Cahiliyye – Bilmezlik

Cahiliyye – Bilmezlik

İslâm insanı bilmezlikten kurtarmak için gönderilmiş bir dünya görüşü ve hayat tarzıdır. Kim İslâm’a rağmen bir başka dünya görüşünü benimser ve hayat tarzını kabul ederse bilmelidir ki câhil(bilmez)lerdendir.

Bilmeyen anlamına gelen Câhil sözü, bilen anlamına gelen Alim sözünün tersi manadadır. Ce-he-le kökünden gelen bu kelime ve türevleri Kur’an’da 24 âyette kullanılmıştır. Câhil ve Câhiliyye sözlerinin İslâm ıstılahında çok önemi bulunmuştur. Kur’an’da az geçmesine rağmen Allah’ın kullarını davet ettiği TEVHÎD çizgisinin tersi anlamı taşıması bu kavramı, İslam denildiği zaman hemen hatıra getirmektedir. İslam’dan önceki devire CÂHİLİYYE DEVRİ denildiği gibi, kişi için de CÂHİLİYYE ZAMANI deyimini kullanmaktayız.

Toplum için kullanıldığında câhiliyye terimi doğruların bilinmediği devri anlatırken, kişi için de, kişinin doğruları bilmediği zamanı anlatılmak istenilmektedir. Bilmekten maksat ise herhalde doğruları bilmek olmalıdır.

Bilmezlik kimi yerde, haberi bulunmadığı için bilmezliği, kimi yerde ise doğrular kendilerine bildirildiği halde bilmezlik(ten gelme) için isimlendirilmektedir. “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Kendilerine mahsus bir takım putlara tapan bir kavme (topluluğa) rastladılar. (Bak) Bunların nasıl tanrıları var, bize de öyle bir tanrı yap!” (Musâ) dedi: Siz hakikaten câhil bir toplumsunuz.”(A’râf 7/138)

Musâ (a.s.) kendilerine gerçek Rabb’lerinden haber vermesine rağmen, Beni İsrail (bile bile) elle tutulur, gözle görülür bir tanrı (heykeli) yapmasını ondan isteyebilmektedirler. Doğruyu bildiği halde bilmemezlikten gelme, ya da doğrunun üzerlerindeki etkisi çabuk kaybolup, zaaflarının sonucu yine eski bildiklerine yakın bir tanrı (put, heykel) yapmasını Musâ’dan isteyebilmeleri ‘Câhil bir toplum’ olarak nitelendirilmelerine sebeb olmaktadır. Kendisi onlara Mısır’da gerçek Allah’ı bildirdiği, O’nun elçisi olduğunu söylediği ve kabul ettikleri halde böyle söylemeleri, bildikleri halde bilmezlikten gelmeleri veya bilmiyormuş gibi davrananların ‘câhil’ olduğunu göstermektedir.

İnsanların birinin diğerini küçük, değersiz görmesinin de câhillik olduğuna: “Ey Kavmim, buna karşı ben sizden bir mal istemiyorum, benim ücretim Allah’a aittir. Ve (siz istemiyor, hor görüyorsunuz diye) ben inananları (yanımdan) kovacak değilim. Çünkü onlar Rabb’lerine kavuşacaklardır. (Kurtuluşa ereceklerdir, ben onları nasıl kovarım). Fakat ben sizi, câhillik eden bir kavim (topluluk) görüyorum.”(Hûd 11/29) âyeti açıklık getirirken, homoseksüelliğin (aynı cinsler arasındaki cinsel ilişkilerin) de câhillik olduğuna: “Siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Siz gerçekten câhil bir toplumsunuz.”(Neml 27/55) âyeti açıkça delâlet etmektedir.

Gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği, Peygamberim diyenin bilmesi gerektiğini düşünmenin ve beklemenin de câhillik olduğu: “Dedi ki: (Azabın ne zaman geleceğine dair) bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Ben benimle gönderilen şeyi size duyuruyorum; fakat sizi câhillik eden bir kavim (topluluk) görüyorum.”(Ahkâf 46/23) âyetinde kolaylıkla anlaşılacak şekilde anlatılmaktadır. Peygamberliğin yalnızca onu peygamber seçen tarafından ne gönderilirse onu insanlara bildiren olduğu, bunun dışında bilgisinin, özellikle de gaybe dair bilgisinin olamayacağı Allah tarafından peygamberine söyletilmektedir. Öyle ise rahatlıkla söylenebilir ki gaybı biliyorum demek cehalet, bildiğini, gaybten haber verdiğini söyleyenler de câhildirler. Allah’ın sözlerine dayanarak böylelerine açık açık câhil denilmelidir. Zira Allah bu durumda bulunanlara câhil denilmesi gerektiğini Resulü’ne bildirmekte, söyletmektedir. Biz müslümanlar da neyi nasıl yapacağımızı Resulullah(s.a.)’tan öğreneceğimize göre bu husustaki ta’limat-ı ilâhi’yi de öğrenmeli ve uygulamalıyız.

Yusuf (a.s.)’un, kardeşleri tarafından babalarından alınarak onu, hased etmeleri sonucu kuyuya atmalarını ve oradan Allah’ın, Yusuf’u bir kervan vasıtası ile kurtarıp Mısır’a gitmesini biliyoruz. Neticede Yusuf (a.s.)’un Mısır’da yüksek düzeyde yetki sahibi olduğunu da biliyoruz. Kendisine yardım için gelen kardeşlerini tanıyıp kendisine yaptıkları şeyin cehâlet olduğunu anlatan âyet ise şöyledir: “(Yusuf) dedi: ‘Sizler câhil iken (bilmezlerden iken) Yusuf’a kardeşine yaptığınız(ın kötülüğünü) bildiniz mi? (Bundan tevbe ettiniz mi?)” (Yusuf 12/89)

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde mütevâzî olarak yürürler, câhiller kendilerine laf atarlarsa ‘Selam’ derler.”(Furkân 25/63) âyetinde Allah tevâzû’un Rahmân’ın kullarına yaraşan bir sıfat olduğuna değinirken, mütevâzî kimseleri hor görmenin câhillik olduğunu, cehaletleri yüzünden de mütevâzî insanlara laf atmaları halinde mütevâzî kulların nasıl davranması gerektiğini söylüyor ve onlara karşı tepkisel olunmamasını, fakat Rahmân’ın kullarına yakışır şekilde davranarak ‘Selâm’ demelerini istiyor.

Yukarıya alıntıladığımız âyetlerde câhilliğin çeşitli varyasyonlarına örnekler verilerek, tanım getirilmekte ve Allah’ın kullarının câhillikten kaçınmaları istenilmektedir. Câhillik bir genel hal olmakla beraber özel olarak ayrı ayrı olaylarda kendini göstermekte, ortaya koyduğu tezahürleri ile kendini tanıtmaktadır. Mesela Rabb’leri Allah var iken başka tanrılar istemeleri, tabii olarak kadınlar var iken erkeklerin erkeklerle ilişkide bulunmaları, toplumun veya bazılarının küçük gördüğü insanları Peygamberin de küçük görmesi gerektiğini sanmaları ve ondan bu talebte bulunmaları, kardeşini veya başka birini hased etmeleri câhilliğin muhtelif varyasyonları olarak zikredilmektedir.

“De ki: ‘Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz (istiyorsunuz) ey câhiller!”(Zümer 39/64) Bu âyette müşrikler kendilerinin Rabb edindiklerini Peygamberin de Rabb edinmesini, kendilerinin ona değil, onun kendilerine uymasını istemelerine karşılık olarak Allah, Resulü’nü, bu istekte bulunanlara “Câhiller” diye seslendiriyor. Gerçekten insanlar Allah’ın kulları iken nasıl olur da başkasını Rabb edinir ve ona kulluk ederler. Elbette ki bu hal câhillik olmalıdır. Câhillik bilmezlik ise, bu kadar açık bilmezlik örneği bulunabilir mi?

Alay etmenin, hele bir Peygamberin, gönderildiği insanlarla alay etmesinin gerçekten mümkün olmadığını anlatan: “Musâ kavmine: ‘Allah size bir inek kesmenizi emrediyor!’ demişti. ‘Bizimle alay mı ediyorsun’ dediler. ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ dedi.”(Bakara 2/67) âyeti Musâ (a.s.)’nın kavminin kendilerine söylenenleri kavrayamadıklarını göstermektedir. Yani Büyük Allah onlardan “nasıl olur da bir inek kesmelerini isteyebilir, bu kadar küçük bir talebi olabilir mi” düşüncesi göstermektedir ki onlar anlamamış, kavramamışlardır kendilerine getirilen mesajı. Bu yüzden de küçük gördükleri bu taleb yüzünden Allah’ın elçisi Musâ’ya kendileriyle alay ettiğini söyleyebilmektedirler. Fakat Allah’ın elçisi Musâ kesinlikle böyle bir şeyin (onlarla alay etmenin) mümkün olmadığını, hem normal bir insan olarak, hem de hele bir Peygamber olarak insanlarla alay etmesinin câhillik olacağını anlatmak istemektedir. Câhillikten ise Allah’a sığınmaktadır. Nitekim kendisindeki câhilliği gideren, ona vahyederek câhillerden olmasının önüne geçen de Allah’tır.

Peygamberlerin, getirdikleri mesaja insanları davet etmesi karşısında insanların onu kabulde gösterdikleri zorluklar zaman zaman peygamberi tedirgin etmiş, ağır gelmiştir. Öylesine karşı koymuşlar, öylesine ithamlarda bulunmuşlar, öylesine kötü zannlarda bulunmuşlardır ki peygamberler hakkında, bunlara maruz kalan peygamberler gerçekten çok sıkıntılı zamanlar yaşamışlardır. Gerçeği söyleyen hemen herkesin karşılaştığını gördüğümüz bu hal onları da üzmüş, sıkıntılandırmış, ağır gelmiştir. Böylesine sıkıldığı zamanlarda kendilerini isbat (peygamberliklerini isbat) sadedinde insanların, kendilerinden istedikleri herhangi bir fevkalade olayı göstermek istemişlerdir. Bu gibi hallerde yine Rahmân’a sığınılması ve O neyi münasib görmüşse ona razı olunması gerektiğini, aksinin câhillik olduğunu bildiren Allah: “Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi (yapabilirsen) yerin içine (inebileceğin) bir delik, ya da göğe (çıkabileceğin) bir merdiven ara ki, onlara bir mu’cize gösteresin! Allah dileseydi elbette onları hidayet (doğru yol) üzerinde toplardı. O halde câhillerden olma!”(En’âm 6/35) buyurmakta. Yani “böyle şeyler isteme, sen işine bak, açıklamanı yap ve insanlara duyur Allah’ın seninle gönderdiklerini” demektedir. Peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna şüphesiz olarak inanmaları, bunları açıkladıkları insanların da anlamaları ve inanmalarını beklemeleri tabiidir. Fakat insan olmalarının verdiği bir zaafla bütün insanların hidâyet (doğru yol) üzerinde toplanmalarını istemeleri ve bunun olmayışının kendilerinde meydana getirdiği gerginliği anlatan Allah, bunun mümkün olmadığını, ‘O halde câhillerden olma!..’ diyerek belirtmektedir. Mu’cize getirmenin de Peygamberlerin elinde olmadığını yine Allah’ın sözünden açıkça anlıyoruz.

Müsamahakâr olmanın, affedici bulunmanın, iyiliği emretmenin ve kötülükten men’e devam etmenin Peygamberlerin ve onlara ümmet olanların üzerine vâcib bulunduğunu anlatan âyet: “Affı (kolaylık yolunu) tut!. İyiliği emret, câhillere aldırış etme!.”(A’râf 7/199) Yapılması gerekenlere karşı çıkanları, onları önemsemeyenleri câhillerden olarak vasıflandırıyor ve hakk üzerinde bulunanın bunlara (câhillere) aldırış etmemesinin de bir başka görevi olduğunu bildiriyor.

İnsan olmaları itibariyle peygamberlerin de zaaf gösterebilecekleri, bilmediklerinden veya bildikleri halde zaafları sonucu olmayacak şeyleri Allah’tan istedikleri görülmüştür. Nitekim Allah: “Ey Nuh, dedi, o (senin ailenden değildir). O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilmediğin bir şeyi Benden isteme. Sana câhillerden olmamanı öğütlerim.” (Hûd 11/46) buyurmaktadır. Allah katından getirdiklerine inanmayan oğlunun da gemiye binmesi için onu ‘Âl’ inden sayan Nuh(a.s.)’a Allah bu ikazı yapmaktadır. Zira Allah bütün kullarından olduğu gibi Kulu Nuh’tan da iyi bilmektedir gerçeği.

Allah’ın insan için uygun gördüğünün dışındaki bütün şeylerin câhillik olduğunu biliyoruz. Nitekim kendisine ilgi duyan kadınlar tarafından tuzak kurularak onu ya haramı işlemeye ya da zindanı seçmeye zorlayanlar karşısında Yusuf (a.s.)’un: “Rabb’im, dedi, bana göre zindan, bunların beni davet ettiği şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara meylederim ve (böylece) câhillerden olurum.”(Yusuf 12/33) dediğini Kur’an’dan öğreniyoruz. Hakikatte insan zayıf olduğundan gerçekten Rabb’inin koruması olmasa câhillerden olur. Rabbimiz rahmetini, koruyuculuğunu üzerimizden eksik etmediğindendir ki çoğu kez Rabb’imiz katında câhillik sayılan işlerden uzak kalabiliyoruz. Bu sebeble O’na çok sığınmalı, çok dayanmalıyız. Allah’ın elçisi Yusuf (a.s.) da aynı şeyi yapmakta ve Rabb’inin, kendisi için kurulan düzen(oyun, tuzak)i üzerinden savmaması halinde, kendini korumaması halinde ‘onlara meyledebileceği’ni açıklayarak O’na sığınmakta, O’ndan istemektedir korunmayı. Burada da kadınlarla gayr-ı meşru ilişkinin câhillik olduğu açıklanmaktadır. Yukarıdan beri gelen âyetlerin tümünde İslâm ıstılâhında haram sayılan işlerin genel başlık altına alınırsa câhillik olduğu belirtilmektedir. Bu cehâlet “Câhillik” Allah’tan başkasını Rabb edinmekten (şirk ve küfür), haram amellere ve daha ileri giderek, yapılmasını kullarından istediği amelleri yapmaktan geri durmayı da kapsamına almaktadır.

Bilmemek anlamına gelen câhilliğin mahzuru bulunmayanı da vardır. Nitekim Allah: “(Sadakalarınızı) şu fakirlere (verin ki), Allah yolunda kapanıp kalmışlardır. Yeryüzünde gezip dolaşamazlar (dilenerek insanlardan isteyemezler). Bilmeyen (câhil), utangaçlıklarından dolayı onları zengin sanır. Onları simalarından (yüzlerinden) tanırsın. Yüzsüzlük edip insanlardan istemezler. Yaptığınız hayırları muhakkak ki Allah bilir.”(Bakara 2/273) Halini belli etmeyen, saklayan, onurlu insanlar fakirliklerini belli etmezler. Öylesine etmezler ki insanlardan istemezler, isterken yüzleri kızarır. Bunları da hemen tanımak, ihtiyaç içinde olduklarını bilebilmek kolay değildir. Bu sebeble Allah: ‘Bilmeyen (câhil), utangaçlıklarından dolayı onları zengin sanır’ buyurmaktadır. Fakat nasıl tanınabileceklerine dair de bilgi vererek ‘simalarından tanırsın sen onları’ diyerek, ihtiyaç içindekileri tanımak için ayrıca gayret göstermemizi istemektedir bizlerden.

Müslümanların boş söz konuşmamaları ve dinlememelerini onlara öğütleyen Allah, işittikleri boş sözlere boş cevaplar vermelerini de istememektedir. “Boş söz işittikleri zaman ondan (boş sözden ve sahibinden) yüz çevirirler ve (cevab olarak) ‘Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size Selam olsun, biz câhillerle (bile bile boş söz edenlerle sohbet etmeyi) istemeyiz’ derler.”(Kasas 28/55) Tavırlarımızı belirleyen Allah bu hususta da boş söz söyleyenlerin câhiller olduğunu, câhilliklerinden böyle yaptıklarını ve onlara uyularak câhil olunmamasını istemektedir bizlerden.

Bilmezlik (câhillik) telafisi mümkün bir hal olarak zikrolunmaktadır. Câhillik en azından günahkarlıktır. Giderek küfür, şirk koşma olarak da tezahür etmektedir. Yukarıda geçen âyetlerde örnekleri görülmüştür. Fakat “Allah’a göre, şu kimselerin tevbe(vazgeçme)si makbuldür ki câhillikle bir kötülük yapıp hemen ardından tevbe eder(vazgeçer)ler. İşte Allah onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.”(Nîsâ 4/17) “Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman: ‘Size selam olsun’ de. Rabb’iniz rahmeti kendi üzerine yazdı (acıyıp yarattıklarını esirgemeyi üzerine aldı). Sizden kim bilmeyerek (câhillikle) bir kötülük yapar da sonra ardından tevbe eder (vazgeçer), kendini düzeltirse muhakkak ki o, bağışlayan, esirgeyendir.”(En’âm 6/54) “Sonra Rabb’ın şunlar içindir (şunların yanındadır) ki, cehalet(bilmezlik)le kötülük işlediler, sonra onun ardından tevbe ettiler (vazgeçtiler, kendilerini) düzelttiler; bunu yaptıktan sonra Rabb’in (böyleleri için) elbette bağışlayan, esirgeyendir.”(Nahl 16/119), “Ey inananlar!. Size fasık (yoldan çıkmış) bir adam bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek (câhillikle, fasıkın doğru olmayan haberi üzerine) bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz (üzülürsünüz).”(Hucûrât 49/6) Bu âyetlere bakarak rahatlıkla şunları söyleyebiliriz ki en ileri düzeydeki câhillik olan küfür ve şirk de, kişi ondan tevbe eder(vazgeçer)se Allah tarafından affedilmektedir. Müslümanların ise câhillikle işleyecekleri kötülüklerin hemen ardından tevbe etmekle (Allah’tan işlediği kötülük için af dilemek ve o işten vazgeçerek bir daha yapmamakla) esirgenecekleri, bağışlanacakları bildirilmektedir.

Allah’ın verdiği hüküm dururken nefsine daha hoş geldi diye O’nun hükmünün dışında hüküm aramayı da Allah: “Yoksa câhiliyye (İslam’ın dışındaki) hükmünü mü arıyorlar? İyice bilen bir toplum (câhillikten uzaklaşmış bir toplum) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”(Mâide 5/50) kınamakta ve kullarını böyle yapmaktan sakındırmak istemektedir. Gerçekten hüküm verenlerin en hayırlısı, hüküm verdiklerini, kendilerinden de iyi gözetip kollayan, esirgeyici ve bağışlayıcı bir hüküm verici dururken, O’nun insanlar için hayırlı hükmü dururken elbette ki başka hüküm aramak câhillik olsa gerektir.

Kadınların da kadın olarak câhillikten uzak kalmalarına açıklık getiren âyet onlara: “Evlerinizde oturun, ilk câhiliyye(çağı kadınları)nin açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak (kırıta, kırıta, erkeklerin ilgisini çekecek şekilde) yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt (Ey Peygamberin ev halkı), Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor”(Ahzâb 33/33) diyor ve kadınlar için câhilliğin, açılıp-saçılıp sokaklarda, erkeklerin ilgisini çekecek şekilde kendini teşhir etmek olduğunu belirtiyor. Allah’a ve Resulü’ne itaat etmeyi, namaz kılıp, zekat vermeyi kendilerini evlerinin kadını yapmaya özenmelerini istiyor. Başta peygamberin kadınları (ev halkı) olmak üzere bütün kadınların İslâmî kişilik sahibi olmalarını istiyor Allah. Kendilerini câhiliyle zamanındaki hallerinden uzaklaştırmayı diliyor.

Hudeybiye Günü’nde Mekkelilerin müslümanların önünü keserek, Mekke’ye girmelerine sırf câhili âdetleri, alışkanlıkları nedeni ile karşı çıktıklarını (kendilerine yediremediklerinden, gururları sebebiyle bunu yaptıklarını) bildiren âyet: “O zaman inkâr edenler, kalblerine kızgınlık ve gayreti, o câhiliyye (çağının) kızgınlık ve gayretini koymuşlardı. Allah da elçisine ve mü’minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelimesine (sebâta ve ahde vefâya) bağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah her şeyi bilendir” (Fetih 48/26) buyurarak durumu açıklığa kavuşturmaktadır.

İnsanın emin olduktan (iman ettikten) sonra tereddüt göstermesi, emin olmadan önceki haline dönmesidir ki bunu da câhiliyye zannı diye isimlendiriyor Allah. Elbette insan iman ettikten sonra da sınanacaktır, emin olup olmadığı insanın kendisi açısından olsun açığa çıkarılacaktır. Elbette Allah göğüslerin içinde olanı bilir. Harbe çıkılması için Peygamberden istek geldiğinde müslümanların halini anlatan âyet: “Sonra o üzüntünün ardından (Allah) size bir güven ve uyku indirdi ki, bir kısmınızı bürüyordu, bir takımı da kendi canlarının kaygısına düşmüştü. Allah’a karşı câhiliyye zannı gibi, haksız bir zanda bulunuyorlar; ‘(Hani) bu işten bize bir şey var mı?’ diyorlardı. De ki: ‘Bütün iş Allah’a aittir’. Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyorlar. Diyorlar ki: ‘Bu işten bize bir fayda olsaydı, burada öldürülmezdik.’ De ki: ‘Evlerinizde dahi olsaydınız, yine üzerine öldürülme(si) yazılmış olanlar, mutlaka yatacakları yeri boylardı (ölürlerdi). Allah göğüslerinizdekini denemek, kalblerinizdekini açığa çıkarmak içindir (ki bunları başınıza getirdi). Allah göğüslerin içinde olanı bilir.”(Al-i İmran 3/154) diyerek câhiliyye zamanındaki gibi savaştan bir menfaat umduklarını anlatıyor. Karşısına çıkılması istenilen güçten az olduklarını düşünerek göz göre göre ölüme (öldürülmeye) gideceklerini düşünenlerin bu halleri tıpkı câhiliyye zamanındaki düşüncelerine benzetiliyor.

Sonuç olarak şunları belirtmek gerekir ki câhiliyye (bilmezlik) doğruyu bilmemek ya da bildiği halde amel etmemektir. İtikad veya amelde durum aynıdır. Tevbe edilmekle ondan uzaklaşılır. Tekrar tekrar tevbe ise en sondan öncekilerin tevbe olmadığını gösterir. Gerçekten ve sonucu görülen tevbe (vazgeçme) ile insan câhiliyyeden kurtulur.

Bilmezlik(câhiliyye)’ten kurtulmanın yolu, Hakk’ı bilmektir öncelikle. Hakk tanınır ve ona sarılınırsa, ondan ayrılınmaz ise bilmezliğe düşülmez. Hakk’ı bildiği halde câhiliyye içinde olmak, câhilce davranmak ise herhalde kurtulmak istemeyenlerin tuttuğu yol olsa gerektir.

Doğruyu gördüğü ya da kendisine gösterildiği halde, eğri üzerinde yürümek ise bilerek bilmezlikten gelmektir, müslümana hiç yakışmayan bir haldir. İslâm insanı bilmezlikten kurtarmak için gönderilmiş bir dünya görüşü ve hayat tarzıdır. Kim İslâm’a rağmen bir başka dünya görüşünü benimser ve hayat tarzını kabul ederse bilmelidir ki câhil(bilmez)lerdendir.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal