Osmanlı Mütefekkirlerinde Ahlakın Referansı

Osmanlı Mütefekkirlerinde Ahlakın Referansı

Ahlak üzerine en çok konuşulup yazıldığı, ciddi makalelerin kaleme alındığı dönemin Müslüman modernleşmesiyle birlikte, Tanzimat döneminden sonra başladığı görülmektedir.

Osmanlı Mütefekkirlerinde Ahlakın Referansı

Yakup Döğer

Zaman ve mekân olağanüstü anlamda değişmeye başladığı her dönemde, öncelikli olan ve konuşulması gerekenlerde değişmektedir. Hatta her zamanın kendine özgü konuşulan, konuşulması gereken meseleleri vardır. Genel kabul görmüş kadim düşüncelerin, davranış ve tavırların yerinden yurdundan edilmeye başlandığı, bu minvalde gündeme geldiği dönemlerde, bir tepki olarak itirazlar da yükselmektedir. Şurası bir gerçektir ki, her değişimin, etkisine göre tepkisel olarak şiddeti de faklıdır.

21. yüzyıl post modern dönemde toplumun tüm yapıları arasında ele alınıp konuşulanların başında da şüphesiz ki Ahlak gelmekte, bir mesele olarak ele alınmaktadır. Ele alınması da gerekmektedir. Zira ciddi anlamda farkında olmasak da, ahlakın ne olduğu meselesinde olağanüstü değişimlerden geçmekteyiz. Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, bize her parçanın bütünden bağımsız değerlendirilmesi öğretildiğinden dolayı, ahlak kavramının da bütünden bağımsız değerlendirilmesi yapılmaktadır. Adalet kavramının, siyaset kavramını, hukukun, sosyal ilişkilerin değerlendirilmesinde olduğu gibi, ahlak da böyle bir anlam kaymasına girmek üzeredir ve anlamlandırma merkezi de değişmektedir.

Yakın tarihimizde ahlak üzerine en çok konuşulup yazıldığı, ciddi makalelerin kaleme alındığı dönemin Müslüman modernleşmesiyle birlikte, Tanzimat döneminden sonra başladığı görülmektedir. Tanzimat’la birlikte dinin hukuken belirleyiciliğinin akamete uğradığı ve Müslümanca hayatın tercih edilebilir bir hayat olmaktan çıkarılmasının göze alındığı bilinen bir gerçektir. Elbette bunun sebepleri vardır. Batının baskın kültürü, içerideki Batıcıların bu kültürü Müslüman topluma dayatması, süreç içerisinde gücü ve iktidarı ele geçirmeleri, toplumun dinden bağımsız bir ahlak üzerine yeniden inşasını gündeme getirmiştir. Bu süreçten sonra Batılı bir toplum kurma çabaları, hemen hemen her şeyi yerinden yurdundan etmesi, özellikle kadın-erkek ilişkilerini yeniden düzenlemesi, ahlaki yozlaşmayı da sürdürülebilir bir düzeye çıkarmıştır. 

Batıcıların dinsiz kültürü dayatmaları ve dinin ahlaka olan etkisini kırma çabalarına karşı, Müslüman mütefekkirler tepki göstermiş, bu konu üzerinde muhteva olarak doyurucu ve ikaz edici metinler, risaleler kaleme almıştır. Bugün yaşadığımız ahlak ile ilgili tartışmaların sebebi, 20. yüzyılın başlarında başlayan modern yozlaşma, 21. yüzyıl başlarındaki post modern yozlaşmanın tarihi izlerini taşımaktadır. Modern tasavvurun İslam Dünyasına taarruzu sayılabilecek 20. yüzyıl başlarında, özellikle II. Meşrutiyet dönemiyle birlikte tam bir Avrupalı olmak çabası, toplumda ciddi anlamda bir sıkıntı ortaya çıkarmıştır. Bu sıkıntıya çare bulmak isteyen Müslüman mütefekkirler de, çeşitli risale ve makalelerle tepkisini göstermiş, bu sıkıntının önüne geçmeye çalışmıştır. 

II. Meşrutiyetin öncesi ve ilanıyla birlikte ortaya çıkan ahlaki yozlaşmayı müteakiben, ferdi ve toplumu uyarmak, ikaz etmek üzerine neşredilen risaleler ve makaleler, hem adet bakımından hem de muhteva bakımından dikkate değerdir. Dönem itibarıyla onlarca kitap-kitapçık-risale, yüzlerce makale kaleme alınmış, mesele dini, ilmi, felsefi ve sosyolojik olarak değerlendirilmiş, önerilerde bulunulmuş olduğu görülmektedir. Özellikle toplumsal ölçekte ortaya çıkan ahlaki buhrana dikkat çekilen makalelerde, ahlaksızlığın dinden uzaklaşmayla görünür olduğuna hassaten işaret edilmiştir. Bahsini ettiğimiz dönemde ortaya çıkan bu müktesebatın değerlendirilmesinin, bugünümüze çok önemli katkılar sağlayacağı kanaatini taşımaktayız.

Osmanlı son dönemi Müslüman mütefekkirlerinin ahlak üzerine tanım ve ifadelerinde dikkat çeken en önemli yönlerden birisi, ahlak tanımlarını tamamen dini bir temellendirme üzerine yaptıkları, dinden bağımsız bir ahlak tanımına girmemeleridir. Dikkat çeken başka bir husus, dönemin mütefekkirlerinin ahlak ile ilgili tanım ve izahlara başlarken, öncelikle Kalem Suresinin 4. ayeti olan “sen büyük bir ahlak üzeresin” ve Tin Suresinin 4. ayeti olan “Biz insanı en güzel şekilde yarattık” ayetleriyle söyleyeceklerini temellendirmeleridir. Bunlara örnek verilecek olursa, Abdullah Şevket, Ahlak-ı Dini adlı eserinde bu ayetleri kullandığı gibi,1 Beyanül Hak Gazetesinde de ahlak üzerine yazılmış hemen hemen her makalede bu ayetler zikredilmektedir.2

Osmanlı son dönem ulemasında ahlâkın temellendirilmesi noktasında kuşku götürmez şekilde dinin belirleyiciliği esas alınmaktadır. Dönemin Müslüman mütefekkirlerinin ifadelerinde net olarak öne çıkan kanaat, inanç ve ibadetten, Yüce Allah’ın emir ve yasaklarından asıl maksat ahlâkı güzelleştirmektir. Dolayısıyla insanın kendi nefsine ve başkalarına iyiliği emretmesi ve onu kötülükten alıkoyması demek olan güzel ahlâktan maksat Kur’an’ın ahlâkı ile ahlaklanmaktır. Buna delil olarak da, Hz. Peygamberin ahlakını izah eden, “O’nun ahlakı Kur’andır” rivayetini getirmeleridir.

Yukarıda eserine atıf yaptığımız Abdullah Şevket’in ifadelerine göre, ahlâkî olanın yaptırım gücü de temelde dine dayanmaktadır. Ahlâka uygun davranana mükâfat bulunduğu gibi aykırı davranan da ceza görecektir. Beşer mutlak manada huzur ve sükûnu kazanmak istiyorsa, öncelikle ehli dünyanın bir din ve bir şeriat ile hayatını düzene sokması gerekmektedir. Çünkü insanların gerek iyi davranışlarını gerekse olumsuzluklarını kontrol altında tutabilecek, bu davranışların manisi ya da teşvikini emniyet altına alacak olan, buna gücü yeten sadece din ve şeriattır.3 Müellif ahlakı ele alır ve yorumlarken, kökünü dine bağlayan bir yorum getirir. İyi ya da kötünün ahlaki açıdan belirlenmesi için dini ve şer’i olan asıldır, salt akli izahların yaptığı tanımların herhangi bir sıhhati bulunmamaktadır. 

Ahlak üzerine makaleler yazan ve daha sonra bu makaleleri risale şekline getirip kitaplaştıran Osmanlı mütefekkirlerinden birisi de İbnülemin Mahmud Kemal’dir (1871-1957). Mahmud Kemal, insanların bir arada yaşaması için mutlaka bir dine ihtiyaçlarının olduğuna vurgu yapar. Ahlakın ne olduğuna dair tanımlarını bu önceliğinin üzerine inşa eder.

“İnsanlar mademki topluca yaşamak mecburiyetindedirler, aralarında medeniyet-i hakikiyenin tesisi bir kanunu ilahiye ve bir Mahkeme-i Kübra’nın mevcudiyetine kani olmalarına mütevakkıftır.

Bir kanunu ilahiye, tabiri diğerle bir dine tabi olmaksızın şu saha-i alemde yaşamak isteyenler, şehirlerde ikamet etmesinler, dağlara ormanlara iltica etsinler. İnsaniyet ve medeniyet iddiasında bulunmasınlar. Onların türü insanlar değil, hayvanat ve haşiyedir. Birbirinin ırzına, hukukuna, canına tecavüz etmek, şan-ı insaniyeti hayvanlar derecesine indirmek için dinden azade olmalıdır.”4

Mahmud Kemal, dünyada insaniyet adına hayırlı olabilecek ne varsa, bunların tamamının dini temellendirmeyle mümkün olabileceğini ifade eder. Günümüzün bireysel özgürlük söyleminde, insanın bütün değerlerden azade oluşunu savunanlara da bir çift söz eden Mahmud Kemal; 

“Derler ki: İnsan akıl ve nutka malik iken kavanini diniye ve dünyeviye namıyla bir takım kayıt altına giremez, her istediğini yapmak iktidarına haizdir. Maddi ve manevi esaret hayvanlara mahsustur.

Bu sözün (medeni bir adam) tarafından söylenmesi (medeniyet)in ne demek olduğunu pek güzel ispat eder. 

Evet, medeniyet dedikleri şeyi bizim bildiğimiz gibi meziyet-i beşeriye ile mütenasip olmak lazım gelen fazail-i aliye değil, yüzbinlerce liralarla vücuda getirilen tiyatrolar, sefahathaneler, elbiseler, binalar ile şimendiferler, vapurlar, yollar, balonlar vesairedir. Ben derim ki bunlar medeniyet-i zahiredir. Bunlar temelsiz binalardır.5 

İbnülemin Mahmud Kemal, tarihin şahitliğiyle ortaya konan hakikatin, beşeriyetin ilerlemesinin ve hakiki anlamda bir medeniyetin oluşmasının ancak İslamiyet’in yeryüzüne gelişiyle imkân bulduğuna işaret eder. Bütün değerler de sadece bu dinin tanımı dairesinde anlam kazanıp insanların selametine vesile olabilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Ahlak, dinin buyurganlığından uzaklaştığı taktirde, fesadın kapıları da ardına kadar açılır.

Beşer için çare ve selamet arayanlar, güzel ahlakı bulmak için çırpınanlar, ahlakı dinden uzaklaştırarak, insanlardan ahlaklı, faziletli hareketler bekleyenler serap görmektedirler. Ahlak denilen fazilet, Cenab-ı Hak’tan korkarak, ilahi rızayı kazanmak için mücadele etmek, kendisinin ve insanlığın hayrı için ilahi buyruklara sarılmak, mahlûkatın tasallutundan kurtulmaktır. Güzel ahlakın esas kaynağı, iyilikte insanlara lütfu, bir yaratıcının varlığını ve birliğini, kemal ve azametini bildirmek, şeriatın emri dairesinde her ferdin meşru bir dairede yaşaması gerektiğinin lüzumunu anlatmaktır.

Görüldüğü gibi, Mahmud Kemal, ahlakın membaını ve temel dayanağını alternatifsiz olarak Allah’a ve O’nun dini olan İslam’a dayandırmaktadır. Bir medeniyet-i kemali ve hakikiyi tesis edenler Allah’tan korkan adamlardır, İman-ı kemal erbabıdır. İnsanlığın hayrına olabilecek her gelişme, dinin Allah’ın emrettiği şekilde hayata müdahale etmesiyle mümkündür.

Mahmud Kemal “Ahlak” adlı risalesinde dikkat çekici başka bir yaklaşım daha sergiler. Bir insan cimri olmasına rağmen, tabiatı itibarıyla (ya da dünyevi gerekçelerle) cömert davranabilirse de, o adama cömert denemez. Bu durumun tersi de aynı şekilde değerlendirilir. Önemli olan, beşerin neye itibar ettiğidir.6 Bir insana iyi ya da kötü ahlaklı denmesi, kişinin tabi olduğu değerlerle alakalıdır. 

Genel olarak ifade edilmek istenen, ahlakın temelini din oluşturmaktadır. İnsanı mutlu mesut edecek hayat, sadece dinin belirlediği, sınırlarını çizdiği ahlakın kuşanılmasıyla kazanılabilecektir. Sahih bir medeniyet kurmak isteyenler, İslam’a tabi olmak zorundadır. İslam yeryüzüne gelmesiyle birlikte, insan için mümkün olan saadet yollarını göstermiş, kişiyi ve toplumları huzura kavuşturacak ilkeleri vaaz etmiştir. İşte ahlak bu vaaz edilen ilkelerin insandaki yansımasıdır. İnsanların dinden bağımsız ahlak tanımlamalarının hiçbir kıymeti yoktur. İbnülemin, insanlığın selameti olacak medeniyetin, ancak İslam ile mümkün olabileceğini ve bu medeniyeti kuracak olanların ise ancak İslam Ahlakı ile ahlaklanmaları gerektiğine işaret eder.

Osmanlı mütefekkirlerinin ahlak üzerine yazdığı risalelerde dini mecburiyet öne çıktığı gibi, makalelerinde de öne çıkmaktadır. Sebilürreşad Gazetesinde Babanzade Ahmed Naim, “Ahlak-ı İslamiye’nin Esasları” başlığı altında bir makale serisi kaleme alır. Ahmed Naim makalesinin girişinde çok önemli bir tespit yapar. Batılı filozoflar her ne kadar şarkın ahlak ve adetlerini tasvir etseler de, bu filozofların izahları bizim işin aslını görmemize engel olmaktadır. İşte bu yüzden, bize ait olan bir tasavvurun yine bizim elimizle olması gerektiğini dikkat çeker. Yazdığı bu makale serisinde de, Osmanlı memleketlerinde ahlak ve adabın ne şekilde ve hangi esaslara dayandığının beyan olunacağını söyler.7

Ahmed Naim, ahlaki kanunları, insani davranışları, beşeri ilişkileri tanzim eden, toplumsal muamelatın kurallarını koyan değerin din olduğunu söyler. Milletleri saadet menziline ulaştıracak olan kurallar ve yasaların bu hasleti dinin kendi şanındandır. Hangi kavim olursa olsun, dinin bu kural ve yasalarına uyarsa, insanlık onuruna o derece katkı sağlayacaktır. Felsefeciler her ne kadar çabalarsa çabalasın, insanların tekâmül ve dönüşümüne katkı sağlarsa sağlasın, dinin insanların kalbinde bıraktığı tesire asla ulaşamazlar. Tarih bize gösteriyor ki, insanlığın huzur ve saadeti yakaladığı zamanlar, her zaman iman ve itikadın insan nezdinde sağlam olduğu zamanlardır.8

İstikrarını din üzerine bina etmeyip, sadece akla göre inşa edenler, ahlaki yasaları akli gerekçelerle oluşturanlar, hiçbir zaman varlığını sürekli olarak sağlayamazlar. Ahlaki kanunların dayanabileceği ve uygulanabilirliğini sağlayabilecek olan tek dayanak dindir. Ahlakın koruyucusu, bir ‘Kadir-i Mutlak’ın ahiret gününde kullarını mükâfatlandıracağı veya cezalandıracağı hakkındaki sağlam imandır. Ahlakın esası, Hz. Muhammed’in (as) getirdiği dindir. Güzel ahlakı ve faziletin derecelerini halkın en alt tabakasından en üst tabakasına kadar, bütün tabakalar arasında yayılmasını sağlayan şeriattır. Müslümanlar rezaletten kurtulmak ve faziletlere ermek için, Kitap ve sünnetten başka bir kaynağa yönelmemelidir.9

Görüldüğü gibi Ahmed Naim, ahlakın kaynağının din olduğunu ve dinin insaniyet için gerekli bütün erdemleri vaaz ettiğini ifade ederken, dinden uzaklaşanların da erdemli bir hayat yaşayamayacağını ifade etmektedir. Bu da Kur’an’ın ve Din-i İslam’ın en büyük gayesinin beşerin ahlakını yüceltmeyi amaçlamasındandır. Ahmed Naim’de yine makalesinde Kalem Suresi 4. ayeti zikreder.

Osmanlı mütefekkirlerinden İbnülemin Ahmed Tevfik de ahlak konusunda makale kaleme alanlardandır. Medeniyet haline kavuşan bir kavmin ve cemaatin selamete kavuşabilmesi için öncelikle kanunlarının adil ve sağlam bir şekilde tesisi gerekir. Bu sebepten o kavmin ve cemaatin fertlerinde, ilim ve marifetle adil kanunların ahkâmını idrak etmesi, fesat ahlaka sebep olacak hallerden uzaklaşması, vicdanlarını kötülüklerden arındırması, her surette bu hususlarda gayretle çabalaması, dikkat ve özen göstermesi gerekmektedir. Özellikle fesat ahlakın izalesi ve kemal olanın ikamesi için ahlaki kanunlara dikkat edilmelidir. Gerek umumi muameleleri temin eden adil kanunlar, gerek şahısların davranışlarını beyan eden ahlaki kanunlar esas ve yasakları itibarıyla ilahi şeriata dayanmasından uzak görülemez. Daha doğrusu İlahi Şeriat nazil olmasaydı insanlığın bugünkü kemal dercesine erişmesine ihtimal yoktu. 

İbnülemin Ahmed Tevfik ahlakı sadece bir vicdan işi olarak ele alanlara da bir çift söz eder. Evet, ahlaki kanunlar vicdana bağlıdır, fakat vicdanın maddi ve manevi temizliğinin gerçekleşmesi ise sadece din ile mümkündür. Her hususta yardım ve hidayet ise sadece Allah’a aittir.10

Meşrutiyet döneminin Müslüman neşriyatından olan İtisam Mecmuasında Sarılızade Mahmud Nedim’e ait bir metin de dikkat çekicidir. Mahmud Nedim, ahlaki kuralların nereden kuvvet aldığına dikkat çekerek, o da dine işaret eder. Müellif, ahlaki kurallara en ziyade riayet edenlerin, dini hassasiyetleri yüksek olan insanlar olduğunu ifade ederken, bunun yanında dini sadece ahlaki bir fazilet olarak göstermek isteyenlerin fikirlerinin de batıl olduğuna söyler. Din sadece ahlaki bir erdem değildir. 

“Ahlaki kurallara en ziyade riayette bulunanlar, dini hisleri ile mütehassıs olanlardır.

Her türlü manevi bağlardan kendisini soyutlayarak bağımsız yaşamak isteyen bir takım dinsizler, dini tamamen inkâr ettikleri gibi, bazıları da din için, ahlaki faziletler telkininde bulunurlarsa da, bu da batıldır. Evet, din ile ahlak bir bütündür. Din olmadıkça ahlak da olmaz. Ahlaki kuralları ve hükümlerini doğrulayacak olan kuvvet ancak dindir. Dini kabul etmeyenler, uygulanabilecek ahlaki kuralların belirlenmesinde ortak toplumsal fikir ve vicdana tabii olunması gerektiğini ileri sürerler. Hâlbuki bunlar birer birer tetkik edilecek olursa, ahlaka hükmedecek bir din olmaksızın, ahlakın tesisinin mümkün olmadığı görülür.”11

Müellif makalesinin devamında, dini dışarda bırakarak ortak fikir ve vicdanı ileri sürenlerin bu iddialarını ele alarak, bu fikirlere şerh koyup eleştirir. Din olmadan, dinin tanımladığı ahlaka tabi olmadan, ahlaktan bahsedilemez. 

Meşrutiyetin sonu cumhuriyetin başına doğru, ahlak üzerine yazılmış önemli bir metin de Mithad Cemal’e aittir. Mithad Cemal, 1922’de Sebilürreşad’a yazdığı makalesinde, yirmi birinci yüzyıl modern dinsiz ahlak yaklaşımlarına çok önemli eleştiriler getirir. Hacim olarak küçük, lakin muhteva olarak gayet geniş olan makalede, bugüne dair kayda değer tespitler bulunmaktadır. Mithad Cemal’de, “din ile ahlakın arasını açarsanız, halk ile de ahlakın arasını açarsınız” diyerek uyarmaktadır.

“Dinimize olan sadakatimizin kuvveti, öyle sanıyorum ki, evlerimizdeki secdelerin miktarıyla beraber azaldı. Hayatın boşluğunda çırpınan ellerimiz, itikadımıza tutunup, dünyanın hiçliğinde dövünen başlarımız Kur’an’ın önünde eğilirken, ahlakımız bugünkü gibi değildi.”12

Mithad Cemal’in ifadesiyle, evlerin birer mescid olmaktan çıkması sonucu, dine olan muhabbetimiz de akamete uğradı. Bunun sonucunda da hayatımızda var olan maddi ve manevi ne varsa, hepsinin din ile arası açıldı. Ahlak da bunların başında gelenlerdendir.

Yaşadığı döneme şahitlik eden Mithad Cemal, fertten topluma yaşanan değer kaybına işaret ederek, ahlaksızlığın nereden kaynaklandığını avazı çıktığı kadar söylemektedir. İtikada tutunmak ve Kitabın önünde eğilmek, hayatın boşluğunda çırpınan ellerimizi de, dünyanın boşluğunda dövünen başlarımızı da çaresiz bırakmamıştı. Din ve kitap, iman edenler için bir rehberdir ve düzgün hayatın tanımını yapmaktadır. Müellif satırlarında bütün erdemlerin olduğu gibi, ahlakın da itikada ve kitaba, dolayısıyla dine dayanmasının zaruretini ifade eder. Eğer öyle değilse, bozulma başlamıştır, ahlaksızlık hüküm sürmektedir.

Dinsiz bir ahlak tanımına ram olmak, elbette dinin buyurganlığını göz ardı etmeyi de beraberinde getireceğinden, o vakit içtimai hayatta insanlar, “nikâh ile kira kontratı arasında bir fark görmeyecektir.” Dinsiz bir ahlakın benimsendiği içtimai hayatta insanlar vahyi dikkate almayacak, ahirete inanmayacak, bunlar için mihrap bir duvar, kurtuluş maddiyat, evlilik bir heyecan ve nefisin arzularına cevap veren birliktelik, evlat ise şahsının devamı gibi anlaşılacaktır.

Mithad Cemal çok önemli bir hususa daha işaret etmektedir: “Ahlakın bir edebiyat olmaktan kurtulması ancak dinin teyidine bağlı olmakla kabildir.” Aslının kaybolup her şeyin edebiyatının yapıldığı günümüzde, ahlakın da sürekli edebiyatı yapılmakta, yeryüzünün numunelik ahlaksızları, insanlara ahlakın tanımını yapmaktadır. “Çok ahlaklı bir insan” olarak işaret edilenlerin din ile, Allah ile, kitap ile, nebi ile, kısacası ilahi olan hiçbir değerle ilişkisi olmamasına rağmen, “çok ahlaklı insan” olarak iltifat görüyor. Dinsiz bir ahlaka sahip ve her türlü günahı işlemekten çekinmeyenlerin asla hak etmedikleri bu iltifat, bu iltifatın asli sahiplerine karşı da zulmü beraberinde getiriyor.

Sonuç yerine:

Son dönem Osmanlı mütefekkirlerinin kısıtlı da olsa ahlak üzerine kaleme aldığı risale ve makalelere değinmeye çalıştık. Ortaya çıkan ana fikrin, ahlakın esaslarının her türlü dünyevi, beşeri ve ideolojik kabullerin tanımlardan arındırılarak, sadece dine, şeriata dayanması gerektiği gözlemlenmektedir. Eğer din yok ise, ahlak da yoktur. Dinin hassasiyetinin görülmediği hiçbir ahlak tanımının, esasen ahlak olmadığını, dönemin mütefekkirleri çok sarih ve ikna edici bir üslupla ele aldığı görülmektedir. Yani belirleyici olan dindir.

Dini hassasiyete hayatlarında yer vermeyen bazı insanlarda dinin tanımladığı ahlaki daire içerisinde düzgün davranışlar görülse de, bu durum esasen onların dinin tanımladığı ahlak dairesi içinde ahlaklı birer insan olduklarını göstermez. Yaptıkları düzgün davranışların fıtri olarak ortaya çıktığı anlamına gelmektedir. Burada esas olan, kişide arada bir ortaya çıkan düzgün davranış değil, kişinin dünyevi yaşamında neye itibar ettiğidir. Aynı şekilde, dünyevi yaşantısında hayata din bağıyla bağlananların tavır ve davranışlarında ortaya çıkan olumsuzlukların değerlendirilmesinde de dikkat edilmesi gereken husus, o kişinin neye itibar ettiğidir. Bir beşer olması hasebiyle, zaaflarından, sıkıntılarından, dünyevi bunalımlarından dolayı hata işleyenler, dinin tanımladığı ahlak dairesinin dışına atılamazlar.

Ahlakı bir vicdan işi olarak görenler, hem ahlakı hem vicdanı dinden soyutlayanlardır. Bunun yanında dini de salt ahlaki kurallar bütünü olarak algılayanlar ise, dini hayatın dışına iterek, dinin belirleyiciliğinin önüne geçmek isteyenlerdir.

Müslümanlar, kendilerine ait kavramları, kendi ilkelerinin işaret ettiği değerlerin izinde değerlendirmeli, tanımını kendisi yapmalıdır. Gâvur felsefecilerin Müslümanların kavramlarına müdahale etmelerine müsaade edilmemeli, bu gâvurların tanım ve yorumları dışlanmalıdır. Din dışarıda bırakılarak yeniden ele alınıp dünyevi merkezli yorumlanan kavramlarımıza sahip çıkıp, aslını izaha çaba sarf edilmelidir.

Dipnotlar:

1 Abdullah Şevket, Ahlak-ı Dini, sayfa 2, Hürriyet Matbaası, 1328

2 Beyanül Hak, Ahlak, sayı 58, sayfa 1183, Tarih: 2 Mayıs 1910

3 Abdullah Şevket, a.g.e., sayfa 10

4 İbnül-Emin Mahmud Kemal, Medeniyet-i Sahiha, Tercüman-ı Hakikat, sayı 998, Tarih: 30 Temmuz 1898

5 İbnül-Emin Mahmud Kemal, aynı makale

6 İbnülemin Mahmud Kemal, Ahlak, Şuhud Bey Matbaası, tarih 1908

7 Ahmed Naim, Ahlak-ı İslamiye’nin Esasları, Sebilirreşad, cilt 9, sayfa 279

8 Ahmed Naim, aynı makale

9 Ahmed Naim, aynı makale

10 İbnül-emin Ahmed Tevfik, Kavanin-i Ahlak, Beyanül Hak, sayı 25, sayfa 573, Tarih: 22 Mart 1909

11 Sarıalizade Mahmud Nedim, Kavanin-i Ahlakiyenin Kuvve-i Teyidiyesi, İtisam, sayı 21, sayfa 121, Tarih: 17 Nisan 1919

12 Mithad Cemal, Dinsiz Ahlak, Sebilürreşad, 494. Sayı, Tarih: 27 Mart 1922

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal