Hangi Ömer?

Hangi Ömer?

Devran şu an, değerleri olduğu kadar, kişilikleri ve kimlikleri de öğüten bir modda işliyor. Bu hal ve gidişattan öyle ufak tefek, cılız seslerden başka bir memnuniyetsizlik de yok zahir! Tencere kapak misali…

Bir çağrı oldu malumunuz, AKP’nin yeni dönem yapılanma planlaması süreciyle ilgili… İl ve ilçe teşkilatlarında görev alacakların, daha doğrusu verileceklerin vasıflarına dair. ‘Her şehrin Ömer/ler/ini arıyor, çağırıyoruz!’ diye… Bunun elbette içe ve dışa doğru bir sürü mesajı olduğu açıktır. Esasen süreçle ilgili ipuçları vermesi, geçmişe dair veriler içermesi anlamında da oldukça manidardır bu çağrı…

Öncesini hatırlayalım; ‘2002 ruhuna dönmek’, ‘mental yorgunluk’, ‘siyaseten tövbe etmek gerekirse, biz yaparız, lakin şimdi zamanı değil’, ‘bu seçim ders verme seçimi değil’, ‘vidaları sıkmak’ söylemleri, hal ve gidişatta bir sıkıntının olduğunu, hedef ve istikamette sapmalar, sarsıntılar yaşandığını itiraf sadedindeki deklarasyonlar idi… İşin ironik mi, pardoksal mı, traji komik mi dersiniz, asıl sıkıntılı tarafının ise başlıktaki çağrının yapılmasından çok önceleri ‘Tekkeye mürit aramıyoruz!’ ifadesi de aynı şekilde dillendirilmişti…

Hani ‘Dün dündür, bugün bugündür!’ söyleminin güncel versiyonu… Kime niye kızacaksın! Cari sistemin ve politik dilin işi ve icrası bu! Hesap soran yok, hesap veren yok! Ders alan ise zinhar yok! Bir oyun ve oyalamacadır, sürüp sergilenip gidiyor! Kel başa şimşir tarak! Aslında ‘tencere kapak’ mı demeliydik, bilmiyorum!

Uzun yıllara sari AKP iktidarı/hükümetleri döneminde adaletin sarsılması, yerle yeksan edilmesi, yolsuzlukların sıkça ve tekraren gündeme gelmesi, ‘dindarlaşma’ (*) söylemlerine, İHL, ilahiyatların çokça açılmış olmasına, nicel artmasına rağmen toplumsal yozlaşmanın, ahlaki çöküntünün de artması ve sürmesi, değerlerle ederlerin yer değiştirmesi, hatta ‘deizm’ söylem ve artışının ayyuka çıkması, kapitalizmin ve sekülarizmin iliklere kadar işlemiş olması, İslami ilkelerin içinin boşaltılıp(**) laiklik ve demokrasi vurgularının artması bu dönemlerinin yaşanmış, yaşanmakta olan gerçekleri… Sırf ‘İstanbul Sözleşmesi’(***) adıyla, 6284 nolu yasa çerçevesinde dayatılanlara, bize yutturulanlara damarlarımıza/topluma zerkedilen aşılamaya/aşağılamaya bakmak bile yeterli olabilir aslında, akledecek ve görecek kalpleri, basiretleri olanlara… 

Bu savruluşu ‘Ömer’ vurgusu ne kadar durdurup tersine çevirebilir, bekleyip göreceğiz! Bu, aslında hep yapılageldiği gibi nabza şerbet verip kitlenin şöyle veya böyle sahip olduğu, sahiplendiği değerlerden meşruiyet devşirmek anlamında bir atraksiyon olarak da görülebilir. Niye Osman gibi değil, mesela! Osman gibi davranıp Ömer’e öykünmek ne anlama gelmektedir? Ya da Karun, Bel’am, arsız hırsız, yalan dolancı, cahil zalim, yollu yolsuz, sınırsız sorumsuz, ilkesiz çıkarcı tufeyli taifeye yol gösterip kapı dışı etmeden bu çağrının amacı ne ola ki? Terazinin boşaltılan kısmının, en azından tekrar dengeye gelebilmesi için, yine en az o gayrette ve nitelikte faaliyetler süreci, benzer kalibre ve kıratta değer ikmali gerekir. Boşalan alanın –ki boşaltılan alanın tam tersi ve farklı verilerle dolmuş olduğu aşikardır, zira eşya boşluk kabul etmez- tamamlanması ve doldurulması öyle bir iki söylemle kotarılabilecek bir hal değildir. Köprülerin altından çok sular akmış vaziyettedir. Bu, bedel ister, emek ister, samimiyet ister, liyakat ister, fedakarlık ister, ciddiyet ister, sadakat ister, tutarlılık ister, dünyevi gözlüklerin çıkarılmasını ve ahiret odaklı bir duruş ve bakış ister; ister de ister! Her isteyene isteğinin verilmemesi hakikatinin bilinmesini, hak edişi ister! Gücün sözüne değil; sözün gücüne, en güzelin, en güzel sözüne teslim olmayı, adanmayı ister!

Vadetmek işin kolay ve ucuz tarafı… Siyasi mesel olmuştur; önce sonsuz vaatlerde bulunacaksın, sonra da uzun uzun o vaatlerin neden (genellikle de dış mihraklara ve muhalefete yükleyerek) gerçekleşmediğini izah edeceksin, siyasette başarılı ve kalıcı olabilmek için… Sözün bu noktasında ‘ama ve fakat’ ile başlayan cümleler kurmak, ‘Hiç mi doğru yapılan bir şey yok!’ demek, ‘Ya başkaları olsaydı!..’ gibi argümanlara sığınmak, ölümle sıtma arası tercihe sıkışmak kabilinden, selim aklın düşmeyeceği tuzakları göstermektedir. Kendi tarz ve siyasetimizi, kendi ilke ve değerlerimize uygun olarak sürdürmeden, üretip işlevsel kılmadan bu keler deliklerinden daha çok kereler ısırılacağımız kesindir. Bizler oyunun dışında kalarak, kendi stratejimiz ile vahiyden ilham ve kılavuzluğu, Resulün şahitliğinden referansımızı alarak bir yol ve yöntem izlemeliyiz. Meselenin bir fotoğrafını çekip analizini yaparak bizi saptıracak çeldiricilere karşı bir uyarı vazifemiz gereği konuyu irdeleme gereği duyduk… İçten (içerden değil) ve dışarıdan bakarak gördüklerimizi kendi hesabımızı gözeterek paylaşma ihtiyacı duyduk. Hesap herkesin kendine ait olacağı gibi kararı da kendine aittir; sorumluluğu, vebali de! Kısacası biz bu tarz reel politikten umudumuzu kesmedik; zaten yoktu, hiç olmadı! 

Süreçte ‘eski dostlar’ın ayrılışları, yeni arayışlara girmeleri ve bunların bir kısmının ulufelerle, yeni pamuk iplikleriyle yapıya eklemlendirilmeleri nasıl bir aykırılık, nice pazarlık, kim adına ve ne bahasına karar süreçlerini, geçilen aşamaları, evrilme ve devrilmeleri resmeden, üzerinde düşünüp taşınmamız gereken tablolardır… ‘Maskeli balo ve onun sahte yüzleri..’ ifadesi sadece bir şarkı sözü değilmiş meğer! ‘Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır!’ fehvası eğer yola köprüye, suya elektriğe indirgenmeden düşünülürse –ki onlar dahi ayrı birer muammadır- ‘yandığımızın resmidir’… Keza iş ve işleyişin başında taraflardan biri ‘mal varlığı’, öbürü ‘kamu malı’ üzerinden ithamlarla işi geçiştirmeye çalışarak, daha dün beraber değillermiş gibi davranarak nasıl bir ima ve imaj oluşturmaktadırlar! ‘Ömer’ olgusundan değil ama görüp yaşadıklarımızdan, kendi (Biz’e ait) şablonumuzla ölçüp biçmelerimizden anlaşılan o ki ümitvar olmak için ortada ne bir veri var ne de alamet! Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Zaten asıl mesele, tüm sorunlarımızın kaynağı da ‘ahireti ertelemek’ değil mi?!

‘Tekkeye mürid aramıyoruz!’ söylemiyle –ki bu sözle kastedilen o olmasa da, zahiren, bizce altı doldurulmak kaydıyla isabetli bir kullanımdır- ‘Her ilin Ömer’ini arıyoruz!’ ifadesi -o Ömer, bizim anladığımız Ömer ise- paralellik arzediyor gibi görünse de peşinen çelişiyor. ‘Ömerler’ değil; zira ‘kaht-ı rical’ bu toprakların zaten bir sıkıntısıyken, AKP dönemlerinde, ‘iç edilmek’, ‘dönüştürülmek’, ‘iddialarından yalıtılmak’, ‘öğütülmek’, ‘kullanılıp atılmak’, ‘makamlarla terbiye edilmek’, ‘iradesiz’ -mürid kavramının içinin boşaltılması sonucu kazandırılan yeni anlam gereği-, ‘yetkiyle etkisiz’ kılmak suretiyle mahkum olunan bir sonuç, ‘yol’ oldu! Ömer’in adaletine ram olmak nerde; sadece söylemi ve cazibesi… Adalet kavramı örselenmiş, aşındırılmış, içi boşaltılmışken, tuzun kendisinin kokuşması kabilinden bir evrilme söz konusu iken Ömer’in adaleti nerde, Ömer nerde, Ömer’i kale alacaklar nerde; nerde şeriat ve nerde ‘şeriatın kestiği parmağın acımaması’!

Pelikan, aktrol söylem ve vakıalarından Ömer’e… Bakınız, ‘Hangi Ömer?’ derken, inanınız bir istatistik, anket yapılsa bu, malum kalkışmada canını feda eden Türkiye’nin Ömer’i, Ömer Halisdemir olarak çıkacaktır diyebiliriz… Hem de açık ara… Acaba çağrı, söylem de bunu mu ihsas ettiriyor ne?

Gerçi her yapı ve fikriyat, farklı karakter, farklı rengiyle beraber her iki tipi de içinde, yapısında görmek, bulundurmak ister… Hem de olabildiğince çok miktarda… Nitel ve nicel boyutlarıyla… Bunda yadırganacak bir durum da yoktur. Yıllardır tv dizilerinde verilen karakter prototipleriyle bu toplumda zaten bir alt yapı çalışması yapılmış, rol modeller sunulmuş, beklenen tavırlar topluma öğretilmiştir… Halen de bu tahkimat diziler marifetiyle sürdürülmektedir. Bizim anladığımız manada Ömer, adaletinin yanında şecaatiyle de öne çıkmış biridir. Doğruları, ilkeler konusunda tavizsizdir. ‘Muvafakatı Ömer’ diye bilinen isabetli kararlar ve bir duruş abidesidir. Yeri geldiğinde de merhameti ile öne çıkan biridir (Akif’ten Kocakarı ile Ömer hikayesini okuyunuz…). Zira ikisi birbiri ile senkronize olmalıdır…

‘Rabia’ sembolünün evrimi, geçirdiği başkalaşım, ulusal umdelerin perçinlenmesi, vurgulanması amacıyla kullanılması süreçte ikinci Ömer’i öne çıkaracak bir misyon da taşımış olmaktadır. Sistemin takviyesi, milliyetçiliğin (kazandırılan yeni seküler anlam)tahkimi, milletin sisteme eklemlenmesi, ulus sembol ve içeriklerinin berkitilmesi, değerlerin örselenmesi ve ötelenmesi birbirine paralel işleyen, lazım-melzum ilişkisi içinde, yerine göre sebep ve yerine göre sonuç olarak karşımıza çıkan veriler olarak ne yazık ki birinci Ömer anlam dünyasının ve etki/çekim alanının da tüketilmesine yönelik işlev görmektedir.

Hz. Peygamber Mekke’de davasının omuzlanması, taliplerine bir güven aşılanması, aşılamayacak bazı engellerin aşılması anlamında ‘iki Ömer’den birinin hidayeti için duada bulunmuştu. Bunlardan Hz. Ömer, adaleti ile öne çıkan ikinci halife olan ve aynı zamanda ‘faruk’ sıfatı ile bilinen, duada makes bulmuş, kendi yönelimi beraberinde Allah’ın hidayetine tabi olmuştu. Onlardan ikincisi, ‘Ebu Cehil’ lakabıyla İslam davasına düşmanlığını en bariz şekilde, her yönüyle ömrünce sürdürmüştür. Evet, sözün burasında ‘faruk’ sıfatına da değinmek gerekecektir. ‘Faruk’ hak ile batılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırt edebilme melekesi olup adaletin olmazsa olmaz bileşenidir. Bugün ne adalete ne furkaniyete tahammül edecek bir zemin vardır ortada ne de böyle bir beklenti. Emanet ve ehliyet gözetilmeden, adam kayırmacılık tavan yapmışken, iş bilip işe gitmeme yol olmuşken, sadakat içi boşaltılarak bir sapkın külte, körü körüne itaate dönüşmüşken ne adaleti, neyin farukiyeti… Nerde merhamet! ‘Furkan’ vasfı Kur’ani beyana göre ‘takva’ ile eşgüdümlüdür. Takva ise teslimiyet ve temsiliyet yetkinliği ile sorumluluk bilincidir. Birbirinden ayrılamazlar. Yine yakın zamanların fehvası haline gelen ‘Harun gibi gelip Karun gibi olmak’ ifadesi, kişisel suistimallerden öte, dinin ve davanın örselenmesi, yapılan yanlışlar sebebiyle, kötü örnekliklerle cezası hepimize yüklenen, yersiz bir şekilde faturanın İslam’a kesildiği yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçeklik değil midir? Bu algı nasıl düzeltilebilir, nice emekler gerektirir bir düşünün!

Adaletin ‘tevhid’den ayrılamayacağı, adaletin rengini, anlamını tevhid davasının bütününden aldığı bilinmelidir. İslami şiarları, kavramları birbirinden ayrı, irtibatsız düşünemezsiniz. Ya hep, ya hiç!

Yine Ömer dendiğinde ‘mesai bitiminde yakılan, kendi bütçesinden mum’, ‘Fırat’ta bir kurdun kuzuyu kapmasının hesabının bile düşünülmesi’ ve ‘kimseye ganimetten bir gömleklik kumaş düşmemişken, onun giydiği gömleğin sahabece sorulan hesabı’ gibi bir sürü anekdot akla gelmeli değil midir? Bunlar üzerinde uzun uzun düşünmeli, ince eleyip sık dokumalı değil miyiz? Şimdi Ömer deniyor ya, şu kıssasını düşünüp öyle ölçelim, biçelim, meselenin takvadan, furkan vasfından, tevhidden ayrı olmadığını iyice kavrayalım; Hz. Peygamberin yolculuklar esnasında durduğu, dinlendiği (genellikle def-i hacet olarak bilinir) bir yer ve oradaki ağaç, O’nun irtihalinden sonra bir uğrak yeri, bir ritüel merkezi haline gelmeye başlayınca Hz. Ömer, o durma adetini yasaklar ve oradaki kütük, sutre nevinden şeyi kestirir. Buradan hisse; siz Ömerlerin yapılan yanlışlardaki bu tavizsiz duruş ve davranışına ‘eyvallah’ diyebilecek, rıza, tahammül gösterebilecek misiniz? Bunu yapabilecek, ‘alın atınızı, verin tımarımı’ diyebilecek, aleyhine de olsa doğru ve hakkı savunabilecek, hiçbir bedelle (makam, mevki..) tavlanamayacak, kralın soytarısı gibi davranmayacak kimlik ve kişilikte bir insan unsuru yetiştirdiniz mi, var mı böyle bir potansiyeliniz. Hali hazırda olan, olmaya aday kişilikler de ‘iç’ edilmediler mi, dönüştürülmediler mi?

Yıllardır muhafazakar, gelenekçi, sağcı, milliyetçi damarların refakatinde, açtığı alanda, sunduğu imkanlarla, verdiği icazet ve atmosferle modernizmin her türlü ilkesi(zliği)ni, akabinde postmodern dönemin iğdiş edici, hakkı ve hakikati yadsıyan verilerini, sekülerizm, kapitalizm, liberalizmi, bireysellik, sınırsız sorumsuz bir özgürlük anlayışını, nefsin ve hevanın ilahlaştırılması tezahürüyle hümanizmi bu topraklarda yeşerten, nemalandıran, kök saldıran, damarlarımıza (kişilerin müsait olma hali paralelinde) zerkedenler mevcut çağrıyı da yapan iktidarlar, ’bizden denilen’ hükümetler değil midir? ‘Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!’ desek, yeri ve zamanı değil midir? Konjonktür mü müsait değildir?

Sonra bu talebin yukarıdan aşağıya doğru, buyurgan ve önce kendimizi muhasebe etmeden diğerleri üzerinden beklenti gibi açmazları olduğu da hesaba katılmalıdır. Uzun yıllara sari hükümetler döneminde o altyapı tesis edilmeden, güven aşılanmadan, hakkaniyet olgusu, adalet duygusu sinelere kalıcı olarak yüklenmeden, bu, Ömerle de olmaz, Ömerlerle de!… Pratiği örneklenip yaşanılır kılınmadan sadece teorik olarak dillerde dillendirilir, ağızlarda sakız olur kalır!

Dikkat ediniz malum daveti, duayı yapan Hz. peygamberdi ve o iltica ilahi makamda bir karşılık bulmuştu, zira dava hak idi, davanın davetçisi de haktandı… İşin bu tarafını da görmezden gelemeyiz… Bu öyle çalakalem üzerinden gelip geçilecek bir mesele de değilidir. Bu dinin siyaseti de ibateti cinsinden olmalıdır. Dava hak davası ise ona bütünüyle, toptan teslim olmak gerekir. Mesele yol, su, elektrik meselesi de değildir ki kâr zarar hesabı yapılsın. Kaldı ki bu konularda da kamuoyunda bir mutabakat yoktur; endişeler, şüpheler vardır! Sistem fuhuş evlerini işletmeye devam ederken, faiz iş ve işlemleri sadece oranlara hapsedilmişken, devlet marifetiyle içki üretilip kumar oynatılırken bu neyin çağrısı? Nereye davet! Ne bahasına yönelim! Bu, sabitler ve değişkenlerle izah edilebilecek basitlikte bir olgu mudur? Şimdi kalkıp ‘alan açmak’ ve ‘çoğu elde edilemeyenin azından vazgeçilemez’ denilip kulaklarımızın üstüne mi yatacağız!? Hz. Peygamber, Ömer’in hidayeti için dua ederken, Kur’an tarafından da hangi karakter(siz)lere, hangi kişilik(siz)lere uymaması, onlardan uzak durması gerektiği hususunda da uyarılıyor, eğitiliyordu. Mesele tek boyutlu değil yani!

Devran şu an, değerleri olduğu kadar, kişilikleri ve kimlikleri de öğüten bir modda işliyor. Bu hal ve gidişattan öyle ufak tefek, cılız seslerden başka bir memnuniyetsizlik de yok zahir! Tencere kapak misali… Beraber ıslanılsa da beraber kurunmuyor bu yollarda; en azından tuzlar! Kimine salkımı, kimine talkı! Bırakınız dünyevi işlerimizi, din işlerimiz bile çetrefilli… Din işleriyle dünya işlerini ayıralı çok oldu da; din işleri de yetmiş ikiyi katladı, çoktan da çok oldu!

Ömer 40. müslüman olarak olanı ve gidişatı etkilemiş, bir etki bırakmış, dengeleri sarsmıştı… (Bu arada ikinci Ömer olarak da Hamza zikredilebilir.) Lakin şimdi öyle mi; yüzde, buçuğu da dahil doksan dokuzu müslüman olduğu söylenen, nüfus kayıtlarına bakıldığında (artık o da kalktı ya) böyle olduğu görülebilecek bir vasattan bahsediyoruz. Durum o manada çok enterasan ve ironik (traji komik demek daha doğru) bir durumdur da. Hatırlayınız daha yakın zamanlarda protokole, devleti yönetenlere bir sunum yapmıştı Alev Alatlı ‘haram ama yasal’ temalı… Ne acı değil mi? 

İslam’ın hiçbir hükmü (formel ritüelleri, içeriklerine girmeden, ayrı tutarak) hesaba katılmaz, dikkate alınmazken, ‘rahip ve hahamların helal dediklerine helal, haram dediklerine haram demeyi rab edinmek/şirk olarak sayan Kur’an düsturu’ sadece yahudi ve hıristiyanların yaptıkları bir amele indirgenip yürek sızlatmazken, Allah’ın yaratma, rızık tayin etme, yönetme/emretme, otorite/egemenlik, helal-haram buyurma, ubudiyetin O’na has kılınması yadsınırken (araya canlı cansız onlacası konulmuşken), dinde ‘fenalığın/mefsedetin defedilmesi’, ‘iyinin/menafinin elde edilmesinden’ öncelikli ve önemli olması kaidesi bilinip uygulanmazken, mevcut hal ve gidişatta, iş ve işleyişte hiçbir sıkıntı, sorun ve devletluların sorumlulukları yokmuşçasına ‘adalet çağrısı’ kavramın içeriği, boyutları, dinin temelleriyle irtibatı görmezden gelinerek, bir isme ve cisme havale ediliyor olması, esasen içinde bulunulan ‘toplumsal havalenin’, ‘istikameti yitirmenin’, ‘pusulayı şaşmanın’, ‘sapmanın’ ipuçlarını vermiyor, resmini sunmuyor mu? Akladenlere, fehmedenlere, fıkhedenlere, kalbi marazlı ve kilitli, aklı ipotekli olmayanlara…

Neyse, bu hamur daha çok su kaldırır da; siz –inşaallah- anladınız onu!

(*) KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a göre, “2008-2018 yılları arasında gençlerle ilgili yapılan araştırmalar gösterdi ki AKP’nin ‘dindar nesil yetiştirme’ çabaları siyasi mühendislik olarak kaldı, oruç tutanların namaz kılanların oranı yıllar içinde düştü.”

(**) Vehhar Haber/Yorum: “2010’lu yıllar İslamî camia için bir nevi ‘ridde yılları’ olarak geçecek tarihe. Ridde: Geri dönüş yılları. Din adına edindiği bagajlarından kurtulma. Din adına edindiklerinin ‘bagaj’ sayıldığı yıllar. Bagajlarını boşaltan boşaltana.”

(***) Abdurrahman Dilipak: “Bakın bu işi çok kısa bir sürede İstanbul sözleşmesinin sınırlarını çoktan aştı. Böyle giderken gelecek günler geçen günleri aratacak. İstanbul sözleşmesi, İstanbul depreminden daha tehlikeli bir hal alabilir. Belki ‘insanlar’ ölmeyecek ama, bu depremde ‘insanlık’ ölecek”.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal