Rabb’ca Allah Kelamı mıdır?

Rabb’ca Allah Kelamı mıdır?

Rabbimiz Allah kendisi hakkında ne kadar bilgi veriyorsa, o bilgiler ile yetinmek Allah’a inanan bir insan için yeterlidir… Yazımızın konusu olan “Rabbca Allah’ın lisanı mıdır?” sorusuna vereceğimiz tek cevap vardır.

Kur’an’ın Rabbca olduğu iddiasını ben şahsen 40 sene önce, çalıştığım dönemlerde, mesai arkadaşlarımdan H.H. Işıkçı gurubuna bağlı olanlardan duymuş ve tartışmıştım. Işıkçılara göre “Kur’an Rabbca olduğu için peygamber (as) ve müctehid imamlar İslam’ın bütün sorunlarını çözmüş, hazır hale getirmiş, müteahhiriin (sonradan gelenler) hazır çözülmüş meseleleri okuyup ihtiyaçlarını fıkıh, ilmihal kitaplarından okuyup, alıp, öğrenip hayatlarına uygulayacaklar. Kur’an ve hadis metinleri Rabbca olduğu için müteahhiriin hiç uğraşmasınlar anlayamazlar” demişlerdi. Çünkü yaşadıkları dünyadan uzak, cahil ve Kur’an’ın ve hadislerin arapça olduğunu çoğunluğu bildiği halde içlerinde yaşadığı topluma ters düşmemek adına seslerini çıkartmıyorlar. 

Aradan geçen kırk yıldan sonra hala aynı görüşü bugün de muhafaza ediyorlar. Bu adamlar insanları Kur’an’dan uzaklaştırmak ve kendi uydurdukları dini hayata insanları davet ederek insanların beyinlerini boşaltıp, uydurdukları sözleri bu insanların beyinlerine işledikleri için, başka fikirlerin doğru olma ihtimaline kapalılar. Bu insanların dışında, insanlara Kur’an’ı anlatan, tefsir eden birisinden “Vahiy anlam olarak Rabbca’dır” derken, Allah’a nisbet edilen Rabbca lisanı veya anlamı ile ilgili bir delil göstermesi gerekmiyor muydu? “Biz her peygambere kavminin diliyle hitap ederiz” ayeti gereği, Kur’an arapça olarak Muhammed (as)’a indirilmiştir” diyor. Tamam, Kur’an’daki “Her peygambere kendi kavminin lisanı ile hitap edilir.”(14 İbrahim 4) kısmına diyecek bir şey yok. Ancak Allah’ın kendine ait Rabbca bir lisanı kullandığına dair bir delili yoksa Allah adına yalan uydurmak olmaz mı? Bizim karşı çıktığımız ve Rabbimizin elçisi vasıtası ile “Eğer (o elçi) bizim adımıza bir takım sözleri söylemiş olsaydı. Onu güçlü bir şekilde yakalar. Sonra onun, şah damarını koparırdık. Sizden hiçbir kimse de buna engel olamazdı.”(69 Hakka 44-47) hem elçisine hem de inanan diğer insanlara Allah adına vahiyle Kur’an’da bildirilmemiş bir sözün, Allah adına yalan söylemek olduğu bildirildiği için gereği ve faydası olmayan sözün Allah adına söylenmiş olması ağır ve ahiretimizi kaybettirecek olması nedeniyle “Allah kelamının Rabbca” olduğu iddiasını reddetmek zorundayız. Allah yalnızca insanların Rabbi değil ki, O canlı cansız her varlığın rabbidir. Bir insan olarak İsa (as)’ın Rabbine dediği gibi “Sen benim içimde olan her şeyi bilirsin ama ben senin nefsinde olanı bilmem mümkün değil.”(5 Maide 117) Rabbimiz Allah kendisi hakkında ne kadar bilgi veriyorsa, o bilgiler ile yetinmek Allah’a inanan bir insan için yeterlidir. Dengi ve benzeri olmayan Allah’ı Kur’an dışı kaynaklardan öğrenen ve öğrendiğine inanan insan kendisi için cehenneme odun taşıyor demektir. Kur’an’da Rabbimizin Kelam (konuşma) sıfatı ile insanlara hitap ettiğini “Allah bir insanla ancak, vahy ederek veya perde arkasından veya elçi (melek) göndererek konuşur ki, o elçi melek, Allah’ın dilediği şeyleri, O’nun izni ile vahyeder. Allah çok yüce ve her şeyin hükmünü verendir.”(42 Şura 52) diye bildirmiştir. Bu ayete göre Rabbimiz Kur’an içerisinde 1. Vahyederek 2. Perde arkasından ve 3. Elçi melek göndererek konuşmalarını, Kur’an’daki örneklerine hep beraber bakalım. 

VAHYETMEK: Gizli (2’inci 3’üncü şahısların anlayamayacağı veya duyamayacağı, hissedemeyeceği bir şekilde Rabbimiz direkt kendisi veya melekler vasıtası ile hitap etmesi, yönlendirmesi, sözü kalbine aktarmasıdır): “Musa’nın annesine ‘Bebeği emzir, korktuğun zaman da bebeği suya bırak ve korkma ve üzülme. O bebeği sana tekrar geri vereceğiz ve onu (ileride) elçilerden birisi yapacağız’ diye vahyetmiştik.”(28 Kasas suresi 7) Bebeğini sandık/sepet içine koyup suya bıraktıktan sonra korkarak kızına uzaktan takıp etmesi için sandığın peşinden göndermesi, Kasas 7’inci ayetteki “Bebeği sana geri döndüreceğiz” hitabını/ yönlendirmesini anlamamış olduğunu Kasas 10’uncu ayetten anlıyoruz. “Musa’nın annesi, kalbi boş ve üzüntülü olarak sabahladı. Eğer biz onun kalbini sakinleştirmeseydik neredeyse inananlardan olduğunu açığa çıkaracaktı.”(28 Kasas 10) Rabbimizin haber verdiği gibi Musa’nın annesi, kendisine edilen vahyi peygamberler gibi algılamadığı, vahyedildiğinden habersiz olduğunu, yalnızca yönlendirildiğini, o’na ilham (kendi hissi olarak algıladığını) edilmiş olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde Meryem suresinde İsa (as)’ın annesi Meryem’e İsa (as)’ı doğururken şehir dışına gitmesi, bir ağacın altına oturması, ağacın dallarını silkelemesi ve yere düşen meyvelerini yemesi, serin ve içilecek suyun akıtılması Rabbimizin Meryem’e vahyetmesi/yönlendirmesi olarak anlıyoruz. Bebeği doğurduktan sonra şehre dönmeden önce “Keşke ölseydim de bunlar başıma gelmeseydi” demesi, kendisine yapılan vahyin/ilhamın Allah’ın hitabı olduğunu bilmiş olsaydı, toplumun karşısına çıkmaktan ve doğurduğu bebek için toplumun kendisini suçlamasından korkup da “Keşke ölseydim” der mi idi. Kur’an’daki anlatılan bu tür kıssalardan şu sonucu çıkarabiliriz. Rabbimiz Allah her insana dilediği yerde, dilediği zaman vahyederek/ilham ederek (yönlendirerek) hitap ediyor ve sürekli Rabbimiz tarafından izlenip müdahale edilebiliyor” diyebiliriz. Rabbimizin arı’ya vahyetmesi, arının yaradılışına uygun olarak bal yapması için yönlendirilmesidir. “Şeytanlar dostlarına vahyeder.”(6 Enam 121) ve “Böylece biz her peygamber için bilinen ve bilinmeyen, doğruya karşı çıkanları (şeytanları) düşmanlar yaptık. Kendilerini aldatmak için, süslü sözlerle birbirleriyle (vahiyleşiyorlar) fısıltılaşıyorlar. Rabbin dileseydi bunları yapamazlardı. O halde onları uydurdukları ila baş başa bırak.”(6 En’am 112) ayetlerinde peygamberlere ve insanlara düşmanlık yapan şeytanlar, bir araya geldiklerinde hile ve tuzak kurmak için birbirlerini yönlendirmesini Rabbimiz Allah “Şeytanlar dostlarına/birbirlerine vahyeder” diye bildiriyor.

PERDE ARKASINDAN KONUŞMASI: Yüce Rabbimiz perde arkasından, aracısız muhatab’ın kendisini görmeden bizatihi kendisinin seslenmesidir. Gaybi bir olay olan, muhatab ile Rabbimiz Allah’ın konuşması, Kur’an’da vahiyle haber verildiği için inanıyor ve tasdik ediyoruz. “İşte, bu peygamberlerin bir kısmını, bir kısmından üstün yaptık. Allah onlardan bazıları ile konuştuğu gibi, bazılarını da derecelerle yükseltti.”(2 Bakara 253) Rabbimizin peygamberler arasında farklılıkları ve onlara verdiği ayrıcalıklı meziyetleri vahiyle bildirdiği halde, vahiyle bildirilmeyen bir takım ayrıcalıkları peygamberlerin ümmetleri, vahiy dışı haberlerle olmamış ve yaşanmamış olayları olmuş gibi rivayet etmişlerdir. Örnek olarak birkaçını sayabiliriz. Peygamberlikten önce Muhammed (as) üzerinde gölge yapan bulutun takip etmesi, mirac’a yükselip Allah ile yüz yüze görüşmesi anlatılmaktadır. Savaşan orduyu parmaklarının arasından su akıtarak ordunun tamamına su içirmesi, bir tencere yemek ile orduyu doyurması gibi vahiyle onaylanmayan anlatımlar vardır. Hatta vahiyle bildirilen, Allah’ın yaratılmışların yüz yüze gelemeyeceği, insanın fiziksel olarak yok olacağı ve insan gözüyle görülemeyeceği Araf suresi 143’üncü ayette bildirildiği halde, Allah’ın ayetlerini yalanlarcasına Muhammed (as)’ı Allah ile yüz yüze baş başa görüştüğü kurgusu yapılmıştır. Bu kurgular, yarattığı hiçbir varlığa ve hiçbir şeye benzemediğini bildirdiği halde (42/11), Kur’an’dan uzak şeytanlaşmış insanların kurgularına, Allah’ın kitabından uzak insanlar rahatlıkla inanıyorlar. Gerekçe hazır, Allah isterse neden olmasın! İyi de kardeşim Allah kitapla kendisini tanıtıyor ve tanıttığı ifadelere kendisi muhalefet eder mi, kendi kendine çelişkiye düşer mi? Allah’a ve insanlar için indirdiği kitabına inanan biz mü’minler, Rabbimizi bu tür yanlış tanımlamalardan tenzih ediyoruz ve kendisini tanıttığı ifadelerin tamamına teslim oluyoruz. Böylece biz Rabbimizin bize Kur’an’da Musa (as) ile konuştuğunu şu ayetten öğreniyoruz: “Sana hikâyelerini anlattığımız elçiler olduğu gibi, sana anlatmadığımız elçiler de var. Bunların arasından Allah Musa ile bizatihi konuştu.”(4 Nisa 164) Peygamberlerin ümmetleri arasındaki peygamberlerini yüceltmek, diğer elçilerden daha faziletli göstermeyi yarış haline getirme, hadlerini aşıp Allah’a ait olan gayb sahasına müdahale ederek, elçilerini Allah katında daha saygın elçi olduğuna taraftarlarını inandırmaya çalışıyorlar. Hâlbuki Rabbimiz biz insanlara elçiler arasında ayırım yapmadan hepsine inanmamızı bildirmemiş miydi (2/286)? Rabbimiz gelmiş geçmiş insanlar arasında aracısız konuşması için, Araf suresi 144‘üncü ayette yalnızca Musa (as)’ı seçtiğini bildirdiği halde, Allah’ın ayetlerini yalanlarcasına Muhammed (as) Miraç’da Allah ile yüz yüze görüştü diye iddia etmeleri Allah’ın ayetini inkâr ve Allah adına yalan söylemek değil midir? Bu iftiranın hesabını koca koca insanlar (din görevlileri, ilahiyatçılar ve onlara inananlar) nasıl verecekler, bu insanlar hiç düşünmüyorlar mı? “Allah ‘Ey Musa! Sana verdiğim mesajlarla ve seninle konuşmamla insanlar arasından seni seçtim. Sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol’ dedi.”(7 Araf 144) Allah bu ayette aracısız kendini göstermeden seslenip yalnızca Musa (as) ile konuşmuş bu şekilde perde arkasından başka bir insanla konuştuğunu bildirmemiştir.

Rabbimizin insanlar ile üçüncü konuşma şekli, “ELÇİ MELEK ARACILIĞI” ile insanlar arasından seçtiği bütün Resuller’in (Elçilerin) tamamına elçi melek Cibril vasıtası ile dilediği şeyi vahyetmiştir. “Şüphe yok ki o (vahiy) âlemlerin Rabbinden indirilmedir. O vahiy, güvenilir (melek elçi) olan Ruhul Emin (Cibril) tarafından indirilmiştir. Uyarıcı elçilerden birisi olman için, vahyi kalbine indiren O’dur.”(26 Şuara 192-194) ve “De ki, ‘Kim Cibril’e düşman olabilir ki?’ Senin kalbine Allah’ın izniyle, senden önceki kitabı tasdik eden, yol gösterici ve inananlara müjdelerle dolu kitabı indiren O’dur.”(2 Bakara 97) İnsanlara gönderilen Allah’ın mesajları, insanlar arasından seçilmiş Resuller vasıtası ile yetişebildikleri insanlara ulaştırmış, öğretmiş, nasıl uygulanacağını yaşayarak göstermişler ve belge halinde kayda (yazılı kitap haline) geçirmişlerdir. Böylece Muhammed (as)’dan sonra gelen tüm insanlar, Allah tarafından korunmaya alınmış kitap Kur’an’ı Kerim’in emir, yasak ve inanılması gereken, Allah tarafından belirlenmiş iman konularından sorumludurlar. “De ki, ‘Ben Allah’ın kitab’dan indirdiklerine inandım.”(42 Şura 15) Yaşadıkları hayatta Allah’a kul olmak ve vaat ettiği mutluluk yurtları cennetlere kavuşmak istiyorlarsa indirdiği kitab’a sarılmaları gerekiyor. “Sen, sana vahyedilene sım sıkı sarıl. (Böyle yaparsan) Elbette ki dosdoğru bir yol üzerinde olmuş olursun. Kur’an sana ve senin kavmine öğüttür ve ondan sorulacaksınız.”(43 Zuhruf 43) Allah’ın bu kitabından sorulacaksınız dediği Kur’an’dan, sorulacak soruların kopyalarını hazırlamak insanlara zor geliyor ve umursamıyorlarsa, hesap gününde pişmanlıklarını dile getirmeleri hiçbir işe yaramayacak. Yine, Araf suresi 170, “Kitaba sımsıkı sarılanlar ve namazlarını kılanlar var ya! Biz doğru (salih) amel işleyenlerin karşılıklarını, asla zayi etmeyiz.” 

“Kur’an öncesi kendilerine kitap verilen ehli kitabın yaptıkları hatalar onları bağlar, muhatabı biz değiliz” demek Allah’ın kitabına karşı aymazlıktır. Kitapları aracılığı ile geçmişte kendilerine vahiy indirilmiş elçiler ve Allah ile kulları arasındaki ahitleşmenin Kur’an’a inanan müslümanlara hatırlatılması, herhalde onların yaptıkları hatalar haber mahiyetinde anlatılmamıştır. Kur’an’a inandım diyen her müslümanın Allah adına kitabın içindeki doğru ve gerçekleri ihtiva eden haktan ve kitab’dan öğrendiklerinden başka bir şey söylememeleri Allah ile yaptıkları iman sözleşmesinin bir parçasıdır. “Önceki toplumların arkasından, önceki kitaba (Tevrat) mirasçı olanlar geldi. Kedilerine sunulan hak etmedikleri basit şeyleri aldılar. ‘Biz nasıl olsa bağışlanacağız’ dediler. Daha önce aldıklarının benzerleri karşılarına çıkmış olsa ve onların bir misli daha sunulsa, onları da alırlar. Hâlbuki onlardan, Allah adına doğruları ve Kitab’dan (Tevrat-Kur’an’dan) öğrendiklerinden başka bir şey söylemeyeceklerine dair, yazılı sağlam bir ahit alınmamış mıydı? Sakınanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmıyor musunuz?”(7 Araf 196) Allah adına Kitap’ın içindeki Hak’dan (vahiyden) ve ders alıp öğrendiklerinden başka bir şey söylemeyeceklerine dair Allah’a kesin söz vermişlerdi. Ama maalesef insanlar verdikleri sözlere uymamışlar ve Allah ile yaptıkları sözleşmeleri dünya menfaati karşılığında satmışlardır. “Allah kitap ehlinden, insanlara (Allah’ın ayetlerini) mutlaka açıklayacaklarına ve ondan hiçbir şey gizlemeyeceklerine dair sağlam bir söz almıştı. Allah’ın açıklayıcı ayetlerini, çok az bir değer karşılığında satarak, arkalarına attılar. Satın aldıkları ne kadar kötü!”(3 Aliimran 187)

Rabbimiz Yüce Allah’ın insanlara nasıl hitap (konuşmasını) ettiğini Şura suresi 51’inci ayetinde bildirmiş ve aralarından peygamber olarak seçtiği her elçiye kavimlerinin lisanları ile vahyetmiştir. “Biz hiçbir elçiyi, kendi kavminin dilinden başka bir dille göndermedik ki, onlara Allah’ın ayetlerini açıklasın.”(14 İbrahim 4) Rabbimiz Kitab’ında kendine özel bir lisanı olduğunu bildirmemiş olduğu halde, insanların Allah’ın dili, lisanı, konuşması “Rabbca”dır demek Allah adına Allah’ın bildirmediği bir sözü veya bildirimi ilan etmek/söylemek, Allah’a iftira etmektir. “Allah adına yalan uydurandan ve O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? O, kendisine iftira eden zalimleri asla kurtuluşa erdirmez.”(6 En’am 21) Allah adına söz veya fiil uyduranlar ne kadar iyi niyetle söylediğini söylese de, Allah adına söylenen her yalan Allah adına başka bir yalan söylemenin kapısını açacaktır. Allah Elçisi Muhammed’i kendi nurundan yarattı. Elçisi Muhammed’in nurundan da tüm varlıkları yarattı diyen zihniyet, “Allah insanı topraktan yarattı”(3 Aliimran 59) diye en az elli ayette üzerine basa basa bildirdiği halde neye dayanarak bu insanlar, Muhammed’i Allah kendi nurundan yarattı diyebiliyorlar? Bana göre Allah ve Allah’ın dini İslam düşmanlarının amacı, bu tür yalanlarla insanları Allah yolundan saptırmak ve kendilerine yandaş kazanmaktır. Müslümanlar Allah adına söylenen her sözün delilini sormalılar ve verilen delilleri Kur’an’a arz edip doğruluğunu araştırmalılardır. Çünkü Allah adına her söze inanmak insanı dönüşü olmayan ebedi bedbaht olacağı bir yola düşürecektir. Öyle ise Allah adına yalan uyduranların yaptıkları ve kazandıkları her şeyin boşa gittiğini de bilmeliler. “Musa sihirbazlara, ‘Yazıklar olsun size, Allah adına yalan uydurmayın. Yoksa sizi azap ile silip yok eder ve kim Allah adına yalan uydurmuş ise yaptıkları her şey boşa gitmiş olur’ dedi.”(20 Taha 61) 

Yazımızın konusu olan “Rabbca Allah’ın lisanı mıdır?” sorusuna vereceğimiz tek cevap vardır. Âlemlerin Rabbi Allah’ın kendisiyle ilgili söylemediği ve bildirmediği herhangi bir şeyi, söyleyen kim olursa Allah adına yalan söylemiş ve iftira atmıştır. Bu konuda pek çok ayet var da yine ben konuya uygun anlamı olan ayeti yazayım. “De ki ‘Ancak Rabbim, gerek açıkça veya gerekse gizlice yapılan kötü davranışları, çirkin, yasak olan şeyleri yapmayı, haksız yere isyan etmeyi, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri kendisine ortak koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri de Allah adına söylemenizi haram etmiştir.”(7 Araf 33)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal