İLİMDE RÜSÛH

İLİMDE RÜSÛH

İlimde rüsuh sahibi olmak demek ilim adamının eğilmemesi, eğrilikten hoşlanmaması, ilim yolunda sağlam, bildiğini bilen ama bilmediğini de bilen, bilmediklerini yani cehaletini nasıl telafi edeceğinin şuurunda olan ilim adamı demektir…

Yerinde sabit ve sağlam olmak anlamına gelen ra-se-ha fiili ilimle birlikte kullanıldığında, bilgi sağlam şekilde yerleşip, şüpheye mahal bırakmamak anlamını ifade etmektedir. Rağıb el-İsfahanî rusûh mastarını bir şeyin sağlam bir şekilde yerleşmesi olarak tanımlamaktadır. ‘er-Râsihu fi’l-ılmi’ sözüyle ilmin hakikatini bilen ve şüpheye kapılmayan kimse kastedilir. Cevherî ise ra-se-ha fiilini “sabit olmak” diye açıklamakta, “her sabit olan râsihtir” demektedir.

Kur’an’da ra-se-ha fiili, ismi fail olan ‘râsih’in çoğulu olarak râsihûn şeklinde sadece iki kere (Âl-i İmran, 7; Nisa, 162) kullanılmıştır. Nisa suresinin 162. ayetinde ehli kitabın (Yahudilerin) ilimde rüsûh sahibi olanlarından bahsedilmekte, içlerinde ilimde derinleşenler ve Muhammed (as)’a indirilene ve ondan önce indirilenlere inanan, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve ahiret gününe iman edenler bulunduğu belirtilmekte, bu kimselere Allah tarafından verilecek büyük bir ecir müjdelenmektedir. (4/Nisa, 162). Bu ayette ilimde rüsûh sahibi olmakla Allah’a ve ahiret gününe, Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki vahiylere iman etmek bir bütünlük arz edecek şekilde anılmaktadır. Ayrıca namaz, zekât, Allah’a ve ahiret gününe iman, Kur’an’ı da tıpkı önceki vahiyler gibi Allah’ın vahyi olarak kabul etme gibi inanç ve amellerin Yahudilere atfedilmesi, ehli kitap hakkındaki ezberimizi bozmuş gibidir. ‘Gibidir’ diyoruz çünkü esasında bu ezberi bize yine Kur’an öğretmiştir ve burada bir çelişki olduğu da sanılmamalıdır. Kur’an genelleme yaparak ehli kitabın hepsini aynı kefeye koymamakta, içlerinde, kendilerinde bir hayır görülenleri her daim ayrı tutmakta ve hayırlarını teslim etmektedir. Bir taraftan ehli kitabın müminleri incittiklerine (3/Âl-i İmran, 111), kendilerine zillet damgası vurulduğuna, zillet ve meskenete mahkûm edildiklerine, Allah’ın ayetlerini küfredip, nebileri öldürdüklerine, Allah’a isyan edip haddi aştıklarına değinilirken (3/Âl-i İmran, 112), hemen peşinden, “hepsi bir değil” diyerek, hak edenler için bir beyaz sayfa açılmakta ve içlerinden erdem sahibi olanların erdemleri de teslim edilmektedir. Beyaz sayfada şunlar yazılıdır: İçlerinde gece saatlerinde Allah’ın ayetlerini okuyan, secdeye kapananlar vardır. Bunlar Allah’a ve ahiret gününe iman etmekte, marufu emredip, münkerden nehyetmekte, hayırlı işlere koşuşturmaktadırlar. Bunlar salih kimselerdir. (3/Âl-i İmran, 113-114). Allah onların yaptıkları hiçbir hayrı yok saymayacaktır. Bunlar muttakiler zümresinden kabul edilmektedir. (3/Âl-i İmran, 115).

Ehli kitaba dair bu değerlendirme Nisa suresinin 160-162. ayetlerinde bir kere daha yer bulmaktadır. Malumdur ki Yahudilerin kirli sayfaları hınca hınç doludur: Zulüm yapmaktadırlar, çok insanı Allah’ın yolundan ürkütmektedirler, menedildikleri halde faiz yemekte, insanların mallarını bâtıl yollarla zimmetlerine geçirmektedirler. (4/Nisa, 160-161). Temiz sayfada yazanlar ise Nisa suresinin 162. ayetinde zikredilmiş olup, bunlara yukarıda yer vermiş bulunuyoruz.

Şüphesiz burada vuzuha kavuşturulması gereken bir husus vardır ve buna kısaca değinmemiz icap etmektedir. Yahudiler içerisinden, dinî inanç ve ibadetleri açıklanan, bu halleriyle genel yapıdan ayrışan ve İslam’la / Müslümanlarla aynı çizgide buluşan bu kimseler artık müslim ismine namzet olmuşlar, ‘ehli kitap’ ve ‘Yahudi’ sıfatlarından uzaklaşmışlardır. En azından bu insanların Rasulullah’a bir yakınlık hissedip, düşmanca bakmadıkları kesindir. Bu da onların İslamlaşmalarına bir engel kalmadığını düşündürmektedir.

Nisa suresinin 162. ayetinde zikri geçen Yahudilerin içinden, ‘ilimde râsihûn’dan sayılan, Muhammed (a.s)’a indirilene ve önceki vahiylere iman eden, namazı kılıp zekatı veren, Allah’a ve ahiret gününe iman eden bu insanlar kimlerdir? Bu sorumuz bilhassa ‘râsihûn’ kelimesini anlamaya yöneliktir. Bunların, dini naslardan delil çıkartabilen, akide ve amellerini delile dayandıran ‘istidlâl ehli’ olduklarını söylemek mümkündür. Zemahşerî’ye göre ‘ilimde râsihûn’ ilimde sabit olanlar, sapasağlam duruşunu koruyanlar ve açık görüş sahipleridir. Menar tefsirinde bunlar taklide yönelmeyip, delile tutunan, büyük dağlar nasıl yerinde duruyorsa, öylece dinde sapasağlam/sabit şekilde duran, Allah’ın dinini az bir pahaya, makam ve mala satmayan kimseler olarak tanımlanmaktadır. Ayete göre râsihûndan olmak iman etmeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi gerektirmektedir. Namazsız ve zekatsız bir ilim ilim değildir; ilmi ne kadar engin olursa olsun, böyle bir ilim sahibi de râsih değildir. Çünkü Kur’an ilim kelimesini imana mukarin bir anlamda kullanmaktadır.

Râsihûn kelimesi Âl-i İmran suresindeki kullanımında daha da vuzuha kavuşmaktadır. Ayet, Muhammed (a.s)’a Kitabı indirenin Allah olduğunu belirterek başlamakta ve Kitabın bir kısım ayetlerinin muhkem olup, bunların ‘Kitabın anası’ hükmünde olduklarını, diğer bir kısmının ise müteşabih ayetler olduğunu belirtmektedir. İşte kalbinde eğrilik olanlar tam da bu müteşabihlere tutunup, oradan bir fitne üretmek istemekte, müteşabihlerin teviline yapışmaktadırlar. Oysa bu art niyetli insanların bilmeleri gereken bir hakikat vardır: Bu ayetlerin tevilini ancak Allah bilir, O’ndan başka hiç kimse bilmez. İlimde kökleşmiş kimseler ise “biz onlara iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır, akıl sahiplerinden başkası tezekkür edip öğüt almaz” derler. (3/Âl-i İmran, 7).

Kitabın anası olduğu bildirilen muhkem ayetler başka ihtimallere açık olmayan, karışıklığa mahal vermeyen, ibareleri sağlam, mevsuk, kavî, açık ve net mesajlar veren ayetlerdir. Müteşabihat ise benzeşen, farklı anlamlara gelebilen ayetlerdir. Muhkemat kitabın anası olunca, müteşabihat onlara hamledilir ve onlarla tartılıp, değerlendirilir. Zemahşerî’nin sorduğu gibi, Kur’an’ın neden bütün ayetlerinin muhkem kılınmadığı sorusu akla gelebilir. Müfessirin sorusu gayet yerindeyse de, cevabı için aynı şeyi söylemek pek mümkün değildir. Çünkü sanki Kur’an’ın kolayca anlaşılması çok da istenen bir şey değilmiş gibi cevaplamıştır sorusunu. Allah’ın zatına, uzuvlarına, fiillerine dair tanımlayıcı ifadeler içeren, ahiret hayatı, cennet ve cehenneme yönelik tasvirler yapan, melekler, cin ve şeytan gibi varlıklardan bahseden ayetler doğal olarak, “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın”, “ana-babaya iyilik yapın”, “içki haramdır”, “zinaya yaklaşmayın”, “cana kıymayın”, “Ramazan ayında oruç size farz kılındı” gibi ayetlerden farklı bir anlatım özelliğinde olacaktır. Yani Kur’an biz insana, hiç bilmediğimiz gaybî konuları, müşahede aleminden bildiklerimize benzeterek (bu tanım da Zemahşerî’ye aittir) anlatmaktadır. Doğası gereği, Allah’ın zatı, arşa istiva etmesi, gelmesi, görmesi, işitmesi gibi betimlemeler mecaz ve teşbih içerikli olacaktır. Oysa muhkem meselelerin anlatımı için mecaz ve diğer edebi sanatlara pek ihtiyaç duyulmaz.

Aslında bazı ayetlerde Kur’an’ın tamamı muhkem bir kitap olarak tavsif edilmiştir. Bilhassa Hud suresinin birinci ayeti bu mealdedir. (elif lâm râ. Kitabun uhkimet âyâtuhû). Fakat bu ayet, Âl-i İmran, 7. ayetle çelişmez çünkü ayetleri muhkem kılınmış denmesi, kitabın tamamındaki hikmet, fesahat, insicam, çelişki, tenakuz ve yalanlanmaya müsait sözlerden beri olması gibi hususiyetlere delalet etmektedir.

Müteşabih benzeşmeli demektir. İki şeyden birinin, zihin onları ayırmakta aciz kalacak derecede birbirine benzemesine müteşabih denir. Cennet meyvelerinin müteşabih olması (2/Bakara, 25), ineklerin birbirine benzemesi (2/Bakara, 70) gibi. İnsan, hakkında kesin bir yargıya ulaşamadığı şey için de ‘müteşabih’ deme eğilimindedir. Müteşabih ayetler birden fazla anlama delalet ederler ki buna da mücmel denir. Kimileri de ister açık ister gizli bir delille olsun, bilinebilen her şey muhkem, bilinemeyen her şey müteşabihtir demişlerdir.

Kalplerinde eğrilik bulunanlar neden ayetlerin müteşabih olanlarına tutunmaktadırlar? Bunun cevabı cümlenin içinde mevcuttur. Çünkü bu insanların kalplerinde sorun vardır. Zeyğ kelimesi doğrudan başka tarafa sapma, meyletme, eğilme anlamına gelmektedir. Amacı hakkı elde etmek değil, haktan sapmak olan insan haliyle, müteşabih ayetlere tutunup, oradan bir fitne çıkarmaya çalışacaktır. Ayetin tefsirinde Necran Hristiyanları zikredilmektedir. Rivayete göre Necranlılar Rasulullah’a, “İsa Allah’ın kelimesi ve O’ndan bir ruh değil midir?” diye sormuşlar, Rasulullah da “evet” deyince, “bu bize kafidir” diyerek, akıllarınca müteşabihin teviline tutunmuşlardır. Kısacası Necran Hristiyanları hak sözle batıl davalarını sürdürmek istemişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki, müzakere ve münakaşa yoluyla kendilerine İsa’nın Allah’ın oğlu olmadığı bir türlü anlatılamayınca, onları ancak mübahale (lanetleşme) teklifi susturmuştur. (3/Âl-i İmran, 61). Kısacası müteşabih ayetlere tutunanlar kendi batıl davalarını savunmak için müteşabih ayetlerden kendilerine delil istinbat etmeyi uman batıl ehlidir. Ebu Muslim İsfahani bu hususta İsra suresinin 16. ayetini örnek vermiştir. Ayette “bir memleketi helak etmek istediğimizde, oranın refahtan şımarmış elebaşlarına (mütref) emrederiz de, orada itaatten çıkarlar” denmektedir. İşte kalbinde eğrilik olan kimseler, demek ki Allah onları helak etmek istemiş, fasık olmalarını istemiş, helak olmaları için sebep aramıştır anlamını çıkarmışlardır.

Şimdi konunun özüne gelmiş bulunuyoruz: Müteşabihin anlamını kim bilir; sadece Allah mı, yoksa Allah’la beraber bazı insanlar da mı? Bu sorunun cevabını, Âl-i İmran suresinin 7. ayetindeki, “ve mâ ya’lemu te’vîlehû illallahu ve’r-râsihûne fi’l-ılmi yeqûlûne…” cümlesindeki vav harfi belirleyecektir. Eğer vavdan önce durak yapılırsa ayet, “onların tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde râsih olanlar ise biz onlara iman ettik, (muhkem-müteşabih) hepsi Rabbimizin katındandır derler” şeklinde anlam kazanmaktadır. Şayet vavdan önce değil de, râsihûn kelimesinden sonra durak yapılırsa, râsihûn kelimesi Allah lafzına atıf yapılmakta ve müteşabihin anlamını Allah ve ilimde râsih olanlar bilir denmekte; ilimde râsih olanlar müteşabihi bilme bakımından Allah’a ortak yapılmaktadırlar. Kanaatimiz odur ki, Allah lafzında durak yapılması, cümlenin vav harfiyle yeniden başlatılması elzemdir. Bu ayete başka bir anlam verilemez. Müteşabihi Allah’tan başka kim bilebilir ki? Müteşabihi Allah’la beraber ilimde rasih olanların da bileceğini ileri sürmek, Tevbe suresinin 31. ayetinde kınandığı üzere, bir takım insanları Allah’ın dışında rab edinme neticesini doğuracaktır.

İlimde râsih olanlar, aşağıda geleceği üzere aslında “ilimde derinleşenler” değil, ilimde sabit duran, ilimde istikrarlı kimseler demektir. Yani ilimde rüsûh sahibi olmak, ilim adamlarının ‘derin ilimlerine’ işaret ediyor olmayıp, ilim adamı vakar ve ahlakına gönderme yapmaktadır. Zaten ayetin içinde bu yönde beyanat vardır. İlimde rasih olanlar, “biz onlara iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” demekle, müteşabihlerin künhüne vakıf olmadıklarını belirtmekte, bunların nihai bilgisini Allah’a havale edip, hepsinin Allah katından olduğuna olan teslimiyetlerini ifade etmektedirler. Yer yer Allah’ın Elçisine bile oldukça sert uyarılar yapan, kıyametin vakti hususunda onun bunu bilme imkanını tamamen sıfırlayan, birçok şeyi ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebileceğini duyuran Kur’an, “ilimde rüsûh sahibi olanlar” diye bir zümreyi Allah’ın gayb ilmine eş koşar mı? Rasullerin bilmediği gaybı (6/En’am, 50; 11/Hud, 31) ilim sahiplerinin bileceğini düşünmek, Kur’an’a sadece yüzeysel şekilde vakıf olmakla izah edilebilir. Allah’ın tevhid edilmesi, müteşabihatı ve bütün gaybı sadece Allah’ın bildiğini, ilim ehlinin de kendi acziyetini itiraf, müteşabihi bilmenin de Allah’a mahsus olduğunu teslim etmesini gerektirir. Kur’an’ın tamamı bu ilkeyi anlattığı gibi, üzerinde konuştuğumuz ayetten iki önceki ayette de, “yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz” buyrularak, Allah’ın ilmindeki tekliği anlatılmaktadır.

İlimde rüsuh sahibi olmak demek, başkalarının ulaşamayacağı engin bir ilim seviyesi demek değildir. İlimde rüsuh sahibi olmak demek ilim adamının eğilmemesi, eğrilikten hoşlanmaması, ilim yolunda sağlam, bildiğini bilen ama bilmediğini de bilen (dolayısıyla haddini bilen), bilmediklerini yani cehaletini nasıl telafi edeceğinin şuurunda olan ilim adamı demektir. Bu insanlar, ilmin verdiği güven ve itminanla, temel meselelerde sarsıntı ve bocalama geçirmezler. Fitneye hem kendileri düşmekten hem de başkalarını düşürmekten kaçınırlar. Sorumluluk sahibidirler. İlimde râsih olmak, hiç kimseye hiçbir hayrı dokunmayacak olan, kuru entelektüel tartışmalardan, kelimeler üzerinde türlü oyunlarla ilerletilen müteşabih yorumlarından ve bilgiçlik kokan enaniyetli tutumlardan kaçınmayı gerektirir. İlim hikmete mukarindir, hikmetsiz ilim, sarp yokuşta susamak gibidir. Dolayısıyla ilim adamı hikmetsiz ilmî münazaralardan uzak durur ve insanların da zihinlerinin karıştırılmasına alet olmazlar. Özet olarak ilimde râsih olanlar, ilimleriyle insanlara güven veren, hakka ve hakikate yeden, dünyevî çıkarlar için durmadan saf değiştirmeyen alimlerdir. Rüsuh sahibi alim izzeti para, makam, mevki, şöhrette aramazlar; bu seküler cazibelerin bolca bulunduğu yöneticilerin şaibeli kanatlarının altına sığınmazlar. Gerçek ilim ehli için ilim zaten izzettir. İlmi Allah yolunda kullanmak en büyük izzettir. İslam ümmetinin bu kıvamdaki alimlere ihtiyacı vardır. Yeni bir İslam toplumunun kurulması bu alimlerle mümkün olacaktır. Alimlerin, müteşabihi -Allah’ın bilmesi gibi- bilebileceğini iddia etmek, her şeyden önce bu insanlara saygısızlıktır.

Bir insanın ilmî müktesebatı ne kadar geniş olursa olsun, sonuçta değil mi ki o bir beşerdir, ilmi de beşerin akıl ve zihin kapasitesi ile sınırlıdır. Kur’an bunun için “her ilim sahibinin üstünde bir alîm vardır” (12/Yusuf, 76) buyurmaktadır. İnsanın diğer becerileri gibi ilim de görecelidir. Kur’an insanın ilminin ilim bile denmeyecek derecede bir ‘hiç’ olduğunu denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, hatta yedi deniz daha eklense denizlerin tükeneceği ama Allah’ın kelimelerinin tükenmeyeceği temsili ile anlatır. (18/109; 31/Lokman, 27). İlim adamlarını “çok derin” gibi nitelemelerle yüceltmekten kaçınılmalıdır. İlim adamının, insanları hayran bırakacak derecede ilmi olabilir ama aynı derecede, insanları hayretlere düşürecek kadar bilgi noksanları da olabilir. 

İlimde râsihûndan olabilmek için ilimle beraber edep, tevazu ve haddini bilme de olmazsa olmaz ahlaki düsturlardır.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal