Hepiniz oradaydınız!

Hepiniz oradaydınız!

İşin doğrusu “FETÖ” ve “siyasi ayak” konusunda siyasi partilerin içinde bulunduğu durumu en iyi anlatan teşhis “Hepiniz oradaydınız!” ifadesinde yatmaktadır. Yakın siyasi tarihe baktığımızda hangi parti bu işten yüz akıyla çıkabilir ki!

Hatırlanırsa yıllar önce Türkiye sosyetesinin bir araya geldiği bir ödül töreninde, Kürtçe şarkıların da olduğu albüm yapacağını açıklayan Ahmet Kaya’ya yönelik bir linç girişimi olmuş, yuhalama sesleri arasında çatal-kaşıklar havada uçuşmuştu. Birkaç yıl sonra Ahmet Kaya’nın bu linç sonrası yerleştiği Paris’te ölümü üzerine, “kör ölür badem gözlü olur” deyimine uygun olarak, o linç girişimi sırasında orada olup cürüme ortaklık eden şarkıcı-türkücü-aktörlerin bir kısmı linç girişimine dahil olmadıkları savunusunda bulunmaya başlamışlardı. Zamanın Başbakanı Erdoğan işte bu duruma şu sözlerle müdahil olmuştu: “Hepiniz oradaydınız be.”

Şimdilerde benzer bir duruma “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmaları çerçevesinde de tanıklık etmekteyiz desek yeridir. 15 Temmuz darbe girişimden bu yana sürekli gündemde olan, televizyonların tartışma programlarının en verimli tüketim nesnesi işlevi gören bu konu, geçtiğimiz yılın Aralık ayında CHP’li Urla Belediye Başkanı’nın “FETÖ üyeliği” gerekçesiyle tutuklanıp görevden uzaklaştırılması ve ardından CHP’nin bir karşı hamle olarak TBMM’ye “FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılması” konusunda bir önerge teklifi sunmasıyla konu yeniden memleketin en sıcak tartışma konularından biri haline geldi.

Hükümet de CHP’nin bu karşı hamlesine “siyasi casusluk ve FETÖ’ye yardım” suçlarından tutuklu eski MİT’çi Enver Altaylı’yı ve onun CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “FETÖ’cülükle” itham edilen danışmanı Rasim Bölücek’le ilişkisini gündeme taşıma hamlesiyle cevap verdi.

İşin doğrusu “FETÖ” ve “siyasi ayak” konusunda siyasi partilerin içinde bulunduğu durumu en iyi anlatan teşhis “Hepiniz oradaydınız!” ifadesinde yatmaktadır. Yakın siyasi tarihe baktığımızda hangi parti bu işten yüz akıyla çıkabilir ki! Belki darbecilik konusunda FETÖ’nün doğrudan rakibi konumundaki Ergenekoncu yapılanmanın siyasi temsilcilerinden olan 0.03’lük bir parti bu konuda beraat kağıdı almaya hak kazanabilir!

Yakın siyasi tarihe dair hafızamızı şöyle bir tazelediğimizde görürüz ki, iktidarıyla muhalefetiyle siyasi partilerin hemen tamamının, 17/25 Aralık 2013 sonrası FETÖ olarak nitelenmeye başlayan Fetullah Gülen grubuyla temas içine girdiklerini görürüz. Burada yalnızca kurulan temasın “17/25 Aralık öncesi ve sonrası” şeklinde bir nitelik farkından söz edilebilir.

Ak Parti’nin, 2001’deki kuruluşu öncesi ve kurulup “iktidara” gelmesinden 2013’teki 17/25 Aralık sürecine kadar söz konusu grupla olan sıkı-fıkı ilişkisi kimse için sır değil. O dönem gerek Kemalist askeri vesayetçiliği ve gerekse geleneksel Milli Görüş çizgisini birlikte “iyi sallamışlardı!” Tabir yerindeyse yedikleri-içtikleri ayrı gitmiyordu. Ancak 2012’deki MİT kriziyle başlayıp, Ak Parti’nin buna cevabını ifade eden dershanelerle ilgili kanuni düzenleme girişimin sonrası, bu uyum ve birlikte hareket çizgisi yerini çatışmaya bırakacaktı. Ki bu çatışma 15 Temmuz 2016’daki kanlı askeri darbe girişimiyle zirveye çıkmış ve girişimin bastırılmasıyla Ak Parti lehine sonuçlanmıştı, bilindiği üzere.

Ak Parti’nin F. Gülen grubuyla iyi geçindiği, ortaklık ettiği yıllarda diğer partiler işin doğası gereği bu gruba açık tavır almaktaydılar. Dolayısıyla o yıllar için muhalefetin “FETÖ sicili” temizdi demek mümkün. Fakat söz konusu grubun Ak Parti’ye açık tavır alması ve Ak Parti’yi devirme konusunda gözünü karartması ile birlikte muhalefet partilerinin “FETÖ”yle giderek derinleşen bir dayanışma ve ortaklaşmaya yöneldikleri de açık bir gerçek.

Bu konuda MHP de birkaç yıl “düşmanımın düşmanı dostumdur” felsefesiyle hareket etmiş ve “FETÖ” ile ortak iş tutma tavrı içine girmişse de 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası değişen konjonktürde bu tutumunu güncellemiş ve Ak Parti’yle yakınlaşma tutumuna yönelmiştir. Oysa CHP, 17/25 Aralık 2013 sonrası süreçte “FETÖ”yle içine girdiği al takke ver külah, al tape ver manşet dayanışma ve ortaklığını istikrarlı şekilde sürdürmüştür. Normalde yanyana gelmeleri imkan dahilinde görülmeyen aktörler olan CHP ile “FETÖ”nün bu dayanışma ve ortaklaşmasında “ortak düşman” algısının belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.

Ak Parti-Fetullah Gülen grubu çatışmasının alevlendiği ilk dönemde Zaman Gazetesi yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın HDP’li Diyarbakır Belediye Başkanı Gültan Kışanak’a belediyenin arka kapısını kullanarak yaptığı ziyaret, 15 Temmuz darbe girişimi öncesinde şimdinin İYİ Parti genel başkanı olan Meral Akşener’in “yurtta sulh cihanda sulh” sloganını diline dolaması ve “15 Temmuz’dan sonra başbakan olacağım” şeklinde kehanette (!) bulunması muhalefetin “FETÖ’nün siyasi ayağı” değerlendirmelerinde gözden kaçırılamayacak hususlardır.

Kısacası “FETÖ’nün siyasi ayağı” tartışmalarında söylenecek en isabetli söz “Hepiniz oradaydınız be!” deyip, bu kısır tartışmaları açığa düşürmek olsa gerektir. İslami ve dolayısıyla ahlaki bir zeminden mahrum, başat “kutsalı” iktidarı elde etmek veya elde edilen iktidarı elde tutmak olan bir siyasi işleyişten başka türlü bir netice de beklenemez zaten.

KASIM SÜLEYMANİ

Geçtiğimiz ay dünyanın ana gündemlerinden biri İran-ABD gerginliği oldu. 3 Ocak günü sabaha doğru ajanslara bir haber düştü. İran’ın Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı, İran’ın Irak ve Suriye’deki vekalet savaşlarının başat aktörü olan Kasım Süleymani’nin, beraberinde Iraklı Haşdi Şabi örgütü komutanı Ebu Mehdi El Mühendis ve 8 kişi daha bulunduğu halde Bağdat Havalimanı civarında ABD’ye ait bir İHA’dan atılan füzelerle öldürüldüğü haberiydi bu. Ardından saldırıya ait görüntüler gelmeye başladı. Kasım Süleymani’nin o meşhur yüzüğünün takılı olduğu bir parmak parçası da gelen görüntüler arasındaydı ve ancak o parmak ve üzerindeki yüzük ile saldırıda ölenlerden birinin Kasım Süleymani olduğu doğrulanabilmişti.

Tüm dünya saldırı haberinin ardından teyakkuza geçti, televizyonlar canlı yayınlarla olayı duyurmaya ve bu saldırının doğuracağı muhtemel sonuçlarla ilgili uzman görüşlerini ekranlara taşımaya başladı. Yapılan sıcak yorumlarda ağırlık kazanan eğilim, İran’la ABD arasında 1979’daki devrimden bu yana süregelen gerilimin artık fiili bir savaşa doğru evrilme aşamasında olduğu yönündeydi. Bununla birlikte İran’la ABD’nin aslında bölgede nüfuzlarını artırma noktasında bir danışıklı dövüş içinde olduklarını, Süleymani suikastının bu genel tabloyu değiştirmeyeceğini söyleyenler de yok değildi.

Süleymani suikastının ABD açısından İran’a yönelik bir “evine dön” mesajı olduğu, bölgede giderek artan nüfuzunu sınırlama konusunda hem bir mesaj hem de bu konuda fiili bir adım olduğunu söyleyebiliriz. ABD ve İran açısından “ortak düşman” olan DAEŞ’in ortadan kaldırılması ile birlikte, hem Süleymani hem de Haşdi Şabi’nin bölgedeki varlığının ABD açısından artık bir sorun olarak algılanması kaçınılmazdı. 

Nitekim bu suikastın, Irak’ta İran’la ABD arasında giderek şiddetlenen nüfuz rekabetinin neticeleri olan ABD üslerine yönelik füze saldırıları ve ABD’nin buna karşılık Haşdi Şabi hedeflerine yönelik saldırılarının bir devamı niteliğinde olduğu bilinmektedir. Kısacası ABD’nin 2003 yılındaki Irak işgali ve Saddam’ın devrilmesiyle oluşan boşluğun İran jeo-peolitiğine dahil olan Şii gruplarca doldurulmasıyla ülkede oluşan ABD ve İran nüfuzunun bir çatışmasından söz ediyoruz. Süleymani suikastı işte bu çatışmanın bir neticesi olarak da ortaya çıkmıştır ve vekaletler savaşından doğrudan devletler arası çatışma noktasına gelinen bir eylemi ifade etmekte olduğu da düşünülebilir. Suikastın aynı zamanda, İran’da gelecekte Cumhurbaşkanı adaylarından olması muhtemel gözü ile bakılan, Devrim Muhafızlarının güçlü adayını ortadan kaldırarak, içerideki güç dengelerine müdahale anlamı taşıdığı da değerlendirilmektedir.

İran’ın, gerek Afganistan, gerekse Irak işgalleri sürecinde ve gerekse Suriye’deki çatışma sürecinde, isminde yer alan “İslam Cumhuriyeti” sıfatının gerektirdiği ilkesellik ve ahlakilikten uzak ve son derece pragmatist, reel politik davrandığı ortadadır. Tüm bu süreçleri, oluşan konjonktürden kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştığını söylemek maalesef haksızlık olmayacaktır.

İran’ın Süleymani suikastına verdiği cevabın, ABD’nin yeni bir saldırısına yol açmayacak düzeyde son derece kontrollü bir saldırıdan ibaret kalması da, İran’ın ABD’ye bağımlı değil onunla rekabet etmeye, ona karşı kendi ulusal çıkarları çerçevesinde pozisyon almaya çalışan bir ülke olduğunu, ancak bu rekabeti ilkesel bir düşmanlık düzlemi yerine, son derece pragmatist, zaman zaman tüm İslami, ahlaki ilkeleri yok sayıp rakibinin kotardığı kanlı pastadan pay almayı meşru görecek bir reel politik zeminde sürdürdüklerini görmekteyiz. Olay esnasında yaşanan Ukrayna uçağının ‘yanlışlıkla’ düşürülmesi ve bunun ancak üç gün sonra, Batı’nın ifşaatları neticesinde itiraf etmek zorunda kalması, İran’ın devlet olarak imajına çok büyük zarar vermiş, aynı zamanda içeride bir paralel yapılanma olup olmadığı sorularını da gündeme getirmiştir.

Meselenin bize bakan ilginç bir boyutu, Türkiye’deki “İslami” çevrelerde İran’ın Irak’taki ABD üslerini misilleme amaçlı olarak vurması konusunda yapılan, bu saldırıların bir tiyatro, danışıklı dövüş olduğu yönündeki yorumlardı. Oysa İran’ın saldırısı evet kontrollüydü, sınırlıydı fakat ABD açısından bir karizma çizilmesinin söz konusu olduğu da açıktı. Tabi kendi yaşadığı ülkedeki 28 adet ABD-NATO üssünün varlığının ciddi bir tartışma konusu bile olamadığı gerçeğine rağmen, “Ümmetin kalesi”, “Bağımsız Türkiye” söylemlerinin cazibesine kapılabilecek duygusallıktaki insanların, İran’ın ABD üslerine yönelik saldırısına “tiyatro” demesi trajik bir duruma işaret etmektedir.

ELAZIĞ-MALATYA DEPREMİ

Ayın sonuna doğru, 24 Ocak akşamı Elazığ’dan gelen bir haberle bir kez daha deprem acısına tanıklık ettik. 6.8 büyüklüğündeki, merkez üssü Elazığ’ın Sivrice ilçesi olan bu deprem, 37’si Elazığ’da, 4’ü Malatya’da olmak üzere 41 kişinin vefatına yol açtı. Türkiye için depremin kader olduğu, kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunda kuşku yok. Fakat yıkımlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. 

Maalesef toplumumuz çoğu kez ihmal ve sorumsuzlukların adına kader demek gibi bir yanlışa düşüyor. Oysa bu konuda kader/ölçü, deprem gerçeğine karşı hazırlıklı olmak, binaları doğru yerlerde ve doğru hesaplarla, doğru malzemelerle inşa etmektir. Bu konuda Emirul Mü’minun Ömer b. Hattab’ın (r.a.), veba salgını sebebiyle Şam’a gitmekten vazgeçmesi karşısında Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın (r.a.) “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun ey Mü’minlerin emiri?” sorusuna karşılık “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum” şeklindeki hikmetli cevabı çok öğreticidir.

Muhakkak ki deprem gerçeğinin bize hatırlattığı hususlardan biri de, insan için dünya hayatında mutlak bir güvenliğin söz konusu olmamasıdır. Kitab-ı Kerim’de buyurulduğu üzere, sağlam kaleler içinde de olunsa ölüm insanı gelip bulacaktır. O sebeple insan her an ölüme hazırlıklı olmalıdır. Fakat bu gerçek, depreme karşı imkanlar dahilindeki tedbirlerimizi almanın, Allah’ın kaderine kaçmanın bizim için hesabı verilecek bir sorumluluk olduğu hususunu değiştirmemektedir.

Rabbimizden depremde yakınlarını kaybeden acılı ailelere sabırlar niyaz ediyoruz. Deprem sonrası tanıklık ettiğimiz toplumsal dayanışma atmosferinin, bu toplumun asırlık batılılaştırma/bâtıllaştırma resmi dayatmalarına rağmen halen İslami hasletleri diri tutmayı başardığının bir göstergesi olarak umut verici olduğunu düşünüyoruz. Elazığ depreminin, başta muhtemel İstanbul depremi olmak üzere tüm Türkiye için, gerekli hassasiyetin oluşması ve tedbirlerin alınması konusunda bir ders niteliği taşıdığına da vurgu yapmakta fayda görüyoruz.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal