Barış Pınarı Operasyonu

Barış Pınarı Operasyonu

“İslam barış dinidir” hezeyanını ağızlarında geveleyenler, İslam kelimesinin barış anlamına geldiğini iddia etmektedirler. Oysa İslam barış değil, teslimiyet demektir.

Barış Pınarı Operasyonu

(İktibas Dergisi, Kasım ayı Yorumu)

Türkiye Fırat’ın doğusu için uzun bir zamandır planladığı ve ‘Barış Pınarı Harekâtı’ adını verdiği operasyonu 9 Ekim 2019 tarihinde başlattı. Bu, Ağustos 2016’daki (DEAŞ’a karşı) Fırat Kalkanı, Ocak 2018’deki (PKK/YPG’ye karşı) Afrin/Zeytin Dalı Harekatı’ndan sonra, Suriye içlerine yapılan üçüncü harekâttır. Harekatın amacı, Türkiye’nin 444 kilometrelik Suriye sınırının en azından 120 km’lik kısmında 30-32 km. derinliğinde bir ‘güvenli bölge’ oluşturmak olarak belirtilmiştir. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri harekatın amacını Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak, bölgedeki teröristleri etkisiz hale getirmek ve Suriye halkını teröristlerin zulmünden kurtarmak olarak ifade etmişlerdir. Cumhurbaşkanı ve bazı yetkililer Suriyeli mültecilerin güvenli şekilde tekrar ülkelerine dönmelerini sağlayacak ortamı oluşturmayı da, harekatın amaçları arasına yerleştirmeyi ihmal etmediler. Türkiye’nin bu harekatla esas olarak, ülkenin güney sınırında bir terör devleti, yeni bir İsrail kurulmasına asla izin vermeyeceği, bunun ülkenin kırmızı çizgisi olduğu mesajını bölge ve bölgenin vesayetini elinde bulunduran batılı ülkelere vermek istediği gayet açıktır. 

Barış Pınarı Harekâtı haliyle dış siyasette ‘olağan’ bir hareketlilik doğurmuştur. ABD’nin, Avrupa Birliği ülkelerinin, Rusya’nın ve Arap Ülkelerinin bilindik tavırları hemen hemen aynen tekrarlanmıştır. Almanya, Fransa ve Hollanda harekâtı kınamakta geç kalmadılar. AB üyesi ülkeler tarafından Türkiye 14 Ekim günü harekattan dolayı oybirliği ile kınandı. Sadece ‘Güneş Batmayan İmparatorluk’, farklı bir politika izleyerek, harekatın yedinci gününde Türkiye’nin haklılığına değinen mesajlar yayınladı. Bazı batılı ülkelerin operasyon nedeniyle, ‘insani bunalım, siyasi sürecin tıkanması, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve IŞİD’le mücadele’ gibi belli başlı dört ana konuda endişeleri(!) vardı. Bu çıkışla batılı ülkeler, Türkiye halkının şu mesajı almasını istiyorlardı: Kendilerinin Türkiye ile savaşmak üzere kurdurdukları örgütlerin yaptıkları terör faaliyetleri, verdikleri maddi-manevi zararlar herhangi bir insani bunalıma yol açıyor değildir, örgütlerin ve batılı hamîlerinin herhangi bir siyasi süreci tıkadıklarından bahsedilemez! Suriye’de milyonlarca insanın öldürülmesi, bir o kadarının ülkesini, evini barkını terk ederek meçhule açılmaları Suriye’nin toprak bütünlüğü ile herhangi bir şekilde ilintili değildir! Bütün bu ve daha fazla sorunda batılılar ne diyorlarsa, mesele öyledir! Türkiye ise batılıların bu çıkışlarına diplomatik bir üslupla, operasyonun tamamen ‘terörle mücadele kapsamında’ yapılacağı, güvenli bir bölgenin kurulmasının hedeflendiği, sivillere zarar gelmeyeceği ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar vermek şöyle dursun, bilakis güvence altına alacağı gibi hususları tekrar ederek, endişeleri gidermeye çalıştı.

Kuşkusuz harekât nedeniyle gözler en fazla ABD’ne çevrilmişti. ABD’den gelecek haberleri medya kuruluşları adeta tetikte beklemekteydi. Acaba ABD’nin harekata muvafakatı var mıydı? ABD’den gelen ve bilhassa ABD Başkanı ile Pentagon’un ve neo-conların siyasal uyuşmazlıklarını yansıtan çelişkili haberlere rağmen Başkan Trump zaviyesinden Türkiye’nin Fırat’ın doğusunda YPG/PKK teröristlerini kovalamasında bir beis görülmediği anlaşılmaktaydı. Nitekim Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı Prof. Dr. Gülnur Aybet Trump’la Erdoğan’ın operasyonun keyfiyeti hakkında tam olarak anlaştıklarını belirtmişti. Fakat Başkan Trump, muhtemelen içeriye dönük siyasî dengeleri gözeterek, Türkiye’ye ağır yaptırımlar uygulanacağı mesajını verdi ve harekât bir haftayı doldurduğunda ‘ağır yaptırımlar’ı açıkladı. Ancak yaptırımların ağır değil, hafif olması, Trump’ın yaptırım çabasının, ülkedeki şahinleri teskin etmek amacına yönelik olduğu tezini güçlendirdi. 

Dış siyasette en tepki çeken tutum, batıdan ziyade bazı Arap ülkelerinin (Suudi Arabistan, Mısır, BAE vb.) tavırları oldu. Buna da esasen şaşmamak gerekir. Çünkü Kur’an, herkesin kendi mizacına göre iş yapacağını bildirir. (İsra, 84). Mizacı ‘kiralık kral’ olan sözde yöneticilerden, uluslararası kurtlar sofrasında, haktan ve haklıdan yana inisiyatif takınmalarını beklemek abes olur. Abes olur çünkü kendileri, bulundukları kraliyet/başkanlık koltuklarına halklarının şu veya bu şekilde teveccühünü kazanarak gelmiş değildirler. Siyasi meşruiyetleri ya ABD’nin ya herhangi bir Avrupa ülkesinin ya da İsrail’in elindedir. Boyunlarındaki zincirler Türkiye gibi ülkelere çemkirecek kadar uzun, ABD ve İsrail’e ise kaşlarını bile çatamayacak kadar kısadır. Arap Birliği Genel sekreteri (Mısırlı siyasetçi) ise, İsrail’in bölgede klonlanması anlamına gelen projeye yönelik en küçük bir tepki göstermezken, Türkiye’nin operasyonunu bir Arap ülkesinin toprağını işgal ve egemenliğine saldırı olarak nitelemiş, Arap Birliği toplantısında Türkiye’nin lehine konuşacağı sırada Katar delegesinin mikrofonunu kapatarak, efendilerine olan diyetin bir parçasını olsun ödemiştir. Barış Pınarı harekatının yürütüldüğü Suriye’nin rejimi ise Türkiye’nin operasyonunu dünya aleme, Suriye’yi işgal hareketi olarak duyurma çabasını gütmüşse de, Rusya’dan kulağına üflenen fısıltılara istinaden olsa gerek, operasyondan çok da rahatsız değil gibiydi.

Operasyonun 9. gününde Türkiye’nin adeta önü kesildi. Amerikan devleti, başkan yardımcısı Mike Pence ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu (Suriye özel temsilcisi James Jeffrey ve de ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien yedeklerinde olduğu halde) Ankara’ya gönderdi. Mike Pence Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştü. Erdoğan ve mevkidaşıymış gibi yanına oturttuğu Pence’in başkanlık ettiği bir heyetler arası görüşme yapıldı. Toplamda 4 saat 20 dakika sürdüğü bildirilen toplantılar neticesinde ABD başkan yardımcısı ABD Ankara büyükelçiliğinde yaptığı açıklamada, Trump ve Erdoğan’ın güçlü dostluğu ve liderliği, ABD ile Türkiye’nin güçlü dostluğu sayesinde ABD ve Türkiye’nin bir anlaşmaya vardıklarını duyurdu. Dışişleri bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise sonucu, “Sayın Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliği sonucunda istediklerimizi aldık. … Buranın [güvenli bölgenin] kontrolünün Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasında tam mutabakat sağlandı. … Diğer taraftan YPG’nin ağır silahlarının toplanması, mevzilerinin ve tahkimatlarının imha edilmesi hususlarında mutabakat sağladık.” diye duyurdu.

Taraflar 13 maddelik bir ortak açıklama yaptılar. Türkiye’den, YPG’nin güvenli bölgeyi boşaltması için 120 saatliğine operasyonu durdurması istenmişti. Ankara ısrarla bunun bir ateşkes değil, bir ‘ara verme’ olduğunu, ABD de aynı ısrarla ateşkes olduğunu vurguluyordu. YPG tamamen çekilirse Türkiye de operasyonu durduracak, Aynül Arab’da (Kobani) bir harekatta bulunmayacaktı. Suriye’nin kuzeyinde DEAŞ faaliyetleri tamamen bitirilecekti.

Yalnız ‘küçük’ bir sorun vardı: Operasyon boyunca gerilen ABD-Türkiye ilişkileri nasıl tamir edilecekti? Başkan yardımcısı Pence, ateşkes kararına tam uyulduğu takdirde ABD’nin ekonomik yaptırımları uygulamayacağını belirtti. Pence, Trump’ın Türk askerinin Suriye’ye girişine karşı olduğunu net olarak ifade etmişti. Başkan yardımcısı şöyle devam ediyordu sözlerine: “Türkiye’nin endişeleri var ama ABD Suriye’nin sınırlarına yönelik bir askeri operasyonu uygun görmedi. Sahada ABD askeri personeli olmayacak ama ABD diplomatik, politik ve insani yardım anlamında müdahil olmayı sürdürecek.”

Barış Pınarı Harekatı’nın durdurulması neticesini getiren ABD ile mutabakat Ankara’da, sahadaki askeri başarının siyaset ve diplomasi alanındaki mümasili olarak değerlendirildi. Yani Ankara’nın -muhaliflerin ısrarla ‘hezimet’ olarak yorumlamasına karşın- büyük bir zafer elde ettiği ileri sürüldü. Taha Akyol ilginç bir yorum yaparak, Barış Pınarı Harekatının zafer ya da hezimet olarak algılanmasını adeta Lozan’ın zafer mi hezimet mi sayılmasına bağlamaktadır. Akyol taşı gediğine koyarak(!), “nasılmış, demek ki Lozan’ı, o günkü şartlar içerisinde değerlendirirseniz hezimet değil, zafer olarak adlandırılabilirmişsiniz! Barış Pınarı da kendi şartları içerisinde tartılmak koşuluyla bir zaferdir!” demeye getirmektedir. 

Barış Pınarı’nın zafer havasını, Başkan Trump’ın operasyonun başladığı gün yani 9 Ekim’de yazıp, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a gönderdiği bir mektubun ABD tarafından kamuoyuna -tam da Mike Pence ile Erdoğan’ın görüşmesi öncesinde- sızdırılması bozdu. Diplomasi tarihinde eşine az rastlanır türden mektubun ne diplomatik bir nezaketi ne de siyasi bir edebi vardı. Mektubun gönderenine, hak ettiği dilden bir cevap verilemedi. Önce Ankara’da Cumhurbaşkanı’nın mektubu buruşturup çöpe attığı söylendi fakat bizzat Erdoğan, 13 Kasım’da ABD’ne yapacağı ziyarette mektubu da yanında götürüp, -kendisi hakkında çok iyi niyetli ve dürüst olduğunu söylediği- Trump’a geri vereceğini söyledi. Demek ki çöpe atılan mektup çöpten geri alınmıştı! Ardından gündeme Trump’ın, Texas’taki bir mitingde konuşurken Türkiye’nin operasyonunu, okul bahçesinde kavga eden iki çocuğa benzeten konuşması düştü. Trump, “Biraz kavga etmeleri gerekiyordu, sonra ayırdım” diyordu. Türkiye’yi adeta yeni bir çuval geçirme derecesinde aşağılayan bu yaklaşım, Ankara tarafından ‘ustalıkla’ geçiştirildi.

ABD ile mutabakat imzalanmasına takaddüm eden saatlerde ABD’li senatör Lindsey Graham, Demokrat Senatör Chris Van Hollen’le birlikte Ankara’ya bazı yaptırımlar içeren bir yasa teklifini Kongre’ye sunma niyetlerini açıkladılar. Yaptırım paketinde ekonomik konular, S-400 meselesine ilaveten belki de en fazla, Tayyip Erdoğan ve ailesinin mal varlığının araştırılması maddesi dikkat çekiyordu. Yaptırım paketinin veya paketten hangi maddelerin mutabakatta etkili olduğunu kestirmek kolay değildir.

Türkiye’nin YPG/PKK’ya tanıdığı 120 saat dolduğunda terör örgütünün belirtilen güvenlik hattını boşalttığı, bıraktıkları ağır silahların (zaten silahları kendisi vermiş olan) ABD tarafından toplanacağı duyuruldu. Türkiye 22 Ekim tarihinde Rusya’nın Karadeniz kıyısında yer alan Soçi şehrinde Rusya ile bir anlaşma imzaladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Rusya Devlet Başkanı Putin arasında imzalanan 10 maddelik anlaşmaya mutabakat değil, ‘muhtıra’ dendi. Soçi muhtırası ile birlikte Türkiye Rusya ile olan ilişkisini daha da geliştirmiş oldu. Fakat bu aynı zamanda, Suriye rejimi ile de dolaylı olarak yürütülen ilişkilerin iyileştirilmesi yönünde bir adımdı. Türkiye sonuç olarak terör örgütünü sınırından 32 km. öteye göndermiş oldu. Sınırında bir terör devlet yapılanmasına izin vermeyeceğine dair dünyaya güçlü bir mesaj verdi. Bununla beraber hem ABD’nin hem de Rusya’nın PKK’yı terör örgütü olarak tanımaması, Mazlum Kobani’ye siyasi lider muamelesi yapması gibi faktörlere bakılırsa, Türkiye Suriye’nin kuzeyindeki sorunu biraz öteledi ama bütünüyle çözmedi demek mümkündür.

Görünen o ki ABD ve Rusya’nın baş rollerde oynadığı bir küresel oyun ciddi şekilde mesafe almakta, Türkiye ise bir parmak bal aromasıyla tatmin edilmekte, bir an önce susması istenen ağlayan bir çocuk muamelesine tabi tutulmaktadır. ABD ve Rusya ile yapılan mutabakatların henüz mürekkebi bile kurumamışken, Türkiye’nin gözüne baka baka, ABD tarafından general diye anılan PYD’nin bir yetkilisi hem ABD’nin hem de Rusya’nın özel ilgisine mazhar oluyor; Türkiye ise, terör örgütü ile aynı düzleme indirgenerek, okul bahçesinde kavga eden ve ABD’nin, vakit dolunca ayırdığı iki çocuk temsili ile kıyıcı bir kıyaslamaya tabi tutuluyordu. 

Türkiye’ye yarım bıraktırılan Barış Pınarı Harekâtı pek çok soruyu da beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Öncelikle Türkiye’nin hedefleri ivedilikle ABD ve Rusya başta olmak üzere bölgedeki güçlü aktörlere tevdi edilmiş gözükmektedir. Türkiye’ye adeta, ‘sen bu işlerden pek anlamazsın, anlamadığın (anlamaman gereken!) işlere de burnunu fazla sokma!’ mesajı verilmiştir. Türkiye, kendi zaviyesinden görünen Suriye’nin kuzeyindeki sorunları Rusya’ya biraz daha gönül rahatlığı ile emanet etmiş görünümündedir. Rusya ise Türkiye’yi, Putin’le Erdoğan arasında oluşmuş bu bahar havasını kışa döndürmemek için en titiz/ince oyunlarını oynayarak vaziyeti idare etmekte ama bilhassa Suriye rejimi ile daha realist politikalar yürüttüğü anlaşılmaktadır. Türkiye 120 km. Suriye sınırını terör örgütünden arındırdığına inanmaktadır fakat PKK/PYD’nin bir terör örgütü olarak (Rusya’nın ağır abi konumundaki) Suriye’de yasallık kazanmayacağına ve kendisi için tehdit olmaya devam etmeyeceğine dair ne gibi bir garantisi vardır? 27 Ekim tarihinde ABD tarafından, DEAŞ lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin öldürüldüğünün duyurulmuş olması da, DEAŞ’tan ziyade Türkiye’ye bir mesaj gibi görünmektedir: Sen PKK/PYD’yi bırak, DEAŞ’a bak! Mazlum Kobani’ye Beyaz Saray’ın yolları, Ebu Bekir Bağdadi’ye kurşunlar… Bundan herkes kendi payına düşeni alsın… Bütün bunlara rağmen Cumhurbaşkanının 13 Kasım’daki ABD ziyareti planında bir değişiklik olmayacak mı, meraka değer doğrusu.

Türkiye’nin, güney sınırlarında operasyonel bir terör devleti kurulmasına sessiz kalması beklenemez. Türkiye’nin yanı sıra, bölge ülkeleri (İran-Irak-Suriye) de yeni bir devletin kurulmasını istemeyeceklerdir. Bununla beraber Türkiye, mümkün mertebe Avrupa Birliği ve ABD ile ilişkilerini ‘inceldiği yerden kopsun’ noktasına getirmeden, dış ve iç dengeleri gözeterek, ‘şahin’ görünümünde ama esasında ılımlı bir politika ile kırmızı çizgilerinde tavizsiz bir kararlılık görüntüsü vermektedir. Buna rağmen bu ılımlı politika bile Türkiye’nin müttefiklerinde rahatsızlık doğurmaktadır çünkü beş sente muhtaç, süklüm-püklüm bir Türkiye yerine, ekonomik ve teknik gücünü artıran, devletler oyununda etkin rol alma iradesi gösteren bir ülkenin gelmesi hoşnutsuzluk doğurmaktadır.

Bununla beraber Türkiye bölgede yeni bir terör devleti istemezken ne gibi politik adımlar atmakta, nasıl bir siyasi gücü bulunmaktadır? Bölgedeki politikaları belirleyen (ABD, AB, Rusya gibi) ülkelerin ısrarları karşısında hangi yaptırımları kullanacaktır? Bu konularda Türkiye’nin işi çok kolay görünmemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtının terör örgütlerini Suriye sınırının 30 km. ötesine kovalaması yeterli midir? Aslında bir anlamda bu harekât, mesela 40. km’den itibaren atılacak siyasi adımlara dolaylı yoldan onay vermek anlamına mı gelmektedir? Bu soruların cevapları biraz muğlak görünüyorsa da, Türkiye en azından bu son aktiviteleri ile oynanan oyunu bir süre daha ötelemiş görünmektedir.

Şurası bir gerçektir ki batının İslam’la ve Türkiye ile olan hesabı kapanmamıştır. Batı batı olduğu sürece İslam’la savaşı kıyamete kadar sürecektir. Batının İslam’la savaş ideolojisine karşın, önemli olan, Türkiye’nin (aslında bütün İslam ümmetinin) bu savaşın neresinde olduğudur. Bir başka deyişle ABD ile stratejik ortak, NATO üyesi ve AB’ne ortaklık süreci devam eden bir Türkiye bu mücadeleyi bir hak-batıl, hilal-haçlı savaşına dönüştürebilir mi? Batının medeniyetine angaje olup da, batı ile mücadele etmek mümkün müdür? Batı’dan ideolojik olarak tam kopmadan batıya karşı olmak ne kadar inandırıcı olabilir? Bu soruların cevabı, Türkiye’nin hem son operasyonuna anlam katacak hem de genel seyrine yön verecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Barış Pınarı Operasyonu sürecinde dahi Avrupa Birliği üyeliğine dair olumsuz bir kanaat belirtmemiş, aksine AB değerlerine yapılan vurgular daha da belirgin hale gelmiştir. Operasyon günlerinde Cumhurbaşkanlığından tüm kamu kurumlarına, AB müktesebatı doğrultusunda daha titiz olunmasını emreden genelge yayınlandığı bazı basın-yayın organlarında yer almıştır. Dolayısıyla Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu, ABD ile mutabakat ve Soçi muhtırası gibi siyasi ve diplomatik faaliyetlerini değerlendirirken batı ile olan bu ilişkileri mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.

Barış Pınarı Operasyonu vesilesiyle Türkiye içinde daha büyük hareketlilik yaşandı. Toplumun kahir ekseriyeti operasyonun haklı ve gerekliliği üzerinde müttefikti. Kitlelerde millî ve dinî şiarlara olağanüstü bir teveccüh görüldü. Devlet, operasyonu ordunun bir hareketi olmakla bırakmayıp, topyekûn ülkeyi bu harekata dahil etmeye çalıştı. Laik devlet bir kez daha Kur’an’ı sırf söylem (retorik) düzeyinde siyasete alet etti. Operasyon başlarken her tarafta Fetih suresi okundu. Oysa Fetih suresi, hayatı siyaset-ahlak-ibadet diye ayırmadan ve hayatın tamamını ibadet sayan bir Sistem’in (İslam) paradigmasından kopartılarak okunamaz. Fetih suresi batıyı kıble edinmiş laik-demokratik bir sisteme değil, tevhidin simgesi Kabe’yi kıble edinmiş Allah Rasulü Muhammed’e (sav) fetih müjdesi veriyordu. Fetih müjdesinin bugün bir daha yinelenmesi için devlet ve toplum olarak yeniden Muhammed (sav)’in şahsında somutlaşan paradigmaya dönülmesi icap eder. Allah’a ve Rasulüne bîat etmeyi en büyük değer olarak işaretleyen Fetih suresi, batıya bîat etmeyi kesin olarak nakzeder.

Devletin dış siyaset bağlamında askeri harekatlar çerçevesinde dini şiarların (Kur’an, ezan, sala v.b.) siyasî mülahazalarla kullanılması toplum nezdinde, din yaşanmasa da, sloganik olarak sahiplenilmesi yeterlidir anlayışını pekiştirmektedir. Oysa ülkenin topyekûn selamete ermesi ve bütün şeytani oyunlara karşı seviyeli bir mücadele verebilmesi için sadece askeri operasyonlarda değil, hayatın tamamında Fetih suresinin (ve tüm surelerin) içeriğinin egemen kılınması gerekir.

‘Savaşa Hayır’ Cephesi

Hemen her harekatta olduğu gibi Barış Pınarı Harekâtı vesilesiyle, çok bileşenli bir ‘savaşa hayır’ cephesi yine iş başındaydı. Gezi olaylarından aşina olduğumuz gruplar, sözüm ona hümanist bazı sloganlar eşliğinde saçma bir ‘savaşa hayır’ kampanyası başlatıyorlar. Oysa bu mihrakların mutlak manada savaşa karşı olduklarını düşünmek mümkün değildir. Çünkü dünyanın başka yerlerinde ya da Türkiye’ye yönelik başka savaşlar olduğunda işbu ‘savaşa hayır’ çığırtkanları ortalıkta görülmemektedir. Şu hâlde ‘savaşa hayır’ çığırtkanlığının amacı, terör örgütlerinin lehine, mızraklarının ucuna yeni bir ‘Kur’an sayfası takma’ cingözlüğü olarak algılanmaya elverişlidir.

Gezicilerle aynı kompartımanda olmamakla beraber ne dediğinin farkında olmayan bazı ‘İslamcılar’ ise savaştan yana değil, barıştan yana olduklarını beyan etmekte, İslam’ın barış dini olduğu sakızını ağızlarında çiğnemektedirler. ‘İslam barış dinidir’ sözü anlamsız ve saçmadır. Çünkü İslam’la ilgili illa ki, ‘barış dinidir’ ya da ‘savaş dinidir’ gibi bir cümle kurmak gerekmemektedir. İslam bu şekilde tanımlanamaz. Çünkü İslam’ın barış dini olduğu iddia edilirse, bir o kadar da savaş dini olduğu ileri sürülebilir. Hatta ‘İslam savaş dinidir’in dayanakları daha güçlü olur. Savaş da barış gibi hayatın bir gerçeğidir. Acı bir şurup gibidir savaş. Barışın olabilmesi için savaşmayı göze almak gerekir. Savaşmayı göze alamayan insan korkaktır. Şair Abdülhak Molla bir buçuk asır önce bunu ne güzel ifade etmiş:

“Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;
Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-ü salâh”

“İslam barış dinidir” hezeyanını ağızlarında geveleyenler, İslam kelimesinin barış anlamına geldiğini iddia etmektedirler. Oysa İslam barış değil, teslimiyet demektir. İslam kelimesi teslim olmak demektir. Rasulullah’ın (sav) hükümdarlara yazdığı davet mektuplarında ‘eslim teslim’ denmektedir. Bu cümlecikle Rasulullah (sav), ilgili hükümdara “barış yap kurtul!” demiyor, “teslim ol, kurtul / selamete er!’ diyordu.

İslam bütün yeryüzünde egemenliğin kayıtsız şartsız Allah’a tahsis edilmesini hedefleyen bir Din’dir. Bu hedef sayesinde İslam’ın yeryüzü toplumlarında ne kadar düşman kazanacağı izahtan varestedir. Dolayısıyla İslam’la küfür arasında savaş asıl, barış arızîdir dense çok abartılmış olmaz.

İnsanlar siyasi iktidarın herhangi bir harekâtını eleştirme hakkına sahiptirler. Fakat bunu, İslam’ın en temel kavramlarını eğip-bükerek, İslam’ı payanda yaparak değil, bizzat kendi kanaatlerini yalın şekilde ifade etme dürüstlüğüyle yapmalıdırlar. Aksi takdirde, hayatı Mekke’de ‘soğuk savaş’la, Medine’de ise ılımanından kaynar olanına, soğuğundan sıcağına savaşın her türlüsünü tecrübe ederek geçen Allah Rasulü’nün sîretini yalanlamış olurlar. 

‘Türkün Türk’ten Başka Dostu Yoktur’

Türkiye’nin Barış Pınarı Operasyonu vesilesiyle köksüz ulusalcılar da durumdan vazife çıkarmaya yeltendiler. Değil mi ki Arap ülkeleri Türkiye’yi kınıyorlar, Türkiye’yi -sahiplerinin sesi olarak- işgalci gösteriyorlar, değil mi ki Filistin’in kukla yönetimi de bu kınayıcılar koalisyonuna katılmıştı, öyleyse tam sırasıydı: Biz demiyor muyduk; Türkün Türk’ten başka dostu yoktur!

Bir kısım milliyetçi-Kemalist çevreler bidayetten beri beyinleri millici söylemlerle yıkandığı için, bir hoparlörün ancak, mikrofondan gelen sesleri yayması misali, bunlar da kulaklarına iletilen ‘Türkün Türk’ten başka dostu yoktur’ teranesini tekrarlamaktadırlar. Asıl bunların ötesinde başka bazı çevreler var ki, onlar daha sinsi yöntemlerle, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmaması uğrunda ciddi politikalar yürütmektedirler. Bunların dilinde Türkün Türk’ten başka dostu yok sözü, ‘yoktur’dan ziyade, ‘olmamalıdır’ kastına mukarindir. Çünkü yeni rejim hilafeti kaldırmak, alfabeyi değiştirmek, kılık-kıyafet, ülkenin yönetim şekli v.b. devrimlerle yapacağını yapmış, Türkiye’yi İslam ümmetinin önemli bir unsuru olmanın ötesinde, ümmetle bağı kesilmiş, hatta ümmetle çatışma yaşayan bir konuma getirmek istemiştir. ‘Türkün Türk’ten başka…’ söylemi, bu projenin bugün devşirilen hasadıdır. 

Bir insan tarihi, vicdanı, akıl ve iz’anı, en önemlisi de Allah’ın, bütün Müslümanları evrensel bir ümmet sayan buyruklarını tamamen göz ardı ederse işte o zaman, ‘Türkün Türk’ten başka dostu olmadığına’ inanmasını sağlayacak yığınlarca karine(!) görebilir. İslam ve Müslüman düşmanlarının istedikleri de tam olarak budur. Türk’ün Türk’ten başka dostu yok sözüyle dışlanmak istenenler öncelikle Araplardır. Halbuki şu anda Arap ülkelerinin iktidar makamlarında oturanların tamamına yakını, ipleri batılı devletlerin elinde olan kuklalardır. Mesela Mısır devlet başkanına bakalım: Bu, kendi halkına darbe yapmış, ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanını devirdikten sonra, zaman içerisinde ölüme mahkûm etmiş, mahkeme salonunda can çekişerek ölmesine seyirci kalmış bir kukla değil midir? Suudi Arabistan yönetimine bakalım: Kendi ülkesine ait bir gazeteciyi bir başka ülkenin başkonsolosluğunda güpegündüz kesip doğrayan, torbalara doldurup, açıklamadıkları bir yöntemle tamamen itlaf edenler bunlar değil midir? ‘Hâdimul Harameyn’ sıfatını arsızca kullanan bu insanlar 1991’de ABD’nin, ırkdaş ve dindaşları olan Irak’ı işgalinde Harameyn’in bulunduğu ülkeyi ABD’nin emrine tahsis edenler bunlar değil midir? Bir başka Arap ülkesi olan Suriye’nin Baas rejimiyle ilgili bir söz sarf etmek herhalde malayanidir.

Bütün bu siyasi oyunları göre göre, hiçbir işbirlikçi, kukla yönetime bakıp da İslam ümmeti hakkında karar verilemez. İslam ümmetini tayin eden Allah’tır. Ümmet davası İslam ve Allah davasıdır. Yeryüzünde şu anda ‘ümmet’ kavramının içini dolduracak bir keyfiyetin olmadığı malumdur. Ama ümmetin bu vaziyette olması sevinilecek değil, üzülecek bir hadisedir. Ümmet kadrosunun münhal oluşuna mesela Fetö çok seviniyordu; o halde ümmetin krizinden rol devşirmek isteyenler kimlerle saf tuttuklarına dikkat etmelidirler. Nasıl ki bir ailede baba, kendisinin kendinden başka dostu olmadığını, anne kendinin kendinden başka dostu olmadığını, çocuklar da dostlarının sadece kendileri olduğunu ileri sürmeleri halinde, o aile kırılan vazo misali param parça olursa, ümmet de öyledir. Kavimlerin farklı vasıfları olabilir. Bunlar ümmetin birliğine renk kadar. Türk, Kürt, Arap ve sair kavimlerin her birinin geçmişte İslam davasına nice övülesi hizmetleri olmuştur. Bunlar aslında Allah’ın tarihte, kavimlerin önüne çıkardığı imkanlardır. Bu hizmetlerden dolayı böbürlenmek yerine tevazu içerisinde Allah’a şükretmek ve diğer kardeşleriyle birlikte yeniden İslam Ümmetini diriltmenin çareleri aranmalıdır.

İslam ümmeti geçmişte vardı ve kendini ispatlamıştı. Ama bilinmelidir ki ümmet kendiliğinden oluşmamıştı. Ümmetin oluşması, Rasulullah Muhammed (sav)’in eşyanın tabiatına, hakka ve hakikate uygun sîreti ile ilmek ilmek dokundu. Ümmetin yeniden ihyası, aynı sîretin yeniden yaşanmasıyla mümkündür. Ümmetin yeniden inşası için çalışmak, ümmetin her bir ferdine en az beş vakit namaz kadar farzdır. Kim ki ümmetin dirilmemesi için çaba gösteriyorsa o ya münafıktır ya da münafıkların oyununa figüranlık yapan bir ahmaktır. 

Her şeye rağmen Türkiye’de Müslümanların gayretinin bir hasılası olarak, ümmet bilincine dayanan bazı reflekslere şahit olunmaktadır. Türkiye şu haliyle İslam düşmanlarını bu kadar rahatsız ettiğine göre, İslam bu topraklarda bir gün yeniden eski ihtişamına kavuştuğunda onları nasıl korkutacağını tahmin etmek zor değildir.

Biz Müslümanlar körü körüne bir ‘ümmet’ söylemiyle, yapılan yanlışları ve hıyanetleri görmezden gelemeyeceğimiz gibi, sırf bazı nifak şebekeleri istiyor diye, ümmet emelimizden vaz geçecek de değiliz. Yeryüzünde tevhidin yerleşmesi, adaletin ikamesi ve hakkın tahakkuku için İslam ümmeti olmazsa olmaz bir varoluştur.

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal