İSLAMLAŞMA AMA NASIL?

İSLAMLAŞMA AMA NASIL?

“Emanetin onlara tevdi edilmesinin anlamı budur. Yeryüzünde fitne mi var, onu ortadan kaldırmak müminlerin görevidir. Kan mı akmakta, onu durduracak olan müminlerdir.”

Bu köşede her seferinde dışarıyı, siyaset dünyasında olan biteni yorumlamakta, siyasal dünyanın çalkantılarını gereği gibi okumaya ve okuyup anladıklarımızı okuyucularımızla paylaşmaya çalışmaktayız. Bu sefer de ‘içeriyi’, kendimizi yorumlamak istiyoruz. Basiret dürbünümüzü bir de kendi sadrımıza çevirmeyi murad ediyoruz.

Hayat, yaşımız ilerledikçe o kadar da büyük olmadığını farz ettiğimiz dünyada ve bu dünyanın bir parçası olan coğrafyamızda bütün ihtişamıyla akmaya devam etmektedir. Bizim toplumumuz da toplumlardan biri olarak yaşamayı sürdürmektedir. Yeryüzünün baş aktörü insandır. İnsanın bulunduğu yerde hayat var ve hayat çok güzel lakin insan hayatı bazen karartıyor, bazen zehirliyor. Esasında bu, kadim bilgelikten haberdar olanlar açısından sürpriz değil. İnsanı var eden o Yüce Kudret bu büyük gerçeği meleklere söyletmişti ilk başta. Buna göre insan yeryüzünü kan rengine boyamaya ve bozgunculuk yapmaya adaydı.

Bununla beraber yeryüzü her daim kötülerin galip geldiği bir savaş alanı da değildir. Dünya hiçbir zaman mutlak manada kötülerin ve kötülüğün pençesine düşmeyecektir. Çünkü dünyanın öyle bir yazgısı yoktur. Yazgı şudur: İnsanın yeryüzünün imar ve ıslahı için çalışması eksik olmayacaktır. İyi olan Allah ezeli ve ebedi olduğuna göre, iyiliği kimse yok edemeyecektir. Adem’in ‘iki oğlu’nun hikayesi bize bazı dikkat çekici musajlar vermektedir. Mesajlardan biri, ‘iki oğul’dan birinin diğerine karşı sayısal üstünlük içinde olmamasıdır. Adem’in iki oğlunun ikisi de fiziken/bedenen eşit güce sahiptirler. Kıssadan anlaşıldığı kadarıyla biri diğerine oranla daha fazla akıl ve zekâ gücüne sahip değildir. Sadece iki kişilik, iki eğilim, iki niyet, iki duygu ve düşünce birbiriyle çarpışmaktadır. Daha doğrusu bir taraf çarpışmanın fitilini ateşliyor, diğer taraf çarpışmadan yana olduğuna dair hiçbir davranış ortaya koymuyor. Lakin Habil diye adlandırılan kardeş hiçbir mukabelede bulunmasa da, kardeşinin çılgınlaşması için varlığı yetiyor. Evet, Habil’in tek suçu, var olmasıdır.

Bu kıssa sanki insanlığı ortadan ikiye bölüyor: Yarısı Habil, yarısı Kabil. Dikkat çeken husus (dolayısıyla mesaj)lardan bir başkası, İsrailî kaynaklardaki adıyla ‘Kabil’(Kain)’in, kardeşini niçin öldürdüğüne dair ortaya somut hiçbir gerekçe koymamasıdır. Bize bildirilen tek gerekçe kıskançlık, kapris ve düşmanlıktır. Böylece insanlık tarihindeki bütün katliamların, yağma ve talanların, soykırımların sebebi kıskançlık, haset ve kin olarak belirginleşiyor. Kıskançlık ve kin yeryüzünü içindekilerle beraber cayır cayır yakmaktadır. Üstelik bu kinin sahibi, öldürdüğü kardeşinin cansız bedenini ne yapacağı hususunda bir karga kadar bile bir fikre sahip değildir. Kardeşinin naşını gömmesi yönünde karga kılavuzluk yapmıştır. Kıssadan elde edilen bir başka ders ise, ‘Habil’ olarak adlandırılan ve adeta kardeşinin şeytanî reflekslerinin tam karşı kutbunda yer alan kardeşin, kardeşinin bütün tahrik ve kışkırtmalarına rağmen istifini bozmaması, mayasını kardeşinin mayasına dönüştürmemesidir.

İnsanlığın bütün haksız mücadeleleri sonuçta bir ‘kardeş kavgası’ değil de nedir? Atmacayı bir avuç kanı için vuran insan, bir avuç petrol, bir kese ya da bir miktar doğalgaz için hemcinsinin kanını akıtmaktan hiç çekinmemektedir. Oysa Kabil’in ardılları bir an için salim kafayla düşünseler, bu dünyanın mahzenlerinde, üzerinde yaşayan herkese yetecek kadar nimetler ilahi kudret tarafından depolanmıştır. Ama mesele nimetler meselesi değil, insanın doymak bilmeyen hırsı, asla tatmin olmayan egosu ve hiç bitmeyecek olan kin, nefret ve düşmanlığıdır.

Kuşkusuz Din, Kabil saldırganlığını telin eder fakat salih kullara da, kardeşi tarafından öldürülmeyi itina ile beklemesini öğütlemez. Din, “ben seni öldüreceğim” diyen saldırgan kardeşi, ondan önce davranıp, onu öldürme tepkiselliğinden kaçındırır. Hayat bir mücadele olduğuna göre, kıskanç kardeşin pususuna engel olmak için Habil-meşrep kardeşler cenge hazırlıklı olmak durumundadırlar.

Bu açıdan bakıldığı zaman müminleri ne kadar büyük görevlerin beklediği kendiliğinden anlaşılmaktadır. Yeryüzü müminlere emanettir. Bu, dağların ve göklerin taşımayı göze alamadıkları bir emanettir. Onlar emanet bekçileridir. Müminler emanete en azami derecede titizlenmelidirler. Nasıl ki çadırın orta direği alınınca çadır çökerse, müminlerin zaafa düşmeleri de yeryüzü çadırını helake götürür. Müminler yeryüzünün her şeyinden sorumludurlar. Emanetin onlara tevdi edilmesinin anlamı budur. Yeryüzünde fitne mi var, onu ortadan kaldırmak müminlerin görevidir. Kan mı akmakta, onu durduracak olan müminlerdir. Gasp, hırsızlık, talan, yalan, sömürü, çarpıtma v.b. her ne şer varsa bütün bunlar müminlerin eliyle def edilecek, hayırlar celp edilecektir. Yeryüzünde maruf egemen kılınacak, münker engellenecektir. Bunu yapacak olan da müminlerden başkası değildir. Yeryüzünde tevhid bir duba gibi ikame edilecek, etrafında adalet, ihsan, salat, infak, merhamet, takva, ihlas, affetme, şefkat, nezaket, edep gibi değerler özenle yerleştirilerek, bir ‘medine-i fazıla’ kurulacaktır. Bu erdemli şehir, mimar ve ustalarını beklemektedir…

Kıymetli kardeşler!

Hayat ırmağı akmak için hiç kimseye danışmıyor. Bizler bu ırmağın akışında, figüran olmanın ötesinde bir etkiye sahip değiliz. Fakat verilen rolü oynamak bakımından da hayatın özneleriyiz. Uzun asırlar esnasında İslam ümmeti ‘layık-ı veçhile’ tembellik, vurdumduymazlık ve ölmüşlük boyutunda iken, başka ümmetler bizim kendi yurdumuzda, bizi de çevreleyen hayatlar kurmuşlar; şu anda bizler de o yabanıl hayatı yaşamaktayız. Bizim boşalttığımız mekanları, bize hayat görüntüsünde pusu kuranlar doldurmuş bulunmaktadır. At binenin, silah kuşananındır.

Şüphesiz bizler yurt kapmaca, toprak kazanma davasında değiliz. Bizler Allah davasının peşindeyiz. Allah davası şudur: Yeryüzünde insanlar rab olarak Allah’ı bilmeli, Allah’tan başka hiçbir varlığı ilah edinmemelidirler. Bizler bu davanın yani Müslimlerin ilki olmalıyız. Yeryüzünde Allah’ın buyruklarına göre bir yaşam kurulmalıdır. Şehirlerde, köylerde, kasabalarda hayat sabah olunca Allah’ın adıyla başlamalı, akşam Allah’ın adıyla sona ermelidir. Sabahın erken vaktinde Rabbimiz Allah’ı andığımız, alınlarımızın secdeye gittiği, başlarımızın O’nun önünde eğildiği o bereketli, en mutena vakitlerine sabahın körü değil, sabahın nuru denmeli. Fabrikada işçi Allah’ın adıyla işine başlamalı, okulda öğrenciler öğretmenlerinden ilk söz olarak Allah’ın adını duymalılar. Fabrika, sırf tüketim ve patronun cüzdanını şişirmek için değil, ihtiyaç için üretmeli. Toprağımız Allah’ın adıyla ekilmeli ve biçilmeli ki, bize emanet edilen toprağı zehirleyen hiçbir kimyasal madde toprağımıza ayak basmamalıdır. İnsanlar arabalarına binerken Allah’ın adıyla kontağı çevirmeli ve trafiğe Allah’ı hatırında tutarak çıkmalı ve böylece, trafikteki herkesin kendisi gibi insan olduğunu unutmasın, insanların haklarına saygılı olmadan Müslüman olunamayacağını bilsin. İnsanlar dinî sözleri arabalarının camına değil, kafasının içine yazmalı. Dahası var: Yeryüzü vatanımızda Allah’ın razı olacağı bir hayatın kurulması ile, bütün kurumların, ailenin, eğitimin, askerliğin, ekonomi ve hukuk sisteminin v.d. tamamen Allah’ın Kitabı Kur’an’a göre tanzim edilmesini kast etmekteyiz. Böyle olduğu takdirde hem Allah’ı razı etmiş olur, dolayısıyla dünya ve ahiret mutluluğunu elde ederiz. Hem de eşyanın tabiatına uyumlu bir iş yapmış, yeryüzünü ıslah ve imar etmiş oluruz. Yeryüzüne halife tayin edilmemizin izahı budur işte.

Bütün bunların olabilmesi neye bağlıdır? Bunların olabilmesi tek şarta bağlıdır, o da biz müminlerin, nefislerimizde olanları Allah’ın dedikleriyle değiştirmemizdir. Nefislerimizi işgal etmiş bulunan cahiliye kireçlenmelerini Allah’ın kitabı Kur’an ve Rasulullahın temiz sünneti ile çözmeliyiz. Unutmamalıyız ki yukarıda birkaç satırda genel çerçevesini çizdiğimiz yitik servetimizi hiç kimse bize getirip, büyük bir sükûnet ve nezaket içerisinde törenle teslim etmeyecektir. Eğer nefislerimizdeki şirk tortularını temizleyebilirsek, muhtaç olduğumuz o ideal hayatı biz kendimiz kuracağız. Üstelik bu hayatı kurmak zor değildir. Bizlere çetrefil, sıradan insanların okumakla anlamayacağı doktrinler, felsefi sistemler gerekmemektedir. Bizim sistemimizin kaynağı ‘sıradan’ denilen insanlar tarafından da, ilimde derinleşenler tarafından da kolayca anlaşılırdır.

Türkiye bir İslam toplumu olmalı diyorsak, bu toplumu oluşturacak olan sadece ve sadece müminlerdir. İslam’a kimler inanmıyor ve İslam’ı kimler sevmiyorsa, onlar da İslam toplumunun kurulmaması için her yolu deneyeceklerdir. Nifaklar, fitneler, fısk u fücurlar, iftiralar, saptırmalar, çarpıtmalar, dezenformasyonlar, suikastlar, dedikodular, kara propagandalar, manipülasyonlar, mezhepler arası ihtilafları kaşımalar vb. daha başka akla hayale gelen ve gelmeyen oyunlar, tuzaklar bu uğurda seferber edilecektir. Fakat şurası asla unutulmamalıdır: Burada sayılan onca nifak çeşidi bizi yılgınlığa sevk etmemelidir. Çünkü biz müminlerin bu uğurda göstereceğimiz sabır, sağduyu, metanet, akıl ve hikmetle hareket etmemiz, İslamî hareket için peydahlanan tüm oyunları bozacaktır. Allah’ın mekri o zaman imdadımıza yetişecektir. Allah’ın vaat ettiği yardımı bir kenara not etmeliyiz. Yardımcısı Allah olandan daha güçlü kim vardır? 

Biz müminler Allah’a, yardım dilemek için yönelmeyi aklımızdan geçirdiğimizde, üzerimize düşen görevleri bihakkın yerine getirmiş olmamız gerekir. Vazifelerimizden hiçbirini yerine getirmeden, her büyük ya da küçük işimizi Allah’ın yapmasını istersek, bizim kulluğumuz nerede kalmıştır? Akif’in efradını cami, ağyarını mâni şekilde tasvir ettiği gibi: Allah bizim ırgatımız değildir. Allah bizim velimiz, yardımcımız, rabbimiz ve ilahımızdır. Kur’an’ın bize öğrettiği usul şudur: Önce ibadetimizi Allah’a sunacağız. Kulluğumuzda kusur etmeyeceğiz. Kulluğumuzu bütünüyle ve sadece Allah’a tahsis edeceğiz, ikinci adım olarak ise Allah’tan yardım talep edeceğiz. Tüfeğimizde mermi yoksa, onu Allah dolduracak değildir. Bizler, takatimizin yettiği alanda yapılması gerekenleri yaparsak, takatimizi aşan hususlarda Allah’ın yardımı gelecektir.

Ödev listemizin en başında ilim bulunduğunu söylersek, yanlış bir tespit yapmış olmayız. Allah Adem’e ilk iş olarak eşyanın isimlerini öğretmişti. Eşyanın isimlerini öğrenmek, eşyayı tanımak, tabiatı inceleyebilmek, tabiatı laboratuvara girdirmek, yaratılışın sırlarını keşfetmek, uzayın derinliklerine nazar etmektir. İlim, irfan, tefekkür, taakkul, tedebbür, tezekkür hep insanın ilmini ve sonuç olarak da teslimiyetini artırmayı hedefleyen fillerdir. İlmin kaynağı Allah’tır. Allah insana ilim olarak Kur’an’ı ve önceki kitapları gönderdi. Kur’an’ı hakkıyla tanıyan müminler ilimle ünsiyet kurarlar. İlimsizlik cehalettir. Geçmişte İslam ümmeti ilmin önemini iyi kavradığı günlerde izzetini korumuş, dünyada adaletin ve dengenin temsilcisi olmuştu. Ama asırlar var ki Müslüman mahallesinde ilim namına yaprak bile kımıldamamaktadır. Son yıllarda bu aymazlıktan kurtulma adına bir hareketlilik varsa da, henüz derde deva bir gelişme görülmemektedir. Dünya çapında aranan, dünyanın en geçerli dillerine tercüme edilmiş, milyonlarca basılmış herhangi bir kitabımız yoktur. Uluslararası bilim camiasında ses getirmiş birkaç makalemiz bulunmamaktadır. Sistem kurucu bir filozofumuz yetişmemiştir. Edebiyat dünyasında parmak ısırtan bir hikayeciye sahip değiliz. Bu eksiklerimizin farkına varmak yerine, geçmişle övünmek bizi avutmaktadır.

İslam davası ilimsiz ilgiler davası değildir. İslam ilimdir ve müntesiplerinin ilmi hazmetmeleri gerekir. İslam davası ilim temelleri üzerine yükselecek bir davadır. İlmin temeli de tevhiddir.

Şüphesiz ilim-irfan Müslüman öncüler için tek başına yeterli değildir. İlmimiz kadar takvamızın da olması gerekir. Takva günah, haram, şirk ve küfür cinsinden çer-çöpün üzerimize yapışmaması için dikkatli yürümektir. Takva, mümin kardeşlerimize karşı başımızı eğik, kafirlere karşı yukarı kalkık tutar. Kur’an bunu, kafirlere karşı sert, kendi aralarında alabildiğine merhametli diye tanımlar. İslam ümmetinde ise bu ilahi yasa tam ters yönde işletilmektedir. Müminler birbirlerine karşı alabildiğine katı, tavizsiz ve ilkeli, İslam düşmanlarına karşı ise hoşgörülü, tahammülkâr ve mütevazidir. Müslümanın ‘dik duruş’u maalesef kardeşine yöneliktir.

Değerli kardeşler!

İslam ümmetinin dağınık grupları olarak, İslam kardeşlerimize karşı tavır ve tutumlarımızı düzeltmezsek Allah bize rahmet nazarıyla bakmayacak, bize yardım etmeyecek, bizi ateş çukurundan kurtarmayacaktır. Kur’an biz müminleri birbirimize velî yapmışken, bizim velayet bağını kesip atmamız, en iyimser yorumla, Allah’a karşı adı konulmamış bir başkaldırı değil midir? Allah’ın vasl edilmesini (bitiştirilmesini) istediği velayet bağını kopartıp atmak Allah’ın gazabını celp etmez mi? Üstüne üstlük Kur’an müminleri kardeş ilan etmiştir ve bu kardeşleştirmenin üslubu son derece öğreticidir: “Ancak müminler kardeştir!”

Peki, bizim kardeşliğimiz ne zaman gerçekleşecek? Yoksa ortada, birbiriyle kardeş olacak müminler mi yok? Bir defa şu hususu çok iyi düşünüp kavramamız gerekmiyor mu: Aynen bizim gibi İslam davası için, Allah’ın adının en yüce olması için, yeryüzünde Allah’ın muradı doğrultusunda bir hayatın inşası için çabalayan, bizim gibi inanan, bizim gibi ameller işleyen, siyaseti bizim gibi yorumlayan kardeşlerimizle birlikte hareket etmez, birlikte iş yapmazsak, bunun izahını nasıl yapabiliriz? İslam davası hiçbir ferdin ve hiçbir grubun özel meselesi olmadığına göre, temelinde tek Allah, tek Kitap, tek Rasûl, tek kıble bulunan bu davaya bütün İslam ümmetinin ortak olması; ortak olmak istemeyenlerin de samimiyetle sorgulanması gerekmekte değil midir? İkinci önemli husus da şudur: Kendi ülkemizde veya yeryüzünün herhangi bir köşesinde İslamî bir toplum oluşturulduğunda bizler bütün mümin kardeşlerimizle bir arada yaşamayacak mıyız? Muhammed (sav)’in öncülüğünde Müslümanlar Medine’de, kast ettiğimiz İslam toplumunu birlikte kurmuşlar ve birlikte yaşamışlardı. Herkesin katılımıyla, elbirliğiyle bir mescid inşa etmeleri, genel anlamdaki birlik ve beraberliklerinin çok güzel bir sembolüydü. Fakat mesele şu ki, Medine’de insicamlı bir İslam şehri kurmak için, önce birlikte iman etmek, kafirlerin tazyikini birlikte göğüslemek, birlikte kırbaçlanmak, birlikte dövülmek, birlikte boykotlara maruz kalmak, birlikte aç, birlikte tok, birlikte susuz, birlikte suya kanmış olmak, birlikte hicret etmek, vaz geçileceklerden birlikte vaz geçmek gerekmektedir.

Biz İktibas olarak, tevhidi vahdete kurban etmiyoruz. Hiçbir zaman tevhid olmasa da vahdet olalım demedik. Çünkü tevhidi tam kavramamış insanların dininin İslam olup olmadığı su götürür bir durumdur. Fakat acı olan şudur: ‘Önce tevhid’ düsturu, tevhid üzerinde hemfikir Müslümanların vahdet olamayışlarını sorgulamaya neden mâni olmaktadır? İslam’ın temel meselelerinde anlaşabilen müminlerin birlik olmamalarına karşı bilinçli bir rehavet tutumunu sorgulamamız gerekmektedir. Müminlerin birbirlerine yakın olamamaları, ‘ben müminim’ diyen herkesin uykusunu kaçırmalıdır. Refiklerimizle tevhidde hemfikir olamayışımız Allah katında hiçbirimiz için meşru bir mazeret olamaz. Sözün özü, ‘kardeş’ nazarıyla bakabileceğimiz mümin kişi ya da gruplarla, herhangi bir maslahat adına değil, sadece Allah adına, ihtilaflarımızı gidermenin ve sahih bir İslam anlayışı üzerinde birlikte olabilmenin yollarını aramamız gerekir. Bu bir lütuf ya da tenezzül değil, Allah’ın bizden istediği bir görevdir. Niyetlerimiz sahih olduğu oranda Allah’ın yardımını göreceğimize olan inancımız tamdır.

Üçer beşer kişiden oluşan bölük-pörçük İslamî gruplardan hiçbiri tek başına bir İslam devleti kuramayacaktır. Aksini iddia edenin ya aklından ya da niyetinden şüphe edilir. Üstelik İslam devleti kurmak gibi bir hedefi hala sadırlarında ve satırlarında yaşatanlar da yok denecek kadar azalmıştır. Bu durumda Müslümanlar olarak lime lime olmaktan bir an önce vaz geçip, hiç vakit kaybetmeksizin, tek dertleri sadece Allah davası olan yekpare bir cemaat (Allah’ın hizbi) olmanın imkanını zorlamak durumundayız. Bu hiçbir Müslüman için bir lütuf değil, mecburi bir görevdir. O halde şu soruyu sormak da mecburidir: Madem birlikte iman edecek, birlikte hareket edecek, birlikte İslamî bir hayat kuracak ve bu hayatı birlikte yaşayacak ve yaşatacağız, o halde bunca parçalanma, bunca bölük-pörçük olma nedendir? Bizim söylemlerimizle eylemlerimiz çelişmiyor mu? Çelişiyorsa, bu çelişkiye neşter atmanın zamanı ne zamandır?

Biz İktibas olarak hiçbir zaman duygularımıza yenik düşerek, akidevi durumuna bakmaksızın, Müslümanım diyen ya da ‘kıble ehli’ diye işaretlenen herkesle birlik olalım görüşünü benimsemedik. Şu anda da benimsemiyoruz. Biz burada iki hususun altını çizmek istiyoruz. Birincisi, akidede birlik olamayacaklarımız değil, ya aynı inancı paylaştıklarımız ya da inancımıza çok yakın Müslümanlarla neden birlik olmayı düşünmediğimiz; bizleri birbirine yaklaştırmayıp, uzaklaştıran faktörlerin neler olduğunun adamakıllı sorgulanması hususudur. İkincisi de, neden mevcut hali kanıksamış şekilde kabuğumuza çekilerek, İslam akidesinin Kur’an’a uygun tarzda benimsenmesi için yeni arayışlara girmediğimizdir.

‘Görünmez bir el’ Müslümanlar arasındaki duvarları tahkim etmektedir. Aslında tırnak içinde yazdığımız ‘görünmez el’ kendi nefislerimizden başkası değildir. Öyleyse, nefislerinde olanı değiştirmeye önce biz kendimiz başlamamız gerekmektedir. Aksi halde, yeryüzünde her geçen gün artan ve irileşen tuğyana karşı sadece seyirci olacağız ve Ashab-ı Kehf’in o ölümsüz tespiti bizim için de gerçek olacaktır: Yeryüzünün bütün Müslümanlarını iki seçenekli bir akıbet beklemektedir; ya kafir düzenler tarafından bir şekilde etkisiz hale getirilmek, ya da kendi dinlerine döndürülmek. Ki her iki durumda da iflah olmamak söz konusudur. İşte bu iki seçenekli akıbeti bozmanın yolu, küfre karşı kıyam etmemizdir.

Biz müminler üzerimizdeki ölü toprağını atmalı, derin kış uykusundan uyanmalıyız. Bir yerlere sorgusuz sualsiz mürit (sürü) olmak yerine, soran, sorgulayan, istişare eden ama her halükârda sadece hakkı arayan, hakkın hatırını her şeyden aziz bilen kimseler olmalıyız. Bunu yaparsak Rabbimiz ufkumuzu açacak, basiretimizi artıracaktır. Müminlere karşı merhameti asla terk etmez, niyetimizi iyi tutarsak Allah gönüllerimize inşirah verecektir. Unutmamalı: Biz bir adım atmıyorsak, hiç kimseden bir adım atmasını beklemeye hakkımız yoktur.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal