Şeytanların Öğrettiği Sihir

Şeytanların Öğrettiği Sihir

“Sihir ya da büyü denilen ve kadim toplumlarda belki çokça ilgi görmüş bir etkileme oyunuyla, bu oyunun türü, kullanılan alet-edevat, araç-gereçler, sihir-büyü ‘yapan’ kişilerin kimliği, ünü, unvanı v.s. ne olursa olsun, bununla hariçten karı-kocanın arasını ayırmak hiçbir şekilde mümkün değildir.”

Mehmed Durmuş

Bakara suresinin 102. ayeti Süleyman’dan, sihirden, insanlara sihri öğreten şeytanlardan, Babil’deki Harut ve Marut adlı meleklerden bahsetmektedir. Ayetin girişine bilhassa dikkat kesilmek gerekir: Süleyman’ın mülkü üzerine şeytanların tilavet ettiklerine tabi oldular!

Biliyorum Müslümanlar nezdinde bu ayet ezelden beri tartışma konusu olmuştur. Bazı bilinmeyenler üzerine birtakım yorumlar bina edilmiştir. Bu yorumların bir kısmı hemen anında dökülüveriyor, ayetin kelimeleri üzerine hiç yapışmıyor bile. Bu yazıda hikmeti kendinden menkul o büyük(!) yorumların hiçbirine yer verecek değilim. Ben burada, günümüze ışık tuttuğuna inandığım bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Umarım mesele gereksiz ve alakasız taraflara çekilmez.

Ayet, Harut ve Marut adlı melekten, karı-kocanın arasını açacak şeyleri öğrenenlere dikkat çekmektedir. Kur’an’ı bir bütün olarak göz önünde bulunduran bir mümin şu kanaate varmakta hiçbir tereddüt göstermez: Sihir ya da büyü denilen ve kadim toplumlarda belki çokça ilgi görmüş bir etkileme oyunuyla, bu oyunun türü, kullanılan alet-edevat, araç-gereçler, sihir-büyü ‘yapan’ kişilerin kimliği, ünü, unvanı v.s. ne olursa olsun, bununla hariçten karı-kocanın arasını ayırmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü sihir sadece bir etkileme, olayları ‘öyle sandırma’ oyunudur, bir hiledir, göz bağcılıktır. Günümüzdeki illüzyonizm bunun tipik örneğidir. Sihir yöntemiyle sihirbazlar, karı-kocaya fiziki olarak değil, onların zihinlerine nüfuz etmek suretiyle, istedikleri etkiyi doğurtabilmektedirler.

Süleyman’ın mülkü çerçevesinde Bakara, 102. ayetin gündeme getirdiği, karı ile kocanın arasını ayıracak işler (sihir), sihir denilen oyunun kendi başına müstakilen hiçbir gücünün olmadığının tipik örneğidir. Günümüzde karı ile kocanın arasının ayrılması yani ailenin dinamitlenmesi, boşanmaların çoğalması ve normalleştirilmesi herkesin gözü önünde cereyan etmektedir. İşte bu, öncelikle şeytandan öğrenilen bir iştir. Ailenin dinamitlenmesini bu topluma şeytanlar tilavet etmekte, şeytanın dölleri ise bu sihir oyununa kolayca gelmekte, şeytanın tuzağına düşmektedirler. Aslında sihrin bugünkü bu etkisi, sihrin büyüsünün bitmesi gibi de ifade edilebilir. İllüzyonistin, maharetlerini bilahare tek tek açıklaması misali, sihir de kendini ele vermiş bulunmaktadır.

Karı-kocanın arasını ayıran yani boşanmaları tetikleyen pek çok unsurdan bahsedilebilir. Akli melekeleri yerinde hiçbir insan bu unsurların önceki çağlarda bulunmadığını ileri süremez. Salgın virüslerinin potansiyel olarak her zaman mevcut olması gibi, toplumlarda fitne-fücura sebebiyet verecek her türlü imansızlık, ahlaksızlık, edepsizlik, ahlaksızlık virüsleri de potansiyel olarak her zaman mevcuttur. Değişen sadece, fısk u fücur mikroplarının herhangi bir zaman ve zeminde öncekilerden daha fazla görünür olup olmamasıyla alakalıdır. Tam da bu sebeple Rabbimiz, ‘münker’ torbasına doldurduğu bütün bu fısk, fücur, fahşa ve seyyiatın kösteklenmesini, yokluğa mahkum edilmesini emretmektedir. Fahşa ve münker hiç kimsenin özel alanı, özgürlük ve bireysel tercih hakkı olamaz.

Fısk u fücur her çağda, her ülkede ve her toplumda var idiyse, neden her zaman ve zeminde aynı derecede revaç bulmamaktadır? Bunun cevabı çok basittir: Çünkü İslam’ın şu veya bu oranda egemen olduğu toplumlarda şeytanın tilavetleri etkisizleştirilmektedir. İslam’ın hasımlarının neden doğrudan İslam’a saldırmayıp da, mesela demokrasiyi yüceltmek suretiyle savaşlarını sürdürdüklerini de buradan daha iyi kavrayabiliriz.

Karı ile kocanın arasını ayıran unsurlar nelerdir? Karı ile kocanın arasını ayıran unsurların başında iman sorunu gelmektedir. İmanı su almış insanın yaşamına sığmayacak bir münker yoktur. İmanın zayıflaması ahlakın zayıflamasını, o oranda şehvetin artmasını, heva ve hevesin tanrılaştırılmasını, arzuların kişinin yularını ele geçirmesini doğurmaktadır. Heva ve hevesin sınır tanıyacağını, kişiyi belirli sınırlarda durduracağını kim iddia edebilir? Öyle sanıyorum ki, “bir yastıkta kırk yıl” mecazıyla özetlenen, büyük azgınlıklara sapmadan hayat boyunca birbirlerine sadakat içerisinde, evliliklerine pislik bulaştırmadan yaşamış insanların hiçbirinin eşi dünyada eşi-benzeri bulunmaz güzellikte ve karakterde insanlar değildi. Ama o insanlar (erkekler) hanımlarını Allah’ın bir emaneti olarak görüyor, nikahlarını Allah’a verilmiş bir ahid/söz olarak değerlendiriyorlardı. Bu insanlar ruh, ahlak, davranış güzelliğine bakıyorlar, diğer türlü ‘güzelliklerin’ sadece bir algıdan ibaret ve itibari olduğunu biliyorlardı. Aşık Veysel özetlemişti onların kırk-elli-altmış yıllık ‘aynı yastıkta’ki sırlarını: Eşinin güzelliği, kendisinin sevgisiyle doğru orantılıydı. Eşi için gönlünde bir köşk yapmıştı, eşi o köşkün hanımefendisi (gül bahçesinin bağbanı)ydı. Böyle bir köşke hangi şeytan tesir edebilirdi?

Karı ile kocanın arasını ayıran, şeytanın okumalarından en büyük olanı, duyguların azdırılmasıdır. Azdırılmış duyuları ya helak olmak ya da birilerini helak etmekten başka durduracak/teskin edecek bir engel yoktur.

Şeytanın ikinci üflemesi şudur: Allah’ın, belli bir ilim ve hikmet gereği yerlerine koyup yerleştirdiği kelime ve kavramları şeytan ve ordusu yerlerinden oynatmakta, yeni (şeytanca) okumalara tabi tutmaktadır. Şeytan kelimelerimize savaş açmaktadır. Kelimeleri özensizce kullanan, kelimeler savaşını kavramamış safderunlar şeytanın savaşında nasıl da tutsak alındıklarının farkına bile varmamaktadırlar. Bu cümleden olarak şeytan kadına ve erkeğe özgürlük vaat etmektedir. Bir kadının ya da erkeğin özgürleşmesi demek, Allah diye bir mefhumu zihninden tümden silip atmasa bile, Allah yokmuş gibi davranması, onun yerine tenasül uzvunu kendisine tanrı ittihaz ederek, onun sevk ettiği yere gitmesidir. Özgür genç namaza karşı bağımsızlığını ilan etmiş, orucu yenmiş, edebi bit pazarında satmış, utanmayı hazla takas yapmış, tesettürü tümüyle geri/çağdışı ilan etmiştir. Bütün bu telefatında onu durduracak olan nedir?

Özgürleşen kadın düşman kuvvetlerine karşı ekonomik bağımsızlığını da elde ettiği için artık yüksek hızlı günah yolculuğunda, efradını cami, ağyarını mani bir tağut olarak her an yeni bir günah istasyonundadır. Bu günah maratonunda erkeğin de masum masum ona baka kaldığını düşündüğümüz sanılmasın. Kadın ve erkek bu tağutlaşmayı birlikte kotarmaktadırlar.

Yazının özüne dönecek olursak, karı ile kocanın arasını tefrik eden modern ‘sihir’ unsurları para, şöhret, özgürlük, cinsel arzularının zebunu olmak, ahlaki değerlerin yitirilmesi, yüce değerler için birazcık yükün altına girmekten şiddetle kaçınma, Allah korkusunun kaybedilmesi, mahremiyet ve haremlik gibi mefhumların tamamen berhava edilerek, serapa bir kadın-erkek ihtilatı gibi birçok faktördür. Harut-Marut meselesine takılmadan, ayete bir de bu gözle baktığımızda ayet bize çok şeyler söylemektedir. Daha doğrusu Allah’ın ezelden bize, bugün geldiğimiz bu bataklığı haber verdiğini, bize merhamet ettiği için uyardığını görmekteyiz.

(Venhar)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal