Sala içinde okunan övgüler

Sala içinde okunan övgüler

“Tuhaf olan ve beni düşündüren, Allah’ın elçisi Muhammed (as) hiç ölmemiş ve sanki karşılarında, seslenişlerini duyan insanlar arasından seçilen bir peygamber varmış gibi sesleniliyor.”

Kur’an’a Rağmen

İlyas Yorulmaz

Evde otururken veya sokaklarda yürürken kulağınıza minarelerin hoparlörlerinden yükselen halk arasında “Salâ” diye isimlendirilmiş, yalnıza Türkiye coğrafyasında seslendirilen çağrıyı işitiyorsunuz. Bu çağrının yapılış amacıyla, çağrıya verilen (salâ) ismiyle (namaz, dua, yardım, destek) hiçbir ilişkisi olamayan, amacının Allah’ın elçisi, nebisi Muhammed (as)’ı konu alan (övgü ve yüceltme) ama ilan edilen lafızlarının okunma amacı (ölen insanın ilanı) ile hiçbir alakası olmayan sözler semalarda yükseliyor.

“Essalatu vesselamu aleyke yaa Resulalah!” “Essaltu vessalmu yaa Habiballah!” “Essalatu vesselamı aleyke yaa mevlana Muhammeda!” “Essaltu vesselamu aleyke yaa Nure arşillahi Muhammeda!” “Essalatü vesselamu aleyke yaa hayre halkıllahı Muhammeda” Essalatu vesselamu aleyke ya seyyidel evveliine vel ahiriin!” Velhamdü lillahi Rabbil âlemin.” diye başlayan ve nihayetinde ölen bir mahallelinin veya komşunun ismi ile kısa bir tanıtımından ve nerede cenaze namazı kılınacağı ilan edildikten sonra yayınlanan (salâ) yayını kapatılıyor.

Yürürken aklıma gelen, mahalleli bir komşunun ölümünün duyurulması, dost ve akrabalarına cenaze namazı için çağrı yapılması, duyurulması gayet normal ve yadırganmayan bir durumdur. Fakat tuhaf olan ve beni düşündüren, Allah’ın elçisi Muhammed (as) hiç ölmemiş ve sanki karşılarında, seslenişlerini duyan insanlar arasından seçilen bir peygamber varmış gibi sesleniliyor. Allah’ın o’nu övmediği vasıflarla övgü üstüne övgülerle, kendilerince Allah’ın elçisinin bu övgüleri hak ettiğine inanarak Allah’ın kitabında onaylanmamış ve elçisine salâ okuyanların hitap etmediği ve övmediği gibi, hatta Allah’ın kitabı Kur’an’da ayetlerle reddedilmiş övgüleri KUR’AN’A RAĞMEN yapıyorlar.

İlk söylenen “aleyke ya resulullah” cümlesinin dışındaki övgülerin hiçbirinin yüce Allah’ın indirdiği kitabında yeri olmayan bu tür övgüleri duyduğumda bana 58 Mücadile suresi 8’inci ayetini hatırlatıyor: “(Münafıklar) Sana geldiklerinde Allah’ın seni övmediği bir şekilde selamlayıp övüyorlar ve ‘Peygambere söylediklerimizden dolayı Allah’ın bize azap etmesi gerekmiyor muydu?’ diye kendi içlerinden geçiriyorlar. Onlara içine atılacakları cehennem yeter. O cehennem ne kötü dönülecek bir yerdir.” Ayeti kerimede Allah’ın elçisini övmediği ve o’nu o sıfatlarla sıfatlandırmadığı Allah’ın elçisine “Yâ Habiballah (ey Allah’ın sevgilisi)”, “Yâ Mevlana (Ey sığınağımız, korunağımız, koruyucumuz)”, “Yâ nure arşıllahi (Ey Allah’ın arşının nuru!)”. Yâ hayre halkıllahi (Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı!)”. “Yâ seyyidel evveline vel ahiriin (Ey kendisinden önce yaşamışların ve kendisinden sonra yaşayacakların efendisi)” şeklinde Allah’ın yarattığı ve insanların arasından seçip kendine elçi olarak görevlendirdiği elçisinin insanlık dışına çıkarıldığını duymak, beni dehşete düşürüyor. Peygamberimizin aşırı derecede övülmesi ve insanların bu övgüleri gerçekmiş gibi inanmaları, Allah’ın elçisine verdiği değerinden ve Allah’ın rızasından hiçbir şey kaybetmediğini Kur’an’ın ayetlerinden biliyoruz. Allah elçisini tüm insanlardan daha iyi biliyor ve elçilik görevini tamamlayarak Allah’ın rızasını kazandığını kitabı Kur’an’da defalarca bildiriyor. O zaman peygamber efendimize yapılan hak etmediği övgüleri yapanlar, Mücadile suresinde Allah’ın övmediği şekilde övenler için bildirdiği ateşin azabı, bugün de aşırı övenlerin de aynı ceza ile karşılaşacakları kesindir. 

Allah’ın kitabını anlamak için okumayan insanlar anlayarak okusalardı, elçisinin elçi seçilmekle insani vasıflarından hiçbir şey kaybetmediğini görüp öğreneceklerdi ve bu övgülerin yalnızca insan olan Allah’ın elçisine yakışmadığını göreceklerdi. Her şeyi yaratan Allah kitabında, insanlar arasından seçilmiş elçilerin ölümlü olduğunu, hatta özellikle Muhammed (as)’a hitapla “Sen de öleceksin, onlar da (inkârcılar) ölecek, sonra kıyamet günü Rabbinizin huzurunda karşı karşıya geleceksiniz.”(39 Zümer 30) diye bildirdikten sonra, ölen bir kimseye peygamber de olsa, yaşayanların hiçbir şey işittiremeyeceğini açık ve hiçbir istisna vermeden bildiriyor. “Yaşayanlarla ölüler bir değildir. Elbetteki Allah dilediğine işittirir, ama sen kabirlerde olanlara (ölülere) asla sesini işittiremezsin.”(35 Fatır 22) Yine aynı anlamda Yüceler yücesi Allah indirdiği kitabı Kur’an’ı Kerim’in’de “Allah’dan başka çağırdıklarınız en ufak bir şeye dahi sahip değilken, eğer sizler onları çağırırsanız sizin çağrınızı (duanızı) işitmezler, işitseler de size cevap veremezler ve sizin onları Allah’a ortak koşmanızı da, kıyamet gününde reddederler.”(35 Fatır 14) derken, bu tür seslenişlerin muhatabı peygamberler de olsa, Allah’a ortak koşmak olarak nitelendiriliyor. Acaba diyorum, ölen insanların bulunduğu mahalde duyurulmasının bilinçaltında yatan veya arka planında Muhammed (as)’ın ölmediği inancı ile ölen insanın peygamberin ümmeti olduğunu ve ölen ümmetini koruması için, ‘peygambere tanıtım mı yapıyorlar?’ diye aklıma geliyor! Çünkü bir insanın ölmesi ile okunan salada peygamber efendimize yapılan aşırı övgülerin içeriğini bağdaştırmak ve anlamak bir hayli zor, aynı zamanda imkânsız. 

Şimdi sala içinde okunan övgülere bakalım. “Essaltu vesselamu aleyke Ya Habiiballah!” Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allah’ın sevgilisi” Rabbimiz kitabı keriminde elçisine “habîbim” şeklinde hitap etmemiş yalnızca “Ey Resul = Ey Elçi” veya Ey Nebii = Ey Haberci” diye hitap etmiştir. Muhammed ismini 3/144, 33/40, 47/2 ve 48/29 ayetlerde cümle aralarında, Ahmet ismini sıfat olarak da Saf suresi 5’inci ayette kullanmıştır. Ayrıca Ahzap 45’inci ayettinde beş ayrı sıfat olarak “Ey Haberci (Nebii)! Şüphesiz ki biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı, kendisinin izni ile Allah’a davet edici ve (insanları) aydınlatıcı bir lamba olarak gönderdik” şeklinde peygamberimize bu beş sıfatı ile hitap etmiştir. Şimdi birisi “Peygambere Habiibullah demenin ne mahsuru var, o bu sıfatı hak etmiyor mu?” diye sorabilir. Bu sorunun cevabını yine Allah’ın kitabında aramamız gerekiyor. Rabbimiz Zuhruf suresi 15’inci ayette “Kullarından bir kısmını Allah’ın parçası yaptılar. İnsanlar böyle yapmakla apaçık bir küfrün içine girdiler” diye bildirmiş ve farklı ayetlerde Kur’an öncesi yapılan bu tür iftiralar dile getirmiştir: “İsa Allah’ın oğlu; İsa (as)’ın annesi Meryem, Allah’ın eşi; melekler Allah’ın kızları” dediklerini bildirmiştir. Ayrıca Maide suresi 18’inci ayette “Yahudi ve Hıristiyanlar ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz (ehibba, habiib’in çoğul hali)’ dediler. De ki, ‘Öyle ise Allah günahlarınızdan dolayı size niçin azap ediyor?’ Hayır, hayır siz Allah’ın yarattıklarından sadece insansınız” diye bildirmektedir. Yani, Allah yarattığı hiçbir varlığı insan da dâhil kendisine eş, oğul, kız, dost, arkadaş, akraba, sevgili asla edinmez ve edinmemiştir. Meryem 92’inci ayette “Rahmana çocuk edinmek yakışmaz” derken, insanlar gibi sevgili edindi, dost edindi, arkadaş edindi demek yakışır mı? Maide 18’inci ayette kendilerini Allah’ın sevgilisi ve oğulları olduklarını iddia eden Yahudi ve Hristiyanları açık bir şekilde “Siz yarattıklarından biri olan beşersiniz (insansınız)” diye ret etmemiş miydi? “Yarattıklarından biri olan insansınız” ifadesi insan da dâhil Allah yaratığı hiçbir varlığı kendisine sevgili oğul edinmez anlamına gelmez mi? Öyleyse Allah’ın elçisini Allah’ın bir parçası yapmaya çalışanlar ne yapmak istiyorlar, ne kazanacaklar? Rabbimizin bildirdiği övülecekse yalnızca Allah övülmeli “Elhamdü lillahi Rabbil alemiin=Bütün övgüler Allah’a mahsus dur” büyüklenmesi gerekiyorsa yalnızca Allah büyüklenmelidir. Peki camilerde okunan salalarda ve Peygamber (as)’a yapılan salâvatlarda yukarıda yazdığımız ayetleri okuyup da, bu ayetler yokmuş gibi bağıra çağıra Allah’ın elçisi kulunu Allah’ın parçası yapanlar, Allah’a iftira attıklarının ve Allah adına yalan söylediklerinin farkında değiller mi?

Okunan salada “Essalatu vesselamu aleyke yâ mevlana Muhammeda” Salât ve selam senin üzerine olsun Ey mevlamız (Sığınağımız, koruyanımız, sahibimiz) Muhammed” denirken, Mevla+na isim tamlamasındaki mevla kelimesinin, veli kelimesinin mastarı velyen kelimesinden türetilen ismi mekân anlamında olduğunu biliyorlar mı? Çoğunluğunun bildiğini zannetmiyorum. Çünkü bu kelime Türkçenin de malı olmuş, ancak asıl anlamının dışında, anlamı bilinmeden kullanılmaktadır. Mesela “mevlam kayıra, mevla rahmet eyleye, mevlam sabır versin” şeklinde isim olmadığı halde, Allah’ın ismi olarak kullanılmaktadır. Mevla kelimesini biz insanlar kendi aramızda sıfat olarak kullanılabiliriz. Ancak ahiret gününe, hesap gününe dönük olarak yalnızca Allah’ın sıfatı olarak kullanılması gerekir. Geçmişte yaşamış ve ölmüş insanlar için bu sıfat kullanılamaz. Çünkü mevla kelimesi sığınma ve korunma amaçlı kullanıldığı için, ölmüş birisine sığınmak abes olur, şirk olur. “Rabbimiz bizi affet, bizi bağışla, bize acı, sen bizim sığınağımız koruyanımızsın. İnkârcılara karşı bize yardım eyle.”(2 Bakara 286) bu ve 3/150, 8/40, 9/51, 22/70, 22/78, 57/15, 66/2 ayetlerde inananların yardıma ihtiyacı olduklarında Allah’a mevla sıfatı ile seslenip dua ile yardım istemeleri mevla kelimesinin Kur’an’daki kullanımın anlamı bu yönde olduğunu gösteriyor. Kur’an’da geçen mevla kelimelerinin geçtiği ayetlere bakalım. Hadid suresi 15’inci ayetinde “Bugün (hesap günü) sizden ve inkâr edenlerden fidye alınmaz. Sizin yerleşeceğiniz yer ateştir ve o ateş sizin sığınacağınız (mevlâkum) yerdir. Dönüş yeri olarak ne kötü yerdir.” Ateş için sizin sığınağınız (hiye mevlakum) denilmektedir. Yine Nahl suresi 76’ıncı ayette “Allah size iki adamı misal olarak anlatmaktadır. O iki adamdan birisi dilsiz ve hiçbir şey üzerinde plan yapamıyor. Sığındığı (mevlâhu) yere (sahibine) tamamen yük ve her nereye yönlendirilse, hayır getirmiyor (iş yapamıyor).” ayetinde “ve hüve kellün mevlaahu = O sığındığı yere (köle olduğu için sahibine de diyebiliriz.) yük olmakta” şeklinde kullanılmıştır. Ölen insanların kıyamet gününde Rablerinin sığınılacak tek makam olduğunu gösteren ayetlerden birisi de Yunus suresi 30’uncu ayeti “Her nefis geçmişte yaptıkları ile sorgulanacak. Sonra onlar gerçek sığınakları (gerçek sahipleri) olan Allah’a döndürülecekler. Sonra O’nun huzurunda (hesap günü), uydurdukları Allah’ın ortakları, onlardan uzaklaşıp kaybolacaklar.” Arapça ibaresinde “Ve rudduu ilallahi mevlahumul hakkı” “Gerçek sığınakları (mevlaahum) olan Allah veya gerçek sahipleri (mevlaahum) olan Allah’dır.” Hesap gününün yegâne sahibinden başka varılıp, sığınılacak makamın olmadığı ve Allah’dan başka hiçbir varlığa sığınılamayacağı veya hesap gününde kendisine sahip çıkacak birisini aramanın beyhude olduğu belirtiliyor.

“Aleyke ya nure arşıllahi Muhammeda! = Ey Allah’ın arşının aydınlığı Muhammed!” Bu şekilde peygamber efendimize atfedilen sıfatla ilk defa karşılaşıyorum. Arş’ın kelime anlamı, eski yönetimlerde kral, padişah, hanların yönetimi esnasında oturup halkını idare ettiğini temsil eden taht, koltuk, sandalye anlamında kullanılan bir kelime. Kur’an’da haber verilen Allah’ın arşı bizim için mecâzi bir anlam olarak yönetim makamı, egemenlik makamı olarak anlaşılmalıdır. “Sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra egemenlik makamından her türlü işi yöneten ve karar veren Allah’dır. Gökleri ve yerleri yönetmesine, O’nun izni olmadan hiç kimse yardımcı (şefaatçi) olamaz. İşte sizin Rabbiniz böyledir, (o halde yalnızca) O’na kulluk edin, düşünmüyor musunuz?”(10 Yunus 3) “Sümmestevaa alel arşı yüdebbirül emre = Sonra egemenlik makamına (yönetim tahtına) yerleşip bütün işleri yönetip karar veriyor.” Bu ve bunun gibi aynı konuyu tekrar eden ayetler 13/2, 20/5, 25/59, 32/4, 57/4 Allah’ın arşının olduğunu ve Mü’min 7’inci ayette Allah, arşını meleklerin taşıdığını haber veriyor. Ancak Muhammed (as) ile arşını ilişkilendiren hiçbir ayet Kur’an da geçmez ve yoktur. Allah’ın hiçbir insana böyle bir özellik verdiğine dair Kitab-ı Kerimin’de ayrıca bir bildirim yoktur. Allah’ı doğru tanıyamamış insanların hadlerini aşan bir nitelendirme ve uydurma olduğunu kabul etmeliyiz.

“Ya hayra halkıllahi Muhammeda! = Ey Allah’ın yarattıklarının en hayırlısı Muhammed!” Rabbimiz kitabında “Göklerin ve yerin yaratılışına onları (insanları) şahit yapmadığım gibi, (insanların) kendilerini yaratırken de yaratılışlarına şahit yapmadım.” Allah insanın ilk yaratılışının topraktan olduğunu ve topraktan yaratılan insanların neslinden de evlilik yoluyla insanların çoğalıp yeryüzüne yayıldığını anlatıyor. Sonra elçiler yoluyla insanlara doğruların ve yanlışların neler olduğu indirilen vahiyle açık ve anlaşılır bir şekilde Allah’ın elçileri aracılığı ile hem öğretilmiş ve hem de örnek olarak uygulandığı bildirilmiştir. Allah’ın indirdiği vahye göre iman edip salih (yararlı) ameller yapanların Allah’ın rızasını kazanacağı ve vaat edilen hesap gününde nimetlerle mükâfatlandırılacağı bildirildiği halde, müşahhas olarak insanlar arasında kıyaslama yoluyla falanca falancadan daha hayırlıdır veya üstündür şeklinde bir ayırım yapılmamıştır. Ancak Peygamberler başta olmak üzere Allah’a itaat eden (Meryem, Firavunun karısı, kumandan Talut) ve kulluklarından razı olduğu insanlardan örnekler verilmiş ve inananlar arasında falanca falancadan daha üstündür şeklinde kıyas yapılmamıştır. Genel olarak Hucurat suresi 13’üncü ayette “Allah katında en değerli insanın, Allah’dan en çok korunan (muttaki) insanın olacağı” bildirilmişken, bunların dışında Allah adına birtakım ayırımlar yaparak insanları fazilet yarışına sokup özellikle isim vermek, Allah adına yalan söylemek olur. Kitapta inananların en çok şirkle beraber sakındırıldıkları konu Allah adına yalan söyleme konusudur. “Allah adına yalan söyleyen ve Allah’ın ayetlerini reddedenden daha zalim kim vardır.”(6 En’am 21)

Salanın okunuşunda Allah’ın elçisine yapılan hitaplardan birisi de “Essaltu vesselamı aleyke ya seyyidel evveline vel ahiriine Muhammeda! = Salât ve selam senin üzerine olsun öncekilerin ve sonrakilerin efendisi Ey Muhammed!” Başta şunu öncelikle belirtmek gerekir ki, Allah kitabında peygamberi Muhammed (as)’a bu seyyid sıfatıyla hiç hitap etmemiş ve o’nun için bu sıfatı kullanmamıştır. “Seyyid, çoğulu sadaat” anlam olarak efendi, bey, ağa, başkan demektir. Ayrıca lügatlar da olmadığı halde, sonradan ilave edilen ve özel olarak peygamber efendimizin torunlarının soyundan gelen her kişiye “Seyyid” sıfatı verilmiştir. Kur’an’da bize öğretilen, Allah’a kulluk edenlerin, kim ederse etsin kendisi için kulluk etmiştir ki, bu tamamen kendi kazancıdır ve başkasına hiçbir faydası olmaz. Kendi soyundan gelenlere, itaatkâr bir kul olmanın hiçbir faydası olmadığını ve asıl olanın her ferdin kendi yaptığı ve kazandığı olduğunu Allah, kitabının Necim suresi 38-40 ayetlerinde bildirmiştir. Ayrıca hiçbir kimse diğer kimseden sorumlu olmadığını açıklamış ve bu konuyu Rabbimiz şu ayetlerde beyan etmiştir:

“Şüphe yok ki Nuh’u ve İbrahim’i elçi olarak biz gönderdik. Her ikisinin soyundan peygamberler yaptığımız gibi kitap verdiklerimiz de var. Onların soylarından doğru yolda olanlar olduğu gibi, pek çoğu da Allah’ın yolundan sapmışlardır.”(57 Hadid 26)

“İbrahim ve İshak’a bereketler yağdırdık. Onların neslinden güzel davrananlar olduğu gibi, açıkça kendi nefislerine zulmedenler de oldu.”(37 Saffat 113)

“Yoksa Allah’ın, lütfundan insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Daha önce de İbrahim ailesine kitabı, kitapla hükmetme gücünü ve büyük bir mülk vermiştik. Sonra onlardan, Allah’ın verdiği kitaba inananlar olduğu gibi, kitaptan yüz çevirenler de oldu. Kitab’dan yüz çevirenlere cehennem yeter.”(4 Nisa 54-55)

Peygamber veya salih insanların soyundan gelenlerin, onların soyundan gelmenin kendilerine hiçbir şey kazandırmadığı halde, Muhammed (as)’ın soyundan geldiklerini iddia etmeleri, kendilerini ayrıcalıklı görmeleri ve bunu bir kazanç haline getirmelerinin kendilerine Allah katında hiçbir fayda sağlamadığını, yalnızca iman edip salih amel yapmaları halinde Allah’ın rızasını kazanacaklarını bilmeleri gerekir. “Kim temizlenirse kendisi için temizlenmiş olur.”(35 Fatır 18) Kur’an’da “seyyid” kelimesi 3/39 ve 12/25 ayetlerinde iki defa, çoğulu “saadat” olarak 33/67’nci ayetinde bir defa kullanılmıştır. Peygamber efendimize öncekilerin efendisi demek yanlıştır. Çünkü tanımadığı ve görmediği bir insana efendim demek tuhaf ve alay konusu olacaksa (olması doğaldır) ki, bu şekilde bir hitap gayba taş atmak gibi bir şeydir. Geleceği kimse bilemez ve gelecekte kimin iyi, kimin kötü olduğunu bilemeyeceği için de, bilmediği, tanımadığı birisi için efendim demek akıllıca bir davranış değildir. Nasıl ki Muhammed (as)’a öncekilerin peygamberi diyemiyorsak, öncekilerin seyyidi de diyemeyiz. Kendinden sonrakilerin kendi aralarında seyyid sıfatını başkaları için bir saygı ifadesi olarak kullanıyorsa, hem Muhammed (as) için, hem de diğer peygamberler için kullanmanın hiçbir mahsuru olmaması gerekir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal