Siyer mi Kur’an’a Tâbidir, Kur’an mı Siyer’e? -IV-

Siyer mi Kur’an’a Tâbidir, Kur’an mı Siyer’e? -IV-

Bu makalenin ana konusunu teşkil eden “Rasulullah’ın, bir Yahudi’ye zırhı da rehin şekilde borçlu vefat ettiği” rivayetinin, Rasulullah (a.s.)’ın maddi durumunu ihtiyaç sahibi bir seviyede gösterdiği açıktır. Peki durum gerçekte böyle midir?

Şükrü Hüseyinoğlu

Makale serimizin bu dördüncü bölümünde, başlıkta sorduğumuz sorunun cevabını, Rasulullah (a.s.)’ın maddi durumu ile ilgili olarak Kur’an’ın ortaya koyduğu tablo ile başta bu makalemizin ana konusunu teşkil eden “Rasulullah’ın, bir Yahudi’ye borçlu olarak vefat ettiği”rivayeti olmak üzere rivayet kültüründe bu konuda çizilen tabloyu karşılaştırarak vermeye çalışacağız, inşallah.

Aişe annemize (r.a.) isnad edilen rivayet şöyledir: “Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zırhı, bir Yahudi’nin yanında otuz sâ’ arpaya karşılık rehin edilmiş bulunduğu halde vefat etti.” (Buhari, Cihad, 89; Meğazi, 86; Tirmizi, Büyû’, 7; Nesai, Büyû’, 58)

Tıpkı önceki bölümlerde ele aldığımız “Rasulullah’a büyü yapıldığı”iddiası ve “Beni Kurayza’nın yetişkin erkeklerinin toplu olarak ölümle cezalandırıldığı”iddiası rivayetlerinde olduğu gibi, yine başrolünde Yahudilerin olduğu bir rivayetle/iddiayla daha karşı karşıyayız!

Âlemlerin Rabbi’nin, tüm âlemlere rahmet olarak görevlendirdiği elçisi olmasının yanı sıra, bölgesel bir güç olmuş ve küresel güç olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Medine merkezli İslam devletinin başkanı da olan Rasulullah (a.s.), öyle tonlarca filan değil, otuz sâ’ (bugünkü kg ölçeğine göre yaklaşık 90 kg) bir arpa için Yahudi bir tüccara borçlanıyor, borcu karşılığı zıhrını rehin veriyor ve zırhı o Yahudide rehin olduğu halde vefat ediyor! Anlatı bu.

Muhtemelen, daha sonra İslam toplumu içinde iç çatışmaların doğurduğu moral/psikolojik yorgunluk ve farklı kültürlerin de etkisiyle kendisini göstermeye başlayan “zühd” anlayışının tesiriyle, Rasulullah (a.s.)’ı derin ve onulmaz bir yoksulluk içinde gösteren bu tür rivayetler, bırakalım sorgulanmayı, Rasulullah’ın örnekliğinin bir parçası olarak algılanmış ve dillendirilmiştir. Müslümanların tarihi boyunca olduğu gibi, bugün de bu böyle algılanmaktadır.

Bunun böyle olmasında, “zühd” anlayışının oluşturduğu yanlış algıyla Müslümanlar arasında dünya hayatını adeta âhiretin karşısına konumlandırıp olumsuzlayan bir yaklaşımın egemen olmasının etkisi açıktır. Kur’an’ın konuyla ilgili ayetleri bütüncül ve doğru olarak okunduğunda, Rabbimizin Kur’an’da bizatihi dünya hayatını değil, âhiret bağlamından koparılmış bir dünya hayatı algı ve pratiğini yerip mahkûm ettiği kolaylıkla görülür.

Dünya hayatını; asıl ve kalıcı hayat olan âhiret hayatının tabir yerindeyse önsöz, giriş ve gelişme kısmı olarak konumlandıran, hasadı orada yapılacak asıl ekinin, iman ve sâlih amel meyvelerinin ekilip titizlikle canlı ve diri tutulacağı tarlası olarak gören bir dinin, o tarlayı hor ve hakir görmesi zaten olacak şey değildir. Fakat maalesef Müslümanların tarihinde böyle bir algı oluşabilmiştir.

Rabbimiz bizi dünyalı yapmış,(1) âhiret hayatımızı da bu dünyadaki hayatımıza bağlı kılmıştır.(2) “Dünyevileşme” dediğimiz husus, Rabbimizin bizim için var ettiği dünya nimetlerinden meşru ve makul düzeyde, helal ve tayyib dairesinde faydalanmak ve bu nimetleri kulluğumuzun aracı kılmak değildir. Dünya hayatını ve nimetlerini bizatihi amaç kılmaktır. Yûnus Sûresi 7. ayetin enfes ifadesiyle “dünya hayatına râzı ve onunla mutmain olmaktır.” Bu iki tutum arasındaki farkı, “dünyalı olmak” ile “dünyacı olmak” şeklinde ifade etmek mümkündür. Söz konusu ayet-i kerimeyi bir sonraki ayetle birlikte okuyalım:

“Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar… İşte bunların, kazandıkları dolayısıyla barınma yerleri ateştir.” (Yûnus, 10/7-8)

Görüldüğü üzere, Rabbimizin “dünyevileşme” tanımında üç husus öne çıkmaktadır: 1- Âhiret hayatını gündeme almamak, yani âhiret, hesap ve cennet-cehennem yokmuş gibi yaşamak, 2- Dünya hayatına râzı olmak, 3- Dünya hayatıyla mutmain olmak.

Oysa mü’min kimse, dünya hayatına râzı olmaz ve onunla mutmain olmaz. Onun için dünya hayatı ancak, âhiret bağlamıyla anlamlıdır. Ona hazırlığın, onun için takva azığı hazırlamanın(3) sahasıdır.

Mü’minin rızâsı Rabbinedir, Rabbinin râzı olduğunadır. Rabbimiz bizim için âhirete hazırlık eksenli, iman ve sâlih amel üzere inşa ve ihya edilmiş dolu dolu bir dünya hayatından râzı olmaktadır ancak. Dolayısıyla biz de ancak Rabbimizin bizim için râzı olduğuna rıza göstermekle mükellefiz, ki ancak bu durumda Rabbimizin şu müjdelerine muhatap olabiliriz:

“Allah der ki: Bu, doğrulara doğruluklarının fayda sağlayacağı bir gündür. Onlar için altından ırmaklar akan, içinde sonsuza kadar kalacakları cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Mâide, 5/119)

“Ey mutmain bulmuş kişi. Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş olarak Rabbine dön. Gir kullarımın arasına. Gir cennetime.”(Fecr, 89/27-30)

Dünya, Mü’min İçin Cehennem Midir?

Yazının girişinde söz ettiğimiz “zühd” anlayışının etkisiyle üretildiği anlaşılan bir rivayette “dünyanın mü’minin cehennemi olduğu” öne sürülmektedir, bilindiği gibi. Ebu Hureyre’ye isnad edilen söz konusu rivayete göre, Rasulullah’ın şöyle söylediği öne sürülmektedir: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin de cennetidir.”(4)

Rabbimizin Kitab-ı Keriminde bu konuda böyle mi söylenmektedir, yoksa tam aksine dünya güzellikleri de mü’minlere mi lâyık görülmektedir? A’râf Sûresi 32. ayet-i kerime tek başına, bu sorunun cevabını vermeye yeterlidir:

“De ki: Allah’ın kulları için çıkarmış olduğu süsü ve rızıkların temiz olanlarını haram kılan kimdir? De ki: Onlar dünya hayatında iman edenler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özeldir. Bilen bir topluluk için ayetlerimizi işte böyle etraflıca açıklıyoruz.”(A’râf, 7/32)

Görüldüğü üzere Rabbimiz dünya hayatını mü’min için cehennem olarak tasvir etmek şöyle dursun, dünya nimetlerinin de öncelikle mü’minler için olduğunu, helal ve tayyib çerçevesinde olmak kaydıyla, başka ayetlerde de israf, şatafat ve gösterişten uzak durmak, sosyal adaleti gözetmek, o nimetlerdeki hak sahiplerinin hakkını vermek kaydıyla onlara mü’minlerin daha lâyık olduğunu bildirmektedir. Nitekim Rabbimiz, mustaz’afları, iman edip sâlih amel işleyenleri yeryüzünün vârisleri, egemenleri kılmak istediğini beyan etmektedir.(5)

İslam, dünya hayatına ve nimetlerine bakış konusunda Doğu ve Batı’nın temsil ettiği ifrat ve tefrit karşısında tam anlamıyla vasat, mutedil çizgiyi temsil etmektedir. Doğu mistisizminin dünyayı ve nimetlerini hor ve hakir gören, ancak onlardan uzak kalarak olgunlaşmanın mümkün olduğunu varsayan yaklaşımına karşılık, Batı’nın maddeci, maddeyi amaçlaştıran ve mutlaklaştıran yaklaşımı söz konusudur malum olduğu üzere. İşte İslam, her iki aşırılığa da karşı çıkmış ve ne dünya ve nimetlerini hor-hakir gören, ne de onları amaçlaştıran aşırılıklara prim vermiştir. İslam, dünya ve nimetlerini olması gereken yerde konumlandırmış, onları âhiret bağlamıyla anlamlandırmıştır.

Rasulullah (a.s.)’ın Maddi Durumuyla İlgili Kur’ani Beyanlar

Bu makalenin ana konusunu teşkil eden “Rasulullah’ın, bir Yahudi’ye zırhı da rehin şekilde borçlu vefat ettiği” rivayetinin, Rasulullah (a.s.)’ın maddi durumunu ihtiyaç sahibi bir seviyede gösterdiği açıktır. Bu rivayete göre neticede Rasulullah, evinin un ihtiyacı için dahi, üstelik bir Yahudi’ye ve zırhını da rehin bırakacak şekilde borçlanmak durumunda kalan bir fakru zaruret içindedir!

Peki durum gerçekte böyle midir? Rabbimizin Kitab-ı Kerimi Kur’an bu konuda ne söylemekte, nasıl bir tablo çizmektedir? İşte bu soruların cevabını, iki ayet grubu ışığında vermeye çalışacağız.

İlk ele alacağımız ayet grubu, Ahzâb Sûresi 28-29. ayetlerdir. Bu ayetlerde, Medine dönemi şartlarında maddi durumu iyileşen Rasulullah’tan, dünya nimetlerinden kendilerini daha fazla faydalandırmasını talep eden eşlerine yönelik bir ikaz yer almaktadır. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:

“Ey Nebi! Eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzel bir şekilde salıvereyim. Fakat eğer Allah’ı, Rasulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz Allah, sizden iyilik edenlere büyük bir ecir hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/28-29)

Bu ayetlerle ilgili tefsirlerde yer alan rivayet ve yorumlarda, ayetlerin bağlamı ve içeriğiyle mutabık olarak Medine devrinin ortalarında, başta ganimet gelirleri olmak üzere İslam toplumunda maddi refahın önemli derecede artış göstermesi ve tabii ki, bu toplumun bir parçası ve önderi olan Rasulullah’ın maddi durumunun da iyileşmesi karşısında, Rasulullah’ın eşlerinin bu maddi refahtan daha fazla faydalanma talebinde bulunmaları üzerine bu ayetlerin inzal olduğu dile getirilmektedir.

Yine rivayetlerde, eşlerinin, ayetlerle kendilerine iletilen bu Rabbani ikaz karşısında kendilerine yakışanı yaparak; Allah’tan, Rasulünden ve âhiret yurdundan yana tercihlerini beyan ettikleri ifade edilmektedir.(6)

Bu ayet-i kerimeler bize, Rasulullah’ın fakru zaruret içinde olmadığını, ancak iyileşen maddi durumunu kendisi ve ailesi için dünya nimetlerini artırma ve daha refah hayat şartları oluşturma yolunda değil, şimdi göreceğimiz bir başka ayet-i kerimede ifadesini bulacağı üzere, ihtiyaç sahipleriyle, yolcularla, İslam toplumuyla paylaşma yolunda sarf etmeyi tercih ettiğini ifade etmektedir. Rabbimiz, Ahzâb Sûresi 53. ayette şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine yemek için size izin verilmeden girmeyin ve (başka bir amaçla girdiğinizde) yemek vaktini gözetlemeyin. Ancak dâvet edildiğiniz zaman girin ve yemeği yediğinizde dağılın…”(Ahzâb, 33/53)

Bu ayet-i kerime de, bize Rasulullah’ın maddi durumu hakkında çok net bir bilgi vermektedir: Evlerinde mü’minler için yemek pişirilen, ihtiyaç değil, varlık ve ikram sahibi bir toplum önderi, halkıyla içiçe, gönül gönüle yaşayan, measini, ilmini, yemeğini onlarla paylaşan bir devlet başkanı.

Görüldüğü üzere Kur’an’ın konuyla ilgili ayetlerinin çizdiği tablo, konu edindiğimiz rivayeti hiç de doğrulayacak bir tarzda değildir. Rivayet fakru zaruret tablosu çizerken, ilgili ayetler açık olarak iyi bir maddi duruma işaret etmektedir.

Meselenin bir de, Rasulullah şayet borçlanacaksa niçin maddi durumlarının belli seviyede olmasıyla tanınan sahabilere değil de, üstelik zırhını rehin vermek gibi bir toplum önderinin, devlet başkanının izzet-i nefsine de dokunacak şekilde bir Yahudi’ye borçlansın, üstelik bu durum vefatına kadar sürsün soruları çerçevesindeki boyutu vardır ki, bu da rivayet merkezli anlayış sahiplerinin te’vilde zorlandıkları bir husustur.

Tıpkı “büyü iddiası rivayeti” ve “Kurayza rivayeti” gibi bu rivayetin de, Yahudilerin kendileri lehine, İslam ve Rasulullah’ın ise aleyhine olarak kasten ürettikleri ve haberlere Kur’ani algıdan uzak şekilde, sırf sened tenkidi mantığıyla yaklaşan o günkü Müslümanlara suret-i haktan görünerek kabul ettirdikleri bir uydurma iddia olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

LGBT sapkınları tarafından, Rasulullah (a.s.)’a büyük bir bühtan olarak yeniden gündeme getirilen Aişe annemizin Rasulullah’la evlilik yaşı konusu da aynı şekilde kasten üretilen kimi rivayetlerle bulandırılan konulardan biridir. Oysa konuyla ilgili tüm tarihi verilerin, Aişe annemizin evlendiğinde en az 18 yaşında olduğuna delalet etmesi bir yana, tek başına Nisâ Sûresi 6. ayetin delaleti, evlilik yaşı olarak 9 yaşını vs. gösteren ve bühtan kastıyla üretildiklerinde şüphe bulunmayan rivayetleri kaldırıp çöpe atmaya yeterlidir.

Sonraki sayıda, makale serimizi toparlayıp noktalayacağız inşallah.

Dipnotlar

1 “Allah: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (diriltilip) çıkarılacaksınız, dedi.” (A’raf, 7/25)

2 “Hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O yücedir, bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)

3 “…Yanınıza azık alın ve bilin ki, azıkların en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri, bana karşı gelmekten sakının.” (Bakara, 2/197)

4 Müslim, Zühd 1

5 Bkz: Kasas, 28/5; Nûr, 24/55

6 Bkz: Müslim, Talâk 29

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal