Kınalızade Ali Çelebi’de Terbiye Nazariyesi

Kınalızade Ali Çelebi’de Terbiye Nazariyesi

“Terbiye gibi bir kavramın gerek fertlerin gerekse toplumun gündeminden çıktığı, Müslüman aydın entelektüellerin salt siyasi gündelik meselelerle iştigal ettiği bir dönemde, terbiye kavramının acilen Müslümanların gündemine gelmesi zaruretler cümlesindendir.”

Yakup Döğer

Kınalızade Ali Çelebi, Ahlâk-ı Alâî adlı eseriyle tanınan Osmanlı âlimi, devlet adamı ve şairdir. (H. 916) Miladi 1510 da Isparta’da doğdu. Babası çeşitli kadılıklarda bulunan Mîrî mahlaslı Emrullah Efendidir. Dedesi Abdülkadir Efendi kına kullandığından dolayı etrafında Kınalızade lakabıyla tanınmıştır. Ali Efendi, ilköğrenimini Isparta’da yaptıktan sonra İstanbul’a giderek akrabası Kazasker Kadri Efendi’nin nezaretinde tahsiline devam etti. İlerleyen zamanda ilmi olarak yetişmesine paralel, Anadolu Kazaskerliğine kadar yükseldi. Anadolu kazaskerliğinde bulunduğu halde II. Selim’in maiyetinde Edirne kışlasında, muhtemelen bir sefer hazırlığı esnasında hastalanarak vefat etti (6 Ramazan 979 / 22 Ocak 1572).

Biz bu yazımızda Mihrab Dergisinin 1 0cak 1924 tarihli 4. Sayısında, Kınalızade’nin Ahlaki Ala-i adlı eserinin içinde yer alan terbiye nazariyesinin Yusuf Ziya (Yörükan) (1887-1954) tarafından yapılan incelemesine yer vermeye çalışacağız.

Yusuf Ziya, İstanbul Dârülfünun’u ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi öğretim üyelerinden. 1887 yılında Selanik’te doğdu. Selânik’te Selimiye Mektebi’ni ve Mülkiye Rüşdiyesi’ni bitirdikten sonra yine burada Dârülmuallimîn’in Rüşdiye Şubesi’nden mezun oldu. Ardından İstanbul’a giderek Sahn Medresesi Kısm-ı Âlîsi’ne girdi ve burayı tamamlayıp Hüseyin Necmeddin Efendi’den icâzet aldı. 1911’de Selânik Sultânîsi’nde Arapça muallimi olarak başladığı görevini Selânik Dârülmuallimîni’nde sürdürdü. İstanbul’da çeşitli mekteplerde Türkçe, imlâ, kıraat, kavaid ve hendese muallimliği yaptı. Birçok kurum ve kuruluşta görev yapan Yusuf Ziya 5 Haziran 1954 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi neticesinde Ankara’da vefat etti ve Cebeci Asrî Mezarlığı’na defnedildi.

Yusuf Ziya’ya göre Kınalızade İstanbul’da yetişen ilk filozoflarımızdandır. Kınalızade, nazariyatına “İnayeti Ezeliye” kanunu ile başlar. Ona göre alemin nizamını, beşerin devamını temin eden, hayvanların doğmasına ve çoğalmasına sebep olan bu kanundur. İnsanlar kendileri için gerekli olan çoğalmalarını akıl ile bilemezler, fakat inayeti ilahiye kanunu cinsi münasebeti onlara yerleştirmiş olduğu için, insanların hem çoğalmasını hem de varlığını sürdürmesini temin etmiş olurlar.

Bu suretle nesiller ve çocuklar vücuda gelir. Bundan sonra kanun daha mühim semereler vermek üzere yeni bir safhaya dahil olur. Çünkü yeni nesilleri muhafaza, terbiye ve takviye etmek lazımdır. İnayeti ezeliye kanunu analara babalara şefkat ve muhabbet hislerini yerleştirmekle bu ciheti emniyet altına almıştır.

Yeni nesil yetişir ve ana babaya ihtiyaç azalırsa şefkat ve muhabbet hisleri azalmaya başlar. Ve hatta bazı kuşlar yavrularını yetiştirdikten sonra yuvalarından uçurup kovalarlar. Lakin insanlar “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın” emriyle mükellef oldukları için hayvanat derecesine düşmek şöyle dursun bir takım yücelik mertebelerine yükselmeye memurdurlar. Yüce mertebelere yükselmek ve olgunlaşmak, şüphesiz ki esaslı bir terbiye ile elde edilecektir.

Kınalızade, bu noktaya esaslı surette tetkik için terbiyeyi, doğumdan evvel, doğum esnasında, doğumdan sonra olmak üzere üç tasnife tabi tutar. Ona göre çocuk ana rahminde iken asil bir kadının kanıyla beslenmelidir. Bu sözü ile Kınalızade asaletin manevi meziyetlerini nazarı dikkate almakta ve bu dereceye kadar verasetin tesirini kabul etmektedir. Diyor ki: Hür ve asil bir kadından doğan çocuk hayatında aşağılanmaktan ve alay edilmekten kurtulur. Bu tarz bir hareket peder için bir vazifedir ve düşkün ve adi bir kadınla evlenmekten kaçınmalıdır.

Çocuğa, doğduğu zaman iyi bir isim takmanın da tesiri vardır. Çocuğa verilecek güzel bir isim, onun ileriki hayatında maddi ve manevi olarak tesirini gösterecektir. Bu da doğum esnasındaki babanın vazifelerinden biridir. Bundan sonra daha mühim olmak üzere süt emme zamanı gelir. Bunun ehemmiyeti çocuğun gıdasını teşkil eden süt ile beraber süt veren kadının ahlak ve âdetinin çocuğa sirayet etmesindedir.

Kınalızade gıdanın bedenin gelişmesi üzerindeki tesiratına ve bilhassa ahlak ve maneviyat itibarıyla birçok değişime sebebiyet vereceğine kuvvetle kanidir. Müellif şöyle der: Mavi gözlü bir çocuğu Habeşi bir kadın emzirdiği zaman çocuğun gözleri kara olur ve sütün maddeye bu kadar tesiri olursa manevi tesiratın daha ziyade olacağı şüphe edilemez.

Kınalızade’ye göre bu ana kadar olan terbiye tabii terbiyedir. Bundan anne ve baba mesul değildir. Tabi ki dünyaya kız evladı ya da erkek evladı gelmesinde tarafeynin ihtiyarı olmadığı gibi ve bu noktada ebeveyninden birinin diğerini kınamaya hakkı yoktur.

Tabii terbiyede bizim hoşumuza gitmeyen birçok cihetler olabilir. Fakat başlangıçta bizim hoşumuza gitmeyen şeylerin daha sonraları bizim için daha hayırlı olduğu gerçektir. Onun içindir ki kız çocuğun uğurlu olması ve ebeveynine talih getirmesi gibi anlayışlara zemin olmaktadır.

Bu devreden sonra Kınalızade’ye göre, hakiki terbiye devri başlar. Ve bu telkin devridir. Bu müddette çocuğa güzel ameller ve doğru düşünceler telkin edilir. Çünkü çocukların düşüncesi ve idraki saftır, her yola sevk edilebilir. Ve ekseriya fıtratı gereği fenalığa meyillidirler lakin iyi telkinler çocuğun zihnide ve kalbinde kökleşir. Çocukta garip olacak şeyler görüldükçe ona “hey sakın, ayıptır bir daha bunu eyleme” denilir.

Çocuk kabahat işlediği zaman mümkün ise çocuğun bu kabahati görmemekten gelinir. Çünkü “sen şöyle yapmışsın” denilirse çocuğun perdesi yırtılır. Binaenaleyh çocuğu sırf bir surette serzeniş etmemeli, “bu işte hata ettiniz” demeli. Yahut “diğer bir çocuk böyle bir şey yapmış ve şöyle bir akıbete uğramış” diyerek onda kötülüğe karşı nefret hissi uyandırmalıdır. İyi hisler uyandırmak için de, güzidelerin menakıbından bahis etmek lazımdır. İyi adamlar metih edilir ve fenalar adamlar kötülenir. Çocuğun hareketlerine bu suretle makbul müdahaleler yapılmazsa, çocuğun her arzusu yerine getirilirse çocuk şımarır. Bu sebeple kibarzadeler ekseriya akılsız olurlar. Çünkü bunların mürebbileri çocuğun bütün ihtiraslarına “peki” der. Ve çocuğa maddi ve manevi baskı yapamaz.

Kınalızade tabii ve telkini terbiyeleri bu surette izah ettikten sonra irade-i terbiyeye geçer ve şöyle der: İrade-i terbiye mürebbi tarafından yapılır. Mürebbi sağlam bir yaratılışta, sahih bir akıl, haramlardan kaçan, dindar, salih, terbiye usullerini bilen, kızgınlıkta ve şefkatte orta yolu bulabilen biri olmalıdır. Çok şefkatli sessiz olan muallim terbiyeden aciz olduğu gibi, çok katı olan da çocuğu ümitsizliğe sevk eder. Çocuğun tahsil ve terbiyeden nefret etmesine sebep olur.

Kınalızade mürebbinin vasıflarını daha canlı tasvir etmek için Nuşirevan’ın hocasının hikâyesini anlatır. Nuşirevan’ı hocası bazen haksız yere dövermiş, bir de yaz kış elinde buz tuttururmuş. Nihayet Nuşirevan hükümdar olunca hocası ortadan kaybolmuş. Fakat Nuşirevan “benim hocama hürmetim var, kendisine hiçbir şey yapmam ” diyerek ilan edince, hoca gelmiş ve Nuşirevan ona terbiye zamanında niçin zulüm ettiğini sormuş. Hocası da, “haksız yere ceza vermenin ne kadar acı olduğunu nefsinde tecrübe edesin diye öyle yaptım. Duymadığın bir acının derecesini taktir etmek mümkün değildir” cevabını vermiş. “Peki, buz niye tutturdun” deyince, “bunun sebebini de ileride anlarsın” demiş. İlerleyen zamanda bir kış günü Nuşirevan ordusu ile harbe gitmiş ve soğuğun şiddetinden askerler oklarını tanzim etmekten aciz kalmışlar. Nuşirevan kışın buz tutmaya alışkın olduğu için askerlerin oklarını tanzim etmiş ve savaştan muzaffer olarak çıkmış.

Mürebbinin takip edeceği usule gelince bu hususta Kınalızade ilk düstur olarak, çocuğun tabiatına uygun hareket edilmesi gerektiğini ifade eder. Kınalızade’ye göre çocuğun tabiatı hangi yeteneğini öne çıkarırsa mürebbi de o yeteneğin öne çıkmasına dikkat edecektir. Kınalızade çok dikkat çekici bir yere işaret eder. O’na göre çocukta ilk ortaya çıkacak olan yetenek “haya”dır ve mürebbi buna özen göstermelidir.

Mürebbi çocuğun hareketine bu suretle müdahale ederken, onu döğemez. Dövmek mecburiyeti hasıl olursa az vurmalı ve çocuğun feryadı figan etmesine mani etmeli ve bir zaaf olarak müracaat ettiği bu hareketin fena bir şey olduğunu anlatmalıdır.

Mürebbi terbiye esnasında çocuğun tabiatından gelen yeteneğine ve yükselebileceği yeri dikkate almaya mecburdur. Mürebbi bunu tetkik etmeli ve çocuğun hangi ilime kabiliyeti ve yeteneği var ise onunla iştigal ettirmelidir. Herkes fıtratından gelen yetenekle bir ilim ve bir sanata meyillidir. Alemin nizamı, beşerin olgunlaşması ve medeniyetin ilerlemesi insanların fıtratında saklı olan bu hikmete dayanır. Çünkü cemiyette her sanata ihtiyaç vardır. Onlarsız yaşanamaz. Böyle olmasaydı çeşit çeşit sanatlar ve mühim ilimler zayi olacaktı ve cemiyet atıl bir hale gelecekti. Bu sebeptendir ki, insan yatkın olduğu sanatı az zamanda elde eder ve zamandan çok miktarda tasarruf eder.

Kabiliyet olarak yatkın olmadığı bir şeyi tahsilde çocuk hem çok zaman kayıp eder hem de yükselemez. Mürebbinin vazifesinden en mühimi bu husustaki ferasetindedir. Bunu tayin ettikten sonra o ilim veya o sanat etrafında çocuğu derinleştirmeli ve ihtisas için lazım gelen bütün teferruat ve etrafı tahsil ettirmelidir. Bütün bunlar genç yaşında olabilir. Sokrat “taze fidanı doğrultmak kabildir, kartaldıktan sonra müşküldür” diyordu. Ve ona daima genç çocuklarla düşüp kalktığı için vakıa olan iftira doğru değildir. Çünkü terbiyenin ruhuna vakıf idi ve işe gençlerden başlamış idi.

Kınalızade bedeni terbiyeye de dikkat çeker ve der ki: Çocuğu daima nefis yemeklere alıştırmamalıdır. Bazen kuru ekmek yemekle yetinilmeli ve bu suretle çocuk gelecekte her türlü ihtiyaca karşı direnebilmelidir. Çocuk sabah kahvaltısını çok miktarda almamalıdır. Zira bu tembelliği ve hamakatı ortaya çıkarır. Verilecek yemeğin çeşidine ve hazmının kolaylığına ve faydasına dikkat etmek lazımdır. Yazın meyve yemekten mani etmeli, kışın kürk ve ağır elbise giydirmeli, çocuğu piyade yürümeğe sevk etmeli, süvariliğe de alıştırmalıdır. Yunanilerin çocuklarına bedeni terbiyeyi hususi olarak yaptırmalarının sebepleri bunlardır.

Kınalızade’nin bedeni terbiyeye büyük önem vermesinde dönemin askeri ve siyasi durumu etkilidir. Kınalızade Kanuni ve II. Selim dönemlerinde yaşamış ve bu dönemlerde askeri hareketlilik bir hayli fazladır. Bedeni terbiyenin en az ruhi ve manevi terbiye kadar önemi vardır, hatta belki de bedeni terbiye biraz daha öne çıkmaktadır. Kınalızade çevrenin terbiyeye etkisine de dikkat çeker. Çocuğa ilk terbiye kendi çevresinden gelir. Adi ve yaramaz çocuklarla konuşursa onların ahlakını alır, bunun gibi yetişme zamanında yüksek asil kimseler arasında, ulema yanında büyüyen çocuklar o terbiyeyi elde ederler.

Kınalızade Ali Çelebi’nin Ahlâk-ı Alâî adlı eseri, şüphesiz geçmiş dönemin bize ait önemli miraslarından biridir. Müslüman şahsiyetin kurucu kavramlarından olan ahlak ve terbiye kavramlarının, seleflerimiz tarafından nasıl anlaşıldığını, nasıl yorumlandığını öğrenmek hayati derecede önemlidir. Yeni bir dünyanın inşası öncelikle kendi mirasımıza sahip çıkmakla mümkündür. Elimizde olan bu mirası hakkınca değerlendirmek, bugüne yarayacak malumatı devşirmek, ufkumuzu açacak bilgiyi elde etmek, problemlerimizin çözümünde katkısına müracaat etmek zorundayız.

Yaşadığımız zaman ve mekân düzleminde en çok şikâyetçi olduğumuz sorunlardan birisinin ahlak meselesi olduğundan şüphe yoktur. Hele ki terbiye gibi bir kavramın gerek fertlerin gerekse toplumun gündeminden çıktığı, Müslüman aydın entelektüellerin salt siyasi gündelik meselelerle iştigal ettiği bir dönemde, terbiye kavramının acilen Müslümanların gündemine gelmesi zaruretler cümlesindendir. Dün ne tartışıp konuşulduğunu bilmeyenlerin, bugünün ihya edemeyeceği gibi, yarınlarını da inşa edemeyeceği, malumun ilanından başka bir şey değildir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal