Değirmenci: İslam’a yaklaşmadan hiçbir mesele çözülemez!

Değirmenci: İslam’a yaklaşmadan hiçbir mesele çözülemez!

Fıtrata aykırı sunilikler içinde kendi eserimizin kölesi haline gelmişiz. Hiçbir şeye vaktimiz yok. Fıtrata aykırı bir faaliyet içinde, üretirken tükeniyoruz, temizlenirken kirleniyoruz…

İslam’a yaklaşmadan hiçbir mesele çözülemez!

Yaşar Değirmenci / Yeni Akit

İnsanoğlu, İslam’a yaklaşmadan, bir başka deyişle İslam’a olan uzaklığını azaltmadan, hiçbir meselesini çözemez. Evrensel gerçek budur. Bu medeniyeti teknoloji kurtaramaz. Böyle giderse teknoloji kendi pisliğini bile temizleyemez. Denge bozulmuşsa, hızın artması sadece felaketli neticeleri çabuklaştırmaya yarar. İslam, ‘dinlerden bir din’ değildir; hayatın bütün mekanlarına ve zamanlarına şamil hakikatidir.

Dünyanın en ileri, en zengin ülkelerinde bile, gittikçe artan sıkıntılar yaşanıyor. Azıcık düşünebilen insanlar dahi bu sıkıntıları hemen her ülkede şöyle veya böyle dile getiriyor. İnsanlar ve cemiyetler, hem maddi, hem kültürel çevre şartları bakımından huzursuzluğa ve mutsuzluğa doğru gidiyor. Adeta hayat manasızlaşıyor ve ona mana kazandırmak için yapılan şeyler, yozlaşmayı daha da artırıyor. Teknoloji medeniyeti, dünyayı ve insanı tüketme pahasına bir şeyler üretiyor. Üretimi ne kadar artarsa artsın, ödettiği bedel bu olduktan sonra, ne değeri var? Önce insanlar kararıp kirlendi, sonra çevre. İnsanları düzeltmeden çevreyi temizleyemezsiniz. İnsanları da bu kültür münkiri medeniyet kıskacından kurtarmadan düzeltemezsiniz.

 Medeniyetin ölçüsü insandır; tekniğin ve teknolojinin amacı, insanın tekamülüne ve mutluluğuna, kolaylaştırıcı katkılar sunmak olmalıdır. İnsanı ve onun dünyasını bozup kirleten bir medeniyetin amacı yoktur. Putları vardır ancak. Nefs putu, para putu, şehvet putu, gösteriş putu gibi. 

Bütün temel kavramların, İslam’dan alınacak nur ve iksir ile yenilenmesi gerekir. Çünkü hepsi, yalanlarla, istismarlarla kirletildi, çarpıtıldı. Düşüncenin dili bozuldu. Hangi noktada bulunursa bulunsun, herkesin İslam’a doğru (zarureten çeşitli yaklaşımlarla) yaklaşması lazım. ‘Müslüman olsunlar’ değil. Bütün dünya Müslüman olmaz. Hayatın hakikatine yaklaşmak manasında İslam’a yaklaşmaktan söz ediyorum. Böyle bir zuhurun görevlendirdiği kişiler olmak şuuru burada, bu ülkede! Bu bir övünme değil, bu bir mesuliyet ilanı. 

Para, maddi değerleri ölçmenin ve akışını sağlamanın bir vasıtadır. Kendi başına ne iyi ne kötüdür. Önemli olan nasıl kullanıldığıdır. Bizdeki kullanımına bakınca, para’nın, yokluğuyla da varlığıyla da manevi değerlere olan bağlılıkları aşındığı görülüyor. Çünkü yokken de o düşünülüyor, varken de. Bir derecede düşünülmesi tabiidir. Burada kastettiğim, insanın şahsiyet dengesini sarsacak biçimde düşünülmesidir. Adeta, vasıta olmaktan çıkıp gaye haline getirilmesidir. İnsanın içine işlemesidir. Su, teknenin içine girmezse; onu kaldırır, yüzdürür, ona faydalı olur. İçine girerse onu batırır. Para (maddiyat) da öyledir. Faydalıdır, gereklidir ama o senin zihnini, yüreğini istila etmeyecek, sen onun üstünde olacaksın. Sen onu kullanacaksın, o seni değil. Sen ona hükmedeceksin, o sana değil. İslam’ın maddeye ve dünyaya bakışı, mükemmel bir denge ifade eder. Benzerini hiçbir felsefede, hiçbir izah sisteminde göremezsiniz.

Değişmeyelim mi? Değişelim/gelişelim/tekâmül edelim. İslami izah, hepsini asli mahiyetlerinin aydınlığında gerçek yerine oturtur. Şartlar ne kadar değişirse değişsin bu hakikat değişmez. Yeter ki, İslâm’ı iyi kavrayalım. Dünyayı ve insanı, olumlu yönde değiştirmekten vazgeçenler; bunu imkansız görenler, buna zihnî ve kalbi bir akamet içinde bulunanlar; İslam’ı değiştirmek arzusuna kapılıyorlar. İnsan, hayat ve kavramlar arasındaki deforme olmuş münasebetleri iyi göstermek için, İslam’ın reforme edilmesinden bahis açıyorlar! Halbuki çare, bu hayatı reforma tâbi tutmaktır. Tekâmül’ün yolunu açmaktır. Tekâmül, değişmezlere dayanarak değişmek demektir. Değişmezleri değiştirmeye kalkmak, yozlaşma sürüklenişini hızlandırmak anlamına gelir. ‘Biz’ kalarak değişelim.

“Bir millet, kendi özünü değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirip bozmaz.” Biz ne “biz” olarak kalabildik, ne de onlar gibi olabildik. “Biz” olarak kalamadığımız için kendi kaynaklarımızdan yeterince feyizlenemedik. Onlar gibi olamadığımız-olamayacağımız için onların kaynaklarından da faydalanamadık. Meseleyi, umumi ve tarihi perspektif içinde doğusuyla, batısıyla birlikte mütalaa etme zeminine aktarırsak, yaşadığımız dünyanın halini şu kaidenin ışığında değerlendirebiliriz: “Manevi değerlere bağlılık şuuru fikren veya fiilen zayıflayınca, tabii farklılıklar hicranlı tezatlar haline dönüşür ve menfaat çalışmalarının neticeleri çeşitli buhranlar halinde karşımıza dikilir.” 

Birçok medeniyetler, büyümeleri ve parlaklıkları artarken çürümeye başlamışlardır. Gaye, saadettir. Öztürkçesi, mutluluk. “İki cihan saadeti” gayenin kemalini ifade eder. Yolu, maddi ve manevi sıhhat şartlarını sağlamaktır. Bunun içinde, ‘gelişme, refah, kalkınma gibi mefhumların hepsi vardır. Mana kaybı olmuşsa, maddi sıhhat şartları da bozulur. Çokluk ve parlaklık bunu etkilemez. Manevi sıhhat seviyesi yüksekse, maddi şartlar, parlak ve güçlü görünmese bile tatmin verir. Merhametsizliğin ve adaletsizliğin hâkim bulunduğu bir cemiyette en modern hastaneler var olsa bile, siz adil bir cemiyette daha geri imkânlarla daha iyi tedavi edilirsiniz. Çürümüş bir sosyal hayat, ‘varlık içinde yokluk’ demektir. Bir toplumda ne kadar israf var ise, o kadar fakirlik ve çaresizlik vardır. Maddeyi kötü kullanmak, maddi sıhhati de tahrip eder. Kötüye kullanıyorsan, çok maddeye, çok paraya sahip olmuşsun ne çıkar? Acaba tarihin herhangi bir devrine nazaran insanlık bugün “yeme-içme-soluma-gezme-barınma-dinlenme” şartları bakımından daha iyi bir durumda mıdır? Fıtrata aykırı sunilikler içinde kendi eserimizin kölesi haline gelmişiz. Hiçbir şeye vaktimiz yok. Fıtrata aykırı bir faaliyet içinde, üretirken tükeniyoruz, temizlenirken kirleniyoruz, beslenirken zehirleniyoruz, yaparken bozuluyoruz, çalışırken atıllaşıp dinlenirken yoruluyoruz, okurken cahilleşiyoruz. 

İmanından aldığı güçle her hal ve şartta elinden geleni yapmak vazifedir. Yapmamak hatadır, suçtur. Elinden daha fazlası için çalışmak, bu vesileyle de Rabbinin Rızasını kazanmak. 

Allah’tan korkmayan insanlığın düştüğü durum; 

Zannediyorlar ki İslam hayattan uzaklaştırır. O’nun için de, ancak yaşlanıp elden ayaktan düşünce dine yönelmeyi planlayarak, şimdilik yaşamaya(!) devam ederler. Halbuki İslam hayattır, aydınlıktır, berekettir. İnsan İslam’dan uzaklaştıkça hayattan da uzaklaşır, nefes alıp vermekte olan bir ölü haline gelir. Batılılar bile;

“Hakkaniyetin kaynağı Yaradan’dır. Ateist güçle sözleşme yapılmaz. İnsanların hepsi kadiri mutlak ve sonsuz-bilen bir Yaradan’ın eseridir” derken biz dememek için dilsiz, dinlememek için sağır olduk! Kendini bilmeyen Batı’yı bilmez. Yahya Bin Muaz’ın hitabını düşünelim. Ne diyordu:

 “Ey İnsanlar! görüyorum ki; evleriniz Rum Kayseri’nin evlerine, lükse hayranlığınız Kisra’nın tutumuna, servet peşinde koşmanız Karun’un anlayışına, saltanatınız Firavun saltanatına, nefsleriniz Ebu Cehil nefsine, gururunuz Ebrehe’nin gururuna, yaşayışınız sefihlerin yaşayışına benziyor. Allah için söyleyin bana, Ümmet-i Muhammed’den olanlar nerede?” 

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal