Din, Demokrasi ve Kemalizm’in Siyasi Yorumu

Din, Demokrasi ve Kemalizm’in Siyasi Yorumu

Günümüzde gelinen noktada işin iç yakıcı yönü, Müslüman muhalefette varlığını gösteren hemen hemen her entelektüelin duruma sessiz kalması, muhalefet melekelerini yitirmesidir…

Din, Demokrasi ve Kemalizm’in Siyasi Yorumu

Yakup Döğer

Müslümanlık düşüncesinde 20. yüzyılın başları ciddi bir kırılma yaşanırken, bu kırılmanın devamı lakin o kırılmadan daha şiddetlisinin 21. yüzyıl başlarında yaşandığı söylenebilir. Muhafazakâr demokratların iktidarı, Müslüman düşüncesinin devletleşme ve dünyevileşme sürecine katılımında ciddi emek sarf etti ve başarılıda oldu. Muhafazakârların iktidarından çok şey bekleyenler hayal kırıklığına uğramakla birlikte, hiç de pişmanlıklarını ifade etme gereği duymadılar.

Müslüman ahali, dinden imandan uzak siyasi iktidarlarla geçirdiği onlarca yıldan sonra, birden bire karşılarında “Bizim mahallenin insanları” nı buldu. Mazileri egemen ideolojiye posta koymakla geçen bir takım zevat iktidar koltuğuna oturmuştu. Şimdi hesap sorma zamanı gelmişti (!). Öyle ya; bir zamanlar kimin kestiği belli olmadığı için kasaptan bile et alıp yemeyenler, laik devletin en tepesine tırmanmayı başarmıştı. Artık laik Kemalist devletin, bekasını muhafaza edeceklerine dair yeminler ederek işe başlayacak Muhafazakârlar, yeni bir döneminde sayfalarını açmaktaydı.

Karizmatik bir lider ve etkileyici bir hatip, fikri bakımdan donanımlı bir kadro, birçok yönden bunalımda olan laik devlete omuz verecek, bireysel özgürlüklerle her kesimin önünü açacaktı. Öyle de oldu. Yıllarca İslami semboller için mücadele edenler, artık kamusal alanda sembol ve amelleriyle görünür olmaktan büyük hoşnutluk duydular/duymaktalar. Fakat bu kesimden Müslümanlar, Müslüman kimlikleriyle laik devletin Kemalist tarihini anlatmaktan, resmi ideolojinin resmi bayramlarını, tapınma merasimlerini düzenlemekten, ahaliyi laik zihniyet adına hizaya çekmekten hiç rahatsız olmadılar. Muhafazakâr iktidar, tıkanan rejime sürekli oksijen pompaladı.

Bütün bunlar olurken çok dikkatli bakmayanların göremeyeceği başka bir şey daha olmaktaydı. Din, demokrasi, Peygamber ve Kemalizm yeniden yorumlanmaktaydı. Güçlü lider ve aynı zamanda etkileyici hatip, her mikrofonu eline alışta, Dinden, demokrasiden, Peygamberden ve Atatürk’ten bahsetmeyi ihmal etmedi. Konuşması süresince bu kavramları sürekli konuşması içinde ele alarak yorumladı. Doğası gereği birbiriyle hiçbir zeminde uyuşma imkânı bulunmamalarına rağmen, aynı paradigmanın çatısı altında toplanmış gibi gösterildi. Her açılışta besmele çekmeyi ihmal etmemekle birlikte, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarına da teşekkürü unutmadılar.

Erdoğan’ın gerek başbakanlık döneminde gerekse Cumhurbaşkanlığı döneminde sayısız konuşmalarında dinin, demokrasinin, peygamberin hem de Mustafa Kemal’in ele alınarak yorumlandığı görülmektedir. Başbakanlık döneminde 14 Ocak 2014 / TBMM Grup Toplantısındaki meclis konuşması bu sentezleme ve postmodern yorumlara ciddi bir örnek teşkil etmektedir. Burada da demokrasi ve peygamber kavramları aynı hitap içerisinde yer almakta ve şöyle demektedir:

“Grup toplantımızın ülkemiz milletimiz ve demokrasimiz için hayırlara vesile Allah’tan temenni ediyorum. Grup toplantısına katılan tüm misafirlerimize ayrıca hoş geldiniz diyorum. Coşkularından heyecanlandın dolayı kendilerine teşekkür ederim. Konuşmamın hemen başında önceki gece idrak ettiğimiz sevgili Peygamberimiz’ in alemlere rahmet olarak gönderilmiş resûl-i Ekrem Efendimizin dünyaya teşriflerinin 1443 yıldönümünde yani Mevlid Kandili’nin ülkemiz milletimiz ve tüm İslam dünyası için insanlık için hayırlara vesile olmasını Rabbimden niyaz ediyorum. (1)

2014 yılının Ocak ayında Başbakan olarak grup toplantısı yapan Erdoğan, 2014 yılının Kasın ayında ise bu kez Cumhurbaşkanı olarak 10 Kasım Atatürk’ü anma töreninde Mustafa Kemal’i kutsayacak, methi sena ile anacaktır. Gerek Mustafa Kemal’in gerekse Türkiye Cumhuriyetini kuranların mekânlarının cennet olması için duacı olacaktır. Ve Erdoğan her mevlid kandilinde Peygamberin şahsı manevisini kutsarken, her 10 Kasımda da aynı şekilde Atatürk’ün şahsı manevisini kutsamaktan geri kalmayacak, bu tavrından asla vazgeçmeyecektir. Konuşmalar analiz edildiğinde, Peygambersiz bir Atatürk’ün ve Atatürk’süz bir Peygamberin düşünülemeyeceği anlaşılmaktadır. Ve bu ikili karşılaştırmalar sonucunda ortaya çıkan çarpıcı sonuç ise, Peygamber şahsı manevisiyle bir kul olarak ele alınırken, Atatürk ise ilke ve inkılaplarına itaat edilmesi gereken ilah ve Rab seviyesine çıkarılmaktadır.

Hayatın hiçbir alanında varlığının hayata müdahalesine tahammül edilmeyen bir merhamet Peygamberi portresi çizilirken, hayatın her alanına müdahil olan ilah olarak Atatürk portresi çizilmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarıyla hukuken cari olarak ilahlık ve rablik mertebesine yükseltilirken, Peygamber Protestan bir anlayışla hayatın dışına itilmiş bir şahsı manevi olarak değerlendirilmektedir. Muhafazakâr iktidar tarafından hukuka, eğitime, iktidara, paraya, ekonomiye, sosyal hayata, aileye karışmayan bir peygamber yorumu yapılırken, hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmayacak şekilde müdahil olan ilah mertebesine yükseltilmiş bir Atatürk yorumu yapılmaktadır.

Bu yorumlar elbette sıradan ve gelişi güzel ele alınıp, konuşma sırasında doğaçlama olarak söylenmiş ifadeler değildir. Din, demokrasi, Peygamber, Atatürk, Kemalizm, laiklik birbiriyle harmanlanıp yeniden yorumlanmaya çalışılmakta, bilinçli bir bilinç bulanıklığı ortaya çıkarılma gayreti gösterilmektedir. Mesele fert ve toplum ölçeğinde değerlendirildiğinde ortaya çıkan sonuç, bu kanaatin yeterince ikna edici olduğunu göstermektedir.

Gelinen eşikte pratik olarak ortaya çıkanın ise, ikna edici bir kanaate dahi ihtiyaç olmadığı yönündedir. Bu konu hakkında daha da ikna edici bir husus ise, ulusalcı çevrelerin, Mustafa Kemal adını zikretmekten, Atatürk adını zikretmeye geçişin memnuniyetle karşılanmış olmasıdır. Tabi ulusalcı çevrelerin aşağılayıcı ve terbiye edici olarak, “öğrenecekler, öğrenecekler” demeleri kimin izzet-i nefsine dokunur, orası tartışmanın dışındadır. Özellikle son iki üç yıldır Anıtkabir ziyaretlerinin muhafazakâr iktidarın başörtülü hanımlar topluluğu tarafından gerçekleştirilmesi, eylemleri sonucunda memnun edici pozlar vermeleri, yaptıklarının birçok sosyal platformda ve basında yer alması, eğitim ve öğretimde Atatürk idolünün yeniden hortlaması, muhafazakâr siyasetin Kemalist ideolojiyle bütün halk kitlelerini barıştırma yorumu olarak değerlendirilebilir.

Muhafazakâr iktidarın en tepe noktasındaki kişinin sıklıkla, “Atatürk’ü istismarcılara bırakmayacağız” söylemi, bu söyleme ihtiyaç duyduran nedenlerin üzerinde düşünülmesini gerektirmektedir. Söyleme neden olacaklar içinde sayılabilecek, salt iktidarda kalma arzusu, nedenlerin izahında tek başına yetersiz kalmaktadır. Tartışmaya çalıştığımız hususa dair, kurucu iktidar ile kurulmuş iktidar arasında ciddi bir ilişki bulunduğu kanaatini taşımaktayız. Bu kanaatimizi haklı çıkaracak onlarca neden birçok kişinin malumudur.

Sürekli Allah’tan peygamberden söz eden, her açılışı besmeleyle yapan, cenazelerde Kur’an’ı Kerim okuyan, halk arasına girip namazlarını kılan fakat hiçbir dünyevi işi din ile ilişkilendirmeyen siyasi irade dini, demokrasiyi, Peygamberi, Kemalizm’i yeniden yorumlamaktadır. Yetiştirmek istedikleri dindar gençlik vasıflarının nasıl olacağı, bu yorumlar arasında saklıdır. Bireysel anlamda dinine ameli yönden sadık, dini mabedlerin duvarları arasına sıkıştırmış, ideolojik olarak Kemalist, bütün ilke ve inkılaplarıyla Kemalizm’i benimsemiş, Müslüman demokrat, camiye de Anıtkabir’e de saygı duyan, Allah’ın hiçbir hududuna saygı duymayan lakin Müslümanlık sıfatını da kaybetmeyeceğine ikna edilen dindar bir gençlik.

Hiçbir ilkesel sınırı kalmayan dinin mabetlerini yapmak için resmi kumar kurumlarının sponsor olması, ibadethanelerde resmi ideolojinin sembollerinin yer alması, Mustafa Kemal adına mevlitler okutulup hayır adına girişimlerde bulunulması, Kur’an’ın ele alınıp siyasi propaganda aracı olarak kullanılması, ileriye dönük çok ciddi sıkıntıların habercisidir. Diğer ciddi bir sıkıntı ise, bu etkileyici ve karşı konulamaz yorumların Müslümanlar arasında tedavisi mümkün olmayacak yaralar açması, Müslüman düşüncesinin felsefi olarak laik seküler iktidara kan pompalamasıdır.

Hitabet öyle etkileyici, söylemler öyle ikna edici ki basiret, feraset ve irade sahibi olmayan hiç kimse bu yorumların ikna ediciliğinin altından kalkarak muhalefet etme becerisini gösteremeyecektir. Meşrutiyet dönemi İttihatçı zihniyetin dine ve hilafete dönük aldatıcı methü senalarına, dönemin ulemasının muhalefet etme becerisini gösteremediği gibi. Günümüzde gelinen noktada işin iç yakıcı yönü, Müslüman muhalefette varlığını gösteren hemen hemen her entelektüelin bu postmodern yorumlar karşısında sessiz kalması, muhalefet melekelerini yitirmesidir.

Dipnotlar:
1- Başbakan Erdoğan. 14 Ocak 2014 / TBMM Grup Toplantısı Konuşması
https://www.youtube.com/watch?v=UEgRtK2C_EU)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal