takım yeni esasların uygulanmasına hizmet ederler.”

Said Paşa’nın ifadelerinden anladığımıza göre, her iki gayenin temsilcileri de, toplumsal tabandan yoksundur. Bu münevverle yaşadıkları toplumla hemhal olamadıkları gibi, toplumda bu kişilere karşı hürmetkâr değildir. Tabii ki bu durumun tarihsel kökenleri bulunmaktadır.

Halk ile münevverler arasındaki uçurum

Said Halim Paşa bu meseleye büyük önem verir. Lakin kendisi de pratik yaşamında halktan uzaktır. Makam ve mevkii olarak bulunduğu yer farklı olduğu gibi, yaşam standardı da sefalet içinde yaşayan halkının çok üstündedir. Yaşadığı dönemde Müslümanlar büyük sıkıntılar çekerken, Paşa mülkiyeti olan yalısında hayatını sürdürmektedir. Durum diğer aydın-ulema sınıfı için de farklı değildir. Kim bilir, belki de ileri sürülen çözüm önerilerinin hiçbirinin işe yarar imkâna kavuşamama sebeplerinden birisi de budur.

Paşa’nın beyanına göre halk, münevver sınıfa asla itimat etmiyor ve halk ile düşünürler arasında birleştirilmesi imkânsız bir uçurum bulunmaktadır. Tabii halkın bu tavrına karşı münevver sınıf da halktan beklediği takdir ve itaati göremeyince, vatandaşlarına karşı gizlemekten çekinmediği bir küçümseyici çehre ile teselli olmaya çalışıyor. Münevver sınıf memleketini kaplayan cehaletten kurtarmak aczinden utanması lazım gelir iken, tuttuğu yolu takipten çekinen, muhitindeki kırıcılıktan ve inattan şikâyet edip duruyor.

Bu hakikatin bugün de böyle olduğu izahtan uzaktır. Toplumu ıslah ve inşa etmesi gereken zümrenin, bir türlü kendi halkıyla irtibat kuramaması, okumuş yazmış kesimin halkın değerlerine yönelik saldırgan tavrı, ikna etmekten öte, buyurgan üslubu, şeffaf ve aleni olmayışları, sürekli farklı hesaplar peşinde koşmaları, Said Paşa’nın bahsettiği sorunun günümüzde ortaya çıkmış halidir. 

Paşa’ya göre son derece tabiat dışı ve mantıksız olan bu derin ihtilaf, İslam milletinin varlığı ile aklı arasında hüküm sürdükçe, düşünürlerinin olanca marifetleri mantıkları ve muhakemeleri ehemmiyete yakışır hiçbir yenilenme emaresine muvaffak olamayacaktır. Ancak mevcudu yıkıp tahrip edecek şekilde güzel bir ilerleme, Müslüman millet tarafından sarf edilecek bütün emekler, daimi bir başarısızlığa mahkûm olacaktır. İslam aleminin çağımızdaki çöküşünde görülen şu vahim durum, mütefekkir tabakasının, kendi milletlerine karşı olan vazifelerini gereği gibi idrak edememelerinden dolayı ortaya çıkmıştır.

Said Halim Paşa’ya göre bu zümre, “Sabit ve kalıcı ortak bir hisse dayanma gereği duymayarak hiçbir mazi veya gelenekten doğmayan ve yalnız akıl ve insan muhakemesi gibi zayıf bir dayanak üzerinde yükselmeye çalışıyorlardı.” Bu zümre Batılı değerlere gönül vermiş, pozitivist ve materyalist fikirlerle, dinden bağımsız yükselen akıl ve bilim ışığında yolunu bulmaya çaba göstermekteydi. Paşa münevver sınıfına oldukça ciddi suçlamalarda bulunur.

“Varlık derecesi şüpheli ve birbirine uymayan bir takım ilmi esaslara dayanan emel ve maksadın bütün manasıyla hakiki bir gayeyi meydana getirip getiremeyeceği… Kıymet ve düzgün bir ahlakı olmayan öyle gayelerin fertlere derin, samimi, ciddi, hakiki inanç ve kanaatler mi, yoksa delalet ve felaket sebepleri olacak bir fırsatçılık mı ilham eyleyeceğini izaha lüzum görmüyoruz. Zira mensubu olduğumuz memleketin güzel emellerinden başka emel ve güzellikler beslemek hakkını hiç kimsede görmüyoruz.”

Sonuç olarak

Said Halim Paşa, yaşadığı döneminin aydın ve ulema sınıfının yapmaya çalıştığı gibi, Müslümanlar için bir kurtuluş düşüncesi inşa etmeye çabalamaktadır. Siyasi ve fikri olarak temsil gücü yüksek, etkili bir Müslüman düşünürdür. Müslümanların felaha ermesi için çeşitli fikirler ileri sürmüş ve birçok eser kaleme almıştır. 

En çok tartışılan kurtuluş düşüncelerinden biri olan “İslamlaşmak” tezini şiddetle savunmuş, İslam aleminin kurtuluşunun İslamlaşmakla mümkün olacağını savunmuştur. Biz bu konuyu İktibas Dergisinin, 2020 Nisan sayısında izaha gayret etmiştik. Paşa’nın düşüncesinde Müslümanların kurtuluşu, gereği gibi İslamlaşmalarıyla mümkündür.

Said Halim Paşa da kendi çağdaşları gibi, İslam alemindeki çöküşün ilk sebebini dinin gereğince anlaşılamadığına ve çağın gereklerine göre yorumlanamadığına bağlamaktadır. Bu düşünceye göre İslam yaklaşık bin iki yüz yıldır yanlış anlaşılmış, yanlış yaşanmış ve bu yanlışlığı ilk fark edenler kendi neslidir. Bu iddia aynı zamanda geçmişi olumsuz anlamda yargılamayı da beraberinde getirmektedir. Ve aynı zamanda bu iddia oryantalist geleneğin ürünüdür.

Yaşanan çöküşte, dinin yanlış yorumlanması etkili olduğu gibi, Müslümanların ve Hıristiyanların birbirlerine karşı duydukları dini husumetler de etkili olmuştur. Bundan dolayı ilişkiler sürekli gergin olmuştur. Halim Paşa’nın dikkat çektiği diğer bir husus, dönemin düşünür sınıfıyla halk arasındaki uçurumdur. Bu kopukluk, halkı düşünür sınıfı kendilerinden görmemesine ve düşünür sınıfın da halkı aşağılamasına neden olmuştur. Bu mesele üzerinde daha yoğun ve etkili çalışmalar yapılabilir.

Her şeyin en doğrusunu El-Alim olan Allah bilir.

Said Halim Paşa’nın siyasi alandaki değerlendirmelerini de başka bir yazıya bırakıyoruz. 

Not: Ele aldığımız makaleler Sebilürreşad Dergisi, cilt 15, sayı 369 ve 370. sayılarda neşredilmiştir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal