Çocukluğumun Ramazanları

Çocukluğumun Ramazanları

Eskiye ait bazı duygular hiç değişmiyor nedense. Bunun birçok sebebini söylemek mümkün elbet. Lakin en belirgin ve en başta söylenebilecek olanı, geçmişin yerine gelenin, geçmişin yerini dolduramadığıdır.

Yakup Döğer

Eskiye ait bazı duygular hiç değişmiyor nedense. Bunun birçok sebebini söylemek mümkün elbet. Lakin en belirgin ve en başta söylenebilecek olanı, geçmişin yerine gelenin, geçmişin yerini dolduramadığıdır. Şimdi bile orta yaş sınırını aşmış herkesin “nerede o eski Ramazanlar” diyerek, eskiye duyduğu özlemi dile getirdiğini biliriz. Bunu biz de her Ramazan geldiğinde tekrarlar dururuz. Tarihin tozlu sayfalarını biraz kurcaladığımızda, böyle bir serzenişin yüzyılı aşkın bir zaman öncesinde dahi söylenmiş olmasına rastlamak, zaman içerisinde nasıl bir değişimden geçtiğimizi göstermesi açısından ibretlik bir serüveni gözlerimizin önüne sermektedir.

Refik Halid Karay, 1918 yılında Ramazan ayına dair özlemlerini yazdığı makalesinde, çocukluğunun Ramazanlarını hasretle anmakta, yüzyıl öncesiyle yüzyıl sonrasının birbirine ne kadar çok benzediğini göstermesi açısından kayda değerdir. Refik Halid Karay’ın çocukluğunun Ramazanlarına duyduğu özlemi dile getiren makalesini, hem geçmişi hatırlamak, hem de geçmişin bugünle olan benzerliğini bir nebze olsun görebilmek açısından anlamlı buluyoruz.

Bakın ne diyor o makalesinde Refik Halid Karay:

Çocukluğumun Ramazanları

Merhaba ya şehri ramazan!

Gözlerimi kapatıp için için tatlı tatlı düşünüyorum. Çocukluğumun en hoş, en şahsiyetli hatıralar zihnimde birer birer canlanıyor. Zihnimin uyuşmuş, donmuş bahçelerinde bu tılsımlı isim bir rüzgâr gibi dolaşarak hatıralarımı çiçeklendiriyor. Ramazana ait duygularım gönlümün katmer katmer, büklüm büklüm yaprakları içinde gittikçe renkleşerek tatlılaşarak birer meyve gibi büyüyor. Yüreğim mazinin yadıyla şimdi inliyor. Düşündükçe derinleşiyorum, olgun hatıraların ağırlığıyla başım bol meyveli dal gibi önüme sarktı. Ruhumun içinde bir heybet var. Sanki ardı arkası alınmaz cemaatlerle dolu büyük camilerde tiz sesli müezzinleri dinliyorum. Sanki rükûdan secdeye varan safların camiyi inleten azimetli uğultusunu duyuyorum. Her yad, durgun derin bir göle atılan taşlar gibi gönlümün üzerine düştükçe, geniş, hesapsız çemberler yapıyor, açıldıkça genişleyen bu hesapsız duygular kalbimde izler açıyor. Ne kadar heyecanlıyım…

Merhaba ya şehri Ramazan!

Kulaklarımda çocukluğumun o eski ramazan gecelerinden bakiye sesler, zihnimde o direkler arasının o eski ramazan gecelerinde yaşadığı manzaralardan kalmış renkler var… Sanki bitmez tükenmez arabalar bitmez tükenmez kalabalık yollarda taşları oynatarak, temelleri sarsarak, gölgeleri ite ite koşuyor ve birden iki taraflarında kalın sütunlar diziliyor. Bir aydınlık sokağa kavuşarak meramlarına ermiş insanlar gibi artık sakin, sessiz kalıyor… O arabaların İstanbul sokaklarını sarsan gürültüsünü, şimdi ne kadar yakından, ne kadar canlı işitiyorum! Loş, izbe mahalle kahvelerinde davullar gümbürdüyor, uzaklarda zurnalar sesleniyor, daha ortalarda zillerin çıngıraklı ahengi koşuyor. Bütün bu sesler fırtınalardan evvelki ilk sağır hışıltıları, ilk kabarmalarıyla yavaş yavaş harekete gelen bir deniz gibi sakin, uyuşmuş gönlümün içinde inliyor, kendimde coşkunluk istidatları duyuyorum. Ne kadar hassasım…

Merhaba ya şehri ramazan!

Çocukluğumun o heyecanlı ramazanları artık maziye karıştı. Tarihin malı oldu, bitti… Yeni asrın çelik tabanlı, aceleci, hürmetsiz ayağı bu güzel ananeye bir kor gibi bastı, ezdi ve geçti… Elbette bu böyle olacaktı. O ramazanlar bu maddiyat devri içinde çok hayali, çok esrarlıydı, bu didişme asrının o fazla sükûnet, o fazla uyku, fazla tembellikle şişmiş rahat rahat günlerden haz duymasına imkân yoktu. Bu hasislik seneleriyle o inam ve israf baş başa veremezdi. O zevkteki, yemekteki, rahattaki müthiş bollukla bu her işteki yaman yoksulluk elbette uyuşamayacaktı… Binaenaleyh çocukluğumun eski ramazanları, artık birer hatıra oldu. O güzel, yüce, coşgun Ramazan gecelerini görmüş bahtiyar adamların şimdi saçlarında ak teller, yüzlerinde derin izler var. Bizde yaşlandık, bizimde o şaşalı gençlik hayatımız maziye gömüldü. Şimdi bizim hayatımızda tabi ki bu zevksiz ve neşesiz Ramazanlara döndü. Ne kadar kederliyim…

Merhaba ya şehri ramazan…

O zamanlar, görgüsüz acemi gözlerim, tiyatroların bayağı oyunlarıyla ne güzel avunurdu… Henüz hayatın acılığını duymamış körpe yüreğim sanatsız oyuncuların sahte rollerinden ne derin sızılar duyardı… Sanatkârlık tahtına kaba bir aktör parçasını geçirip oturttuğum, edebiyatın şahikasına saçma bir eser çıkarıp koyduğum o saf yaşıma şimdi tahassürler ediyorum. Çocukluğumun o metanetli kanaatini bir daha kendimde bulamamak beni üzüyor. Zaten tecrübe ve yaş kolay aldatılıp kolay avutulmamak değil midir? Şimdiki neslin heyecansızlığı, maddiyatçılığı karşısında zaten o eski ramazanlar yaşayamazdı. O eski ramazanlar için bizim aldığımız dini terbiye, bizim gördüğümüz sakin ve huzurlu ömür lazımdır. Zannetmem ki çocuklarımız o yarı sönük, yarı silik mahyalarla ramazan davulcularının o yarı bozuk o yarı boğuk beyitlerinden zevk duysunlar…

Şimdi düşünüyorum da, acaba bana mı senelerin uzaklığı ardından o eski ramazanlar bu kadar cazibeli, bu kadar erişilmez bir saadet gibi görünüyor diyorum. Direkler arasının dükkânlarını dolduran o kedersiz gözlü, dertsiz başlı adamlar, refah için de oynaşıp yumuşamış ihtiyarlar hakikaten bana şimdi göründükleri gibi mesud değil miydiler, diye şüpheye düşüyorum. Ne tatlı vakit geçirirdim… Gündüz camilere giderim, sakin sesle mesnevi okuyan dervişleri hürmetle dinler, gür seda ile halkı ikaza çalışan kocaman sarıklı kürsü şeyhlerini geçerek ruhuma mukaddes makamların ışığını dolduran yanık sesli hafızların sıra sıra diz çökmüş dindaşlarımla dolu halkanın arasına sokulurdum. Her köşesinden ayrı şevkte, ayrı makamda, birçok seslerin yükseldiği bu geniş akisli yüksek cami altında cismimi ne kadar ufak, benliğimi ne kadar günahkâr bulurdum.

Kibrimden gururumdan kaybede kaybede, ruhumu hafifleten bu ziyaretler yüreğimin sadece dünyaya açık penceresine sanki ahiretten bir menfez açardı. Vücudumu uhrevi bir hava yayılırdı. Kapıların ağır meşin perdelerini kaldırıp dışarı çıktığım zaman, kendimi o kadar değişmiş bulurdum ki, bir müddet yabancı bir adamla yan yana gider gibi olurdum. Sonra yavaş yavaş bayağılığını geçiren bir adam gibi ayıldığım zaman başımda hafif ve tatlı bir durgunluk kalırdı. Bunları hatırladıkça göğsüm heyecandan kabarıyor, şimdi bu hislere ne kadar uzağım.

Refik Halid Karay(1888-1965), Çocukluğumun Ramazanları, Yeni Mecmua, cilt: II, sayı: 48, sayfa: 421-422 13 Haziran 1918.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

2 Yorum

  • mbozac
    4 Mayıs 2020, 18:03

    bir sonraki nesil için hep aynı özlemle geriye bakış söz konusu… bu hiç bitmez, bitmeyecek.. belki bir ölçüde doğal olan da bu… o tatlı bakışları anakronizme düşmeden bir ölçü içinde tutmak önemli…

    Yanıtla
    • Yakup Döğer@mbozac
      7 Mayıs 2020, 12:27

      Burada şöyle bir soru aklıma geliyor: Acaba dedelerimizin dedeleri de, "nerede o eski bayramlar" diyor muydu? Yani yaklaşık 150-200 yıl önceki neslin, kendisinden sonra gelene böyle bir serzenişi olmuş mudur? Yoksa insanlığın iki asırdır çok hızlı bir şekilde gerçekleşen değişiminin, fıtrata müdahale eden yönünden mi kaynaklıdır bu şikayetler? Kim bilir belki de bir sonraki nesil için hep aynı özlemle geriye bakış söz konusudur, dediğiniz gibi.

      Yanıtla