Üç Tarz-ı Siyaset; Devrim ya da Değerler Sistemi

Üç Tarz-ı Siyaset; Devrim ya da Değerler Sistemi

Büyük bir laf mı ettik, hayır; aydınlanmacı fikir ve proje temelli yahut aydınlanmacı dine dayalı tarih ve toplum anlayışının tarihten çıktığını, metafizikleştiğini, yanlışlandığını söylemeye çalıştık.

Üç Tarz-ı Siyaset; Devrim ya da Değerler Sistemi

Hüseyin Alan

1: Osmanlı merkez illerinde geçen yüzyılın başında şekillenmeye başlayan üç tür siyasal ve toplumsal görüşü ortaya çıktı; her birinin farklı değerler sistemi vardı dolayısıyla bunlar kendi içinde çatışmalıydı. 

Osmanlı yönetici sınıfından “sarayı-bürokrasisi-mollası-askeri-aydını” arasında sürüp gelen kuramsal ve yeniden örgütlenme hususundaki üç farklı siyasi anlayış, kabaca son 200 yıldır yıkılıp dağılması mukadder görünen Osmanlı devleti ve milletinin 20. yüzyıl başında kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkmıştı. 

Neydi o üç siyaset biçimi:

A: Osmanlıcılık. Birleşik Amerika modeli çok dilli ve dinli kozmopolit toplum; laik hukuk temelli ulusal cumhuriyet. 

B: İslamcılık. İslam dinine dayalı çoklu ümmetçilik; şeri hukuk temelli cumhuriyet. 

C: Türkçülük. Alman milliyetçiliği benzeri Türk milleti; Fransız devrim ilkeleri temelli Türkiye cumhuriyeti.

Taraflardan galip gelecek siyasi görüş aslında baştan belliydi çünkü, ileri sanayileşme aşamasına geçip maddi, mali, teknik ve askeri bakımdan güçlenen Batı Avrupa, küre çapında emperyal saldırıya geçmiş; müstemleke yaptığı yerlerde “ulusal/milli dili-kültürü-tarihi-vatanı-devleti ve dini” yayıp etkinleştirmiş; klasik cemaat/millet/ümmet yapısını ve imparatorluk siyaset yapma biçimini parçalamış; yeni inşa ettikleri ‘tanımlı ulus toplumlarda’ iktidarı o ulusa tanımış; ekonomik sistemi ve iktidar sınıfını değiştirmişti. 

Batıda, 15. yüzyılda rönesans ve reform hareketiyle başlayan ve 18. yüzyılda kurumlaşan yenilikler aydınlanma düşüncesiyle temellenmişti. Buna bağlı olarak tarih ve zaman anlayışı değişmiş, bu anlayış üzerinde yeni bir toplumsal yapısal aşama ve siyasal sistem şekli inşa edilmişti. Bu değişim ve dönüşüm emperyal aşamaya geçtiğinde tüm dünya ile birlikte bizi de etkileyecek, değişim ve dönüşümü tetikleyecek ve nihayet geçen yüzyılın başında ancak üçüncü siyaset tarzına ‘imkan ve fırsat’ tanıyacaktı.. 

2: Üç tarzı siyaset taraftarları aralarında tartışıp anlaşamaz, hep birlikte ve herkes yararına bir oluşum sağlayacak uzlaşı sağlayamaz mıydı? Sağlayabilirlerdi ve bu olabilirdi fakat;

Tarihsel miras olarak sürdürülen siyasal kurumsal yapı, toplumsal hafıza ve kültür buna müsait değildi dolayısıyla mesele kimin yahut hangi tarafın iktidar olacağı meselesinde düğümleniyordu. Yani iktidar sınıfı değişirse meseleler çözülmüş olacaktı. 

Bu ülkede siyasi, iktisadi ve sosyal iktidarın geniş tabana yayılması ve paylaşılması hususundaki uzlaşma kültürünün eksikliği, tarihsel dayanaklara ve toplumsal belleğe sahiptir. Bu öylesine bir şeydir ki bu gün dahi toplumda ‘vatansever-vatan haini’ tartışması ve kutuplaşması en fazla itibar sağlayıp destek bulan çatışma nedeni olarak varlığını hissettirebilmektedir. Sorunun temelinde yatansa o kuramsal ve politik kültür ve toplumsal hafızadır.

Siyasal tartışma, politik ve ekonomik iktidarı paylaşma hususundaki zafiyet bir şekilde iktidar fırsatı bulanların ya da iktidarı eline geçirenlerin kendilerini ‘haklı’ ve ‘üstün’ görüp diğerlerini ‘kendine benzetme/adam etme’ mesiyanik misyonerliğine yahut mutlak itaat örfünü sürdürmeye haklılık kazandırıyor. 

Bu arka planı görmeden ezber tekrarıyla zihinlere kazınan “din, dil, kültür, gelenek, eğitim” eksikliği yahut farklılığı mazeretleri aslında gerçek mazeretler olmayıp, gerçeği örten mazeretlerdir. Gerçek, tarih anlayışında, toplumsal hafıza ve kurumsal siyasal yapının sürdürülmesinde; değişim ve dönüşüm zamanlarında şekillenen sosyal bünyede bu ruhun yaşatılıyor olmasındadır. 

Bu sebeple kutuplaşan taraflar aralarında tartışıp anlaşıp uzlaşmak, hep birlikte ve herkes yararına bir yerde buluşup ilerlemek yerine kendi kutbunun iktidarının peşine düşmektedir. Bu durum;

Tarih ve zaman anlayışının, bürokratik iktidar ve kutsal devlet anlayışının dayandığı siyaset felsefesi değişmeden değişmeyecek, taraflar arasındaki çatışma iktidarın kimin elinde olacağı fikrinin yeniden üretilmesiyle sürdürülecektir. Dolayısıyla başka bir siyaset tarzına dayalı politik iktidar uygulaması yerine, aynı şartlarda kimin iktidar olacağı yarışı, siyaset tarzı olacaktır..

3: Aydınlanma çağının dogmatik tarih anlayışı, tarihin düz bir çizgi halinde, hep ileriye doğru ama olumlu olarak seyrettiği ‘ilerleyen tarih’ anlayışıydı; evrim teorisine de dayanan bu anlatıya göre bu gün dünden iyi, yarın bu günden daha iyi olacaktır. Buna göre toplumlar, belirli sosyolojik aşamalardan geçecek; ilkellikten mükemmelliğe doğru zorunlu olarak ilerleyecektir. 

Bu anlayışa göre tarih ve toplumun seyrettiği aşamalar şöyledir: “İlkel komünal toplum yani avcı toplayıcı dönem; tarım toplumu yani kölecilik dönemi; feodal toplum yani serf-senyör ilişkisi ve kent uygarlığı; endüstriyel kapitalist toplum yani işçi-işveren ilişkisi dönemi. 

Tarihsel sosyolojik aşamalarda varılacak ‘nihai yer’ yahut zorunlu ilerleme şablonunda ‘zirve dönemi’ liberallere göre ‘neo-liberal siyasal düzen ve gelişmiş kapitalizm’; sosyalistlere göre kapitalist aşama kendiliğinden bitecek yerine ‘sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi toplum ve devletsiz komünizm” gelecek.

İlerleyen yahut ilerlemeci tarih anlayışına göre tarih şablonu sabittir; her toplumsal tarihsel aşama kendi şartlarında, kendi bilgi kaynağı ve bilgi üretme biçimiyle; evren, yaratılış, varlıklar ve insana dair tanımıyla; değerler sistemi ve varlıklar arasındaki münasebetleriyle; organizasyon ve hiyerarşisiyle; ekonomik ve hukuki düzeniyle; toplum örgütlenmesi ve siyaset yapma biçimiyle kayıtlıdır. Evrim teorisi temelli tarihsel ve toplumsal akış zorunlu olarak bu şablonda ilerlemesini sürdürecek, zirveye ulaşacaktır; kimi toplumlar erken kimileri geç olsa da yahut, aynı toplumda farklı şablonlar oluşsa da.

Dinler, bu şablonda şimdiki dönemin bir önceki tarih ve toplum aşamasında kalmış; bilgi üretme sistemi, doğru tespiti ve yetkisi, siyaset felsefesi ve buna bağlı devlet ve toplum örgütlemesi hususlarında yetkisiz kalmış, geri dönemin metafizik unsuru olarak gericiliğin temsilcisi olmuştur. 

Son aşamada aydınlanma teorisi veya projesinin kendisi ‘paganist-pozitivist-bilimsel’ bir din olarak peydahlanmış; ‘liberal-sosyalist-faşist-muhafazakar’ ideolojiler bu dinin mezhepleri olarak tarihe ve toplumsal hayata girip şekillendirmiştir.. 

4: Quantum fiziği, aydınlanmacı tarih ve toplum anlayışını bilimsel olarak iflas ettirdi, dolayısıyla o anlayış üzerine inşa edilmiş “bilgi biçimi, değerler sistemi, toplumsal şablonlar” kendiliğinden çöktü. Bu çöküş paradigma içi bir çöküş değil paradigmatik bir çöküştür yani uygarlık veya medeniyet çöküşüdür.

Fizik kuramı derken sosyal bilimlerin, ‘toplum-doğa-insan’ kaynaklı bilgilerin ve mutlak doğruların fizik kuramlarından etkilenerek oluştuğunu ve sosyolojinin buna göre değiştiğini hatırlamak gerekir.

Quantum fiziği derken ileri gidip mevcut uygarlık veya medeniyet aşamasının paradigma olarak çöktüğünü, bu sebeple tarihin bir kez daha çöküş dönemine girdiğini, bu çöküşün aynı zamanda ya kıyametle sonuçlanacağını ya da başka bir paradigma ile yükselişe fırsat ve imkan tanıdığını söylemek icap eder. 

Büyük bir laf mı ettik, hayır; aydınlanmacı fikir ve proje temelli yahut aydınlanmacı dine dayalı tarih ve toplum anlayışının tarihten çıktığını, metafizikleştiğini, yanlışlandığını söylemeye çalıştık.

Herkes, şimdi sahip olduğu aydınlanma temelli düşüncesini ve rasyonel bilim temelli fikrini veya paradigmasını söylediklerimizle test edip değerlendirebilir; doğru ve yanlışı ölçebilir. Şu soru buna fırsat ve imkan verecektir: Tarihin bu zaman diliminde, aydınlanmacı tarih ve toplum şablonuna göre “tarih-toplum-insanlık” çöküşte midir, yükselişte mi? O şablon yanlışlanmış mıdır, doğrulanmış mı?

5: Mevcut paradigmadaki tarih ve toplum şablona göre ‘tarihin sonu’ gelmiş, ‘zirveye ulaşılmış’ olmalıydı. Nitekim sosyalizmin tarih ve toplum hayatından çıkmasıyla birlikte bunu iddia eden liberaller de oldu. Buna göre ve;

Dolayısıyla ‘özgürlükler, insan hakları, hukukun üstünlüğü etkinleşmiş ve yaygınlaşmış; sağlık, eğitim, yaşam, adalet, güvenlik gibi kamu hizmetlerinde herkese eşit fırsat ve imkanlar sağlanmış; serbest girişimcilik, kazanç, refah ve zenginlik paylaşılıp yaygınlaşmış; yoksulluk, sefalet, işsizlik, hastalık önlenmiş; katılımcı demokrasi, siyasal sosyal ve iktisadi iktidar paylaşılmış olacaktı. 

Bu hususlar her ülkede eşit düzeyde olmasa da her ülke belirli standartlara ulaşmış olacaktı. Tarih ve toplum şablonu bunu gösteriyordu, vaatler bunu söylüyordu. Peki, dünyamız ve insanlık şimdi ne durumda?

Liberal demokratik siyasal ve kapitalist ekonomik toplumsal şartlarda üretim sistemi ve tüketim tarzı dolayısıyla dünyanın, içindeki varlıkların ve kaynakların hepten tüketilmesi pahasına sürdürülen teknolojik üretim, rekabet, öldürücü yenilikler; herkese ait olan kaynakların ve değerlerin azınlık bir sınıf lehine özelleştirilmesi; azınlık zümrenin yasalarla korunan imtiyaz, fırsat ve imkanlarıyla çoğunluk üzerindeki hegemonyası; bu hegemonyanın yasal ve kurumsal olarak korunup aynı imkan ve fırsatlara çoğunluğun erişiminin aynı yasalar ve kurumlarla engellenmesi dolayısıyla; işsizlik, yoksulluk, sefalet, cehalet ve hastalıklı yaşama mahkum edilen büyük çoğunluk; 

İklim krizi; suların ve havanın kirlenmesi; denizlerin ve ormanların hayat verici özelliklerinin tüketilmesi; atmosferin bozulması; insanın DNA’sı ve bitkilerin GDO’suyla oynaşıp ölümcül hastalıkların yaygınlaştırılması; şifa niyetine üretilen tedavi yöntemlerinin hastalık yayması; hayvanların doğasının bozulması; yaşanabilir bir dünyanın yok edilmesi;

Bilim ve teknolojinin ortaklığıyla gelişen nükleer tehdit; on binlerce insanı, bitkiyi, hayvanı bir anda öldüren kimyasal bombalar; yaşanabilir çevre ve doğanın tüketilmesi, teneffüs edilebilir hava ve içilebilir suların kirletilmesi; çaresiz ve aciz bırakılan, gıdasızlıktan ve ilaçsızlıktan katledilen milyonlarca insan;

İnsanın kendine yabancılaşması; paranın tanrılığı; değerler sisteminin metalaşması; menfaati dışında münasebet kuramayan insan tipi; dayanışmayı ve paylaşmayı yok etmiş barbarlık..

Tarihin bu zaman diliminde, toplumsal aşamanın zirvesinde olması gereken insanlık, özetlenen bu tablo ile ne ifade ediyor; insanlığın tarihsel ve toplumsal olarak zirveye ulaştığını mı yoksa yaklaşan büyük bir felaketi mi? İlerlemeyi mi çöküşü mü? Bu çöküş belirli bir ülke ve bölgeye mi yok edecek yoksa, insan eliyle üretilmiş tüm birikimleri, uygarlığı veya medeniyeti mi? 

Bu şartlarda insan, iyiye ve güzele doğru değişip dönüşebilir mi? İnsan olmanın vasıflarını yeniden kazanabilir, insani özelliklerini hatırlayabilir mi?

Bu paradigma ile bu değerler sistemiyle, bu dünya görüşüyle, bu din ve mezhepleriyle, bu uygarlık ve medeniyet tecrübesiyle olmaz.. Olmasının tek şartı, tarih ve toplum anlayışını değiştirmek; başka bir paradigmaya geçmek; başka bir dini inancı keşfetmek; başka bir medeniyet veya uygarlık kurmaktır.

Güneş her sabah yeniden doğuyor ve her akşam batıyorsa; mevsimler her yıl döngüsel olarak tekrarlıyorsa; insan doğuyor, büyüyor, yaşlanıyor ve ölüyorsa; toplumlar ve devletler kuruluyor, güçlenip yükseliyor, içerden çürüyüp yıkılıyorsa.. 

Bu tarihin döngüsel olduğunu, zamanın devran edip döndüğünü, ileriye doğru baktıkça gerinin tekrarlandığını, nesillerin gelip yaşadıklarını, kendi imtihanlarını verdiklerini, süreleri dolanların geriye döndüğünü vs gösterir. İlahi takdirin gerçekleştiğini gösterir. Yegane ilah olan Allah’a kulak verenlerin, peygamberlerinin yolundan gidenlerin ancak yükselişi gerçekleştireceklerine işaret eder..  

6: Diyeceğimiz o ki: Tarih lineer ilerlemiyor; toplumsal aşamalar evrimsel şablona uymuyor; rasyonel bilimsel bilgi kendi alanının dışına çıktığında doğruyu söylemiyor; bilimsel ve teknolojik ilerleme insanlığın yararına değil mahvına sebep oluyor; güzellik, iyilik, doğru, refah, sağlıklı ve temiz yaşam, iyi komşuluk, paylaşım, dayanışma denen insanlık halleri bu şartlarda, bu uygarlık biçiminde, bu değerler sisteminde çöküşü doğuruyor veya kıyameti kopartıyor. İnsanı kendine yabancılaştırıp yok ediyor. 

Dünyamız, kendine ve insanlığına yabancılaşmış durumda; bir kaç insanımsı doyumsuz, hırslı, bencil, cani varlıklar tarafından tüketilip yok edilmektedir. 

Bu bilgi biçimiyle; bu türlü dünya görüşüyle; bu tarih doğa ve insan anlayışıyla; değerler sistemiyle; siyaset ve toplum görüşüyle bunun önüne geçilmez. Geçilemiyor. Sona getirildik. Kimilerine göre kıyamet vaktidir.

Kötülerin sözünün geçtiği bu zaman diliminde tarihi çöküş gelip çatmıştır, toplumsal hayat ve insanlık hali tüketilmiştir, toplumsal çözülme ve siyasal iflas kapıya dayanmıştır. Bu gün o gündeyiz. 

Şu halde, şimdi, sahici olma, paradigmayı ve değerler sistemini değiştirme zamanıdır. Gerçek devrim zamanıdır. Bu devrim, ‘diktatörlüğün tunç yasasında’ olduğu gibi iktidar mücadelesiyle sonuçlanan yani, iktidar sınıfının değişmesiyle değişecek bir değişim dönüşüm olmayacaktır. Çünkü bu devir geçip gitmiştir. Kendi giderken dünyayı getirdiği yer, kıyamettir. 

Bu devrim, değerler sistemini değiştirecek, akıl yapısını dönüştürecek, bilgiyi ve algıyı yenileyecek, dünyaya bakış açısını insanileştirecek, İslami bir devrim olacaktır. Peygamberlerin yaptığını yapacak, tüm dünyayı karşısına alacak, korkusuz ve emin adımlarla coşacak, ilahi kaynaklı bir devrim olacaktır. Çünkü insanlığın elinde başka hiç bir imkan ve fırsat kalmamıştır..

7: Tarih, böylesi bir kırılma aşamasına gelmişse, fesat, karaları ve denizleri kaplamışsa; ilahi buyruklar temelli düşünüp örgütlenen, insanlığa önderlik edecek Müslümanlara ihtiyaç vardır. Bu Müslümanlar kitap ehli kategorisini aşabilen, Mekke toplumsal ve siyasal şartlarına yeniden dönüp Medine’yi kuracak olanlardır. 

Tarihsel ve toplumsal çöküş aynı zamanda yeniden diriliştir o sebeple, tarih devran edip dönmüş, sahici Müslümanlara, peygamberini takip edecek Müslümanlara yeni bir fırsat sunmuştur. Kaçınılmaz olan kaçınılmazdır. 

Dolayısıyla serbest pazar ekonomisiymiş; ilerleme kalkınmaymış; zengin olup güçlenmekmiş; refaha ve huzura ermekmiş; savunma sanayinde rekabet etmekmiş; laiklikmiş demokrasiymiş; yerlicilik millicilikmiş; özgürlük bireysellikmiş; eşitlik adaletmiş.. bitti bu vaatler. İlerleyen tarihe göre bunlar gerçekti hayal oldu. Özetle tarih bir dönemi kapattı.. 

Israr edene sözümüz var; “suçlu ayağa kalk.” 

Müslümanlardan ‘liberalizm, sosyalizm, faşizm, muhafazakarlık’ kaynaklı telakkisini dinileştirenler; ‘kapitalist serbest pazar ekonomisi, liberal demokrasi, laiklik, insan hakları’ temelli toplumsal ve siyasal hayatını ve modern paradigmaya dayalı ‘özgürlük, eşitlik, adalet’ savunusunu Kur’an’dan hareketle meşrulaştıranlar; bilmeliler ki,

Aydınlanma teorisine, modern projeye dayalı tarih ve toplum şablonu; ‘toplum-doğa-insan’ kaynaklı bilgi ve bu bilginin tayin ettiği değerler sistemi; bu sistemin düzenlediği toplumsal ve tarihsel dönem bitti; arkasında acılarla yüklü hatıralarıyla, uzun insanlık tarihinde 300 yıllık bir paranteze girerek kapandı. 

Bu devrin suçluları arasına girenler kendilerini gözden geçirmek ve suçlular arasından sıyrılmak istiyorsa; paradigmasını değiştirecek, değerler sistemini yenileyecek ve kitap ehli olmaktan kurtulacaklar. 

Hatırlayalım ki Müslümanlık düşüncesi ve hali; ilahi temelli vahye, peygamber örnekli sünnete, Kur’an’i ve İslami tarih şablonuna dayalıdır. İslami değerler sistemi öncelikle bu türlü Müslümanların hayatında şekillenir sonra, tarihi ve toplumu değiştirecek organizasyona ve güce erişir.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal