“Faiz’in Her Türlüsü Helaldir” Fetvası ve Kölelik

“Faiz’in Her Türlüsü Helaldir” Fetvası ve Kölelik

Faiz helal diyen profesörler, alimler nasıl bir müreffeh hayat yaşıyordu? Dünyayı nasıl toz pembe görüyorlardı ki onlara göre banka faizlerine haram demek ilkellik idi… İlkel derken bu kelimeyi onların anlağı anlamda kullanacağım: “gelişmemiş”, “geri kafalı” vb…

Geçtiğimiz günlerde, bir ilahiyatçı profesör katıldığı tv programında “faiz helal”’ diyordu. Bu profesör: “Eğer faiz insanı köleleştirirse haramdır, devletin yaptığı TOKİ evleri ise bırakın köleliği, insanların ev sahibi olmasını sağlıyor. Sadece TOKİ için değil, banka kredilerindeki faiz de insana fayda sağladığı için helal” diyordu. Faiz’in riba olmadığını söylüyordu. 

Kısaca bu çağda reel politikaya göre, küresel sermayeye göre, dünya sistemine göre şekil almak gerekiyordu. Bunun için de artık piyasaları dalgalandırmayan her şey ahlaki ve helaldi. Çoğu insan, Allah’ın haramdan sakınan kullarına bir yol açacağına değil, dünya sisteminin gerçeklerine, yıkılmazlığına iman ediyordu. Dolayısıyla bu sistemin dışında karnını doyuramıyor, ev sahibi olamıyordu. Bir ev için, rızık için, düşünmeye, okumaya, sorgulamaya vakit kalmadan bir ömür tüketiyordu.

Diyanet Kurumu’nun kuruluş amacı göz önünde bulundurulursa verdiği fetvalar kendi içinde “tutarlı” olabilir. Asıl inanılmaz olan, halkın sözüne itibar ettiği bazı alimlerin dünyadaki küresel kölelik sistemini görememesi ve her türlü “faiz” helal diyerek bu sistemi muhkemleştirmesiydi. Kur’an’ın o muazzam bütünlüğü parça parça edilmişti. Bu yüzden dünyadaki gerçekleri de bütün olarak göremiyorlardı. Neredeyse tüm ülkeler emperyalistlere, yani hakimlik taslayanlara, faiz sisteminin babalarına teslim olmuştu. Oysa Hakim olan Allah’tır. 

Kölelik deyince, gözler önünde sadece ayağında prangası olan kişiler canlanıyor. Oysa dünya nüfusunda bir avuç insanın serveti geri kalan milyarca insanın mal varlığına eşit durumdadır. Dünya ülkeleri milyonlar harcayarak uzaya mekik gönderiyor ama açları doyuramıyor. Kendi ülkelerinde her anlamda müreffeh yaşayalar ise bunu ancak diğer ülkeleri sömürerek başarıyor.

Faiz helal diyen profesörler, alimler nasıl bir müreffeh hayat yaşıyordu? Dünyayı nasıl toz pembe görüyorlardı ki onlara göre banka faizlerine haram demek ilkellik idi… İlkel derken bu kelimeyi onların anlağı anlamda kullanacağım: “gelişmemiş”, “geri kafalı” vb… 

Bakalım dünyadaki insanlar sahiden “özgür” mü? Yoksa her anlamda bağımlı ve gözetlenen birer mahkum mu? 

İnsanı her anlamda hasta eden küçücük üst üste binmiş, kasvetli beton yığını evler…

İnsanları daha kolay yönlendirebilmek ve bağımlı bir köle haline getirmek için tasarlanmış milyonluk kentler…

İnsanların onurunu zedeleyen ilkel araçlar. Örneğin: Metrobüsler… İnsanlar toplu taşıma araçlarına binerken her şeyi unutuyor. Kadın erkek adeta bir et yığını olarak birbirine yapışıyor. Kapılar üzerlerine kapanıyor. İnsanlar bir süre sonra bu duruma alışıyor işte en kötüsü de bu: Alışmak!

Diğer yandan, elektrikler kesilse doğada yaşamak için hiçbir yeteneği olmayan gençler…

Paketlenmiş gıdalarla beslenen dondurulmuş çocuklar…

Hijyen adına adeta kimyasallarla yaşayan kadınlar… Önceden hijyen eksikliğinden ölümler oluyordu, şimdi ise insanlar temizlik adına kullanılan kimyasallar yüzünden ölüyor.

Evet bu çağda insanlar ilkel olarak yaşıyor: Ekmek hazır poşette, domates plastik kaplarda, peynir plastik kaplarda, süt hazır paketlerde, su plastik şişelerde, yumurta plastik kutularda… Kısaca kentte bir kahvaltı yapmaya kalkarsanız, büyük boy bir poşet plastik çöp üretmek zorundasınız. Bu vahşilik, bu doğaya zulüm hangi çağda bu kadar ileriydi? Ekosistemi bozmayan, bir ağacı bile kesmeden toprağın her karışından yararlanan yerli kabileler ilkel ama şimdikiler medeni öyle mi? Bu tüketim ve üretim dünyayı nereye götürüyor? Bazı ülkelerde 15 dakikalık temiz hava satılıyor. Köle ruhlu insanlar, durumun vahametine bile ancak sömürgeci devletler dillendirince inanıyor.

Artık gıda güvenirliği de büyük bir sorun, bir elmayı kesiyorsunuz, ilaçlar yüzünden çürümeyi bırakın hiç kararmadan haftalarca kalabiliyor. 

İnsanlar ihtiyacı olmayan şeyleri tüketiyor. Bu çağa ayak uydurmak için, dışlanmamak için dayatılan belli markaları tüketiyor.

Bu çağda ‘alt sınıf’ bile bir eşyayı çok kolay atabiliyor. Çünkü yaşadığımız kent bizi buna zorluyor. İnsanlar, köle olmadığını ispat etmek için, özgür olduğunu hissetmek için tüketiyor. Bunun için bir simitçi bile aylarca ödemek zorunda kalacağı çok pahalı bir telefon alabiliyor. 

“Bir eşyayı atarken on defa düşünün, onu yeniden üretebilmek için ozon tabakası deliniyor” diyen bir hocanın evi bile gıcır gıcır. Çoğu zaman dünyayı bir ben mi kurtaracağım anlayışı galip geliyor.

Hava durumunu sunan spiker “asit yağmuru ülkeyi teğet geçti” haberini şöyle veriyor: “Çok sevindirici bir haber!” Ahlaki yozlaşmayı, bencillikleri, çelişkileri buraya yazmaya ne vakit yeter ne de imkan… Kısaca insanlar gaflet uykusunda… Bir binada yangın var ve kimse umursamıyor. Aynı hızla yaşamaya devam ediyor. 

“Bilmemek” demek, verilene kanaat etmektir, boyun eğmektir, her zaman haksız olmaktır, borçlu olmaktır. 

Peki ya bilmek? Örneğin bir adam var mimar, adı Semih Akşeker, araştırmalarının sonucunda diyor ki, Türkiye’de herkese yaklaşık 450 metrekare bahçeli bir ev verilse bile bu Türkiye’deki toprakların yüzde 1’ine dahi tekabül etmiyor. Üstelik bu bahçede, kahvaltılık domates, salatalık, yeşillik ve birkaç meyve ağacı bile yetiştirebilirsiniz. Yumurta için tavuk, hatta sütünden yoğurt, peynir elde edebileceğiniz keçi bile besleyebilirsiniz. 

Bunun gibi kapitalizme karşı sizi bağımsız kılacak, onlarca fikri ortaya atan nice adamlar var bilmediğimiz…

Bazı şeyleri gözünüzün önünde birkaç saniye bile canlandıramazsınız, size acı verir. Örneğin, depremde küçük çocuğunuzla enkaz altında sıkışarak üç gün onu teselli etmek, maden ocağında yerin metrelerce altında havasız kalarak boğulmak, inşaatta yüksek katlarda çalışırken düşmek vs… Bizim birkaç saniye düşünmeye tahammül edemediğimiz şeyleri bazen insanlar yaşamak zorunda kalıyor.

Tüm insanları geçtik, öncelikle acil ihtiyacı olanlara mütevazi bir toprak parçası, sağlam bir müstakil ev çok mu imkansız ve çok mu çılgın bir proje? Bir elmayı bile güvenerek yiyemediğimiz bir çağda, bu kadar bereketli topraklarda organik tarım yapmak, böylelikle hem işsizleri hem gıda sorununu çözmek çok mu çılgın bir proje? 

Etrafımızdaki çoğu insan bunları küçük şeyler olarak görüyor. Öncelikler hep daha farklı! 

Bir kişinin nasıl bir ahlak sahibi olduğunu, nasıl bir Müslüman olduğunu anlamak için köleleştirilmiş, ezilmiş, dar gelirli insanlara dair takındığı tavra bakın. Toprağa, ağaca, suya nasıl davrandığına bakın.

Oysa “Küçük” konulara önem vermeyenlere, büyük konularda asla güvenilmez.

Halka yön gösteren çoğu yazar, alim, profesör için, sömürülen insanlar sadece küçük bir ayrıntı; fakirlik, ölüm daha doğrusu “KÖLELİK” onlar için bir kader. Bunu açıkça dile getirmeyenler de ‘bu çağda artık kölelik yok’ diyor. Sonuçta iki çıkarım da aynı kapıya çıkıyor. Ekonomik krizlerde, profesörler, ilk başta simitçilerin aldığı telefonu eleştiriyor. Tüketim ve gösteri toplumunda yaşayan genç bir simitçi, özendiği zenginler gibi ne tatil yapabiliyor, ne onların gittiği restaurantlara gidebiliyor, ne de araba alabiliyor… Onlar gibi yapabildiği tek şey pahalı bir telefon alabilmek. Hem de kendi helal parasıyla. Ama bu profesörlerin zoruna gidiyor. Simitçiye hemen haddini bildiriyorlar: Sen kimsin ki! 

İnsanlar her anlamda Faiz’e sürükleniyor. Faizin panzehiri zekattır. Hep diyoruz ya İslam bütündür. İşte bu yüzden faizden önce zekatı, gelir adaletsizliğini konuşmak lazım. Zekatın üstü örtülerek, faiz tartışılamaz. 

Şöyle bir sahneyi gözünüzün önünde canlandırın: Ümeyye b. Halef’in kölesi Bilal, işkence ve eziyete maruz kalıyor… Buna dayanamayan Ebu Bekir onu satın alarak, etrafta toplanan kalabalığa şöyle sesleniyor: ”Ey insanlar, şahit olun Bilal’i azat ettim. O artık benim kardeşim ve arkadaşımdır. Ta ki ölüm bizi ayırana kadar.” 

Ebu Bekir’in yaptığı iyilik bir lütuf değil olması gerekendir. İslam olan insanlar, malından verirken ne böbürlenir ne de başa kalkar. Sadece namaz kılmak gibi bu görevi de yerine getirir. 

Elinden bir şey gelmeyen bir nine ile varlıklı ve imkan sahibi olanlar aynı duayı edemez! 

Maalesef bu toplumda yazarından tutun da sıradan vatandaşa kadar, bir gelir adaletsizliğini ya da bir yanlışı dile getirdiğinizde, eğer onların görüşüne uymuyorsanız hemen hain damgası yiyorsunuz. Bu her dönemde böyle olmuştur. Bir ağabey anlatmıştı: Seksenli yıllarda, zor durumda olanlar bile, komünist damgası yememek için geçinemiyorum, maaşım düşük muhabbetini yapamazmış.

Eleştiri çürümeyi önleyen bir şifadır. Eleştirinin olmadığı yerde putçuluk başlar ki bu da tüm felaketlerin kapısını açar. Suyun, toprağın, ağacın kıymetini hatırlatınca mazlumların sorunlarını dile getirince hain olunmaz. Tam tersi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdit oluşturur.

Eleştiri ile provokatörlük birbirine karıştırılmamalıdır. Zaten eleştiri kültürü olan bir toplumda halk galeyana gelmez. Cahil bırakılmayan halk provokatörü ve eleştiriyi ayırt edebilir.

Eleştiriyi fitne olarak görmek asıl fitnelere yol açar. Örneğin: 10 yıl önce Gülen cemaatini eleştirdiğimizde, Müslümanlar buna tepki gösteriyordu. hatta koca koca alimler, köşe yazarları bile “Fitne çıkarmayın, yanlışları görmezden gelin, eleştiri zamanı değil, bırakın Kemalistlere karşı Müslümanlar öne geçsin” diyordu. Zaten bazı yazarların, Gülen cemaatine övgülerini tarih kaydetmiştir. Lakin balık hafızalı bu ülkede maalesef yine en çok bunlar konuşmaktadır. Hep dediğimiz gibi, İslam’ın men ettiği bir şey asla İslam’ın lehine olmaz, haksızlıkla, takiyeyle, yanlışı görmezden gelmekte İslam yücelmez… Doğruluk ise her şartta meyve verir. 

Son olarak, Müslüman toplumlarda, vahyin dediği gibi kötülükten alıkoyan, iyiliği emreden bir eleştiri topluluğu olmalıdır. İnsanların güvendiği ve itibar ettiği, Allah’tan korkan ve mükafatı sadece Allah’tan bekleyen bir bilenler topluluğu… Tarımı bilen bir ziraatçısı nasıl Müslümanca tarım yapılır, mühendisi nasıl Müslümanca endüstri yapılır, çobanı nasıl hayvan güdülür, mimarı nasıl Müslüman şehirler kurulur diye yol gösteren, ilmin hakkını veren gerçek alimler topluluğu…

İtibar edilen böyle bir bilenler topluluğunun olmadığı aşikardır. Ama Müslümanlar birey olarak da güzel işler yapabilir. Örneğin sadece eleştirmek değil, öncü olarak bizzat kendisi organik tarım yapabilir… 

Evet, yaşadığı dünyayı idrak edemeyerek, faiz helaldir fetvası veren alimlerden, gerçek bir eleştiri topluluğuna, bir bilenler topluluğuna erişmek duasıyla…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal