Özbilinç; “Yalnızız, Hem de Çok Kalabalık!”

Özbilinç; “Yalnızız, Hem de Çok Kalabalık!”

Ahmet Ferhat Öksüz: “Ölüm kol geziyor her yerde, sıradanlaştırılıyor. Ve sanki gün geçtikçe heybetini yitiriyor. Çünkü ölüm de basitleştiriliyor, ‘medyatikleştiriliyor’.”

Özbilinç; “Yalnızız, Hem de Çok Kalabalık!”

Ahmet Ferhat Öksüz

I- MODERNİTENİN S/ALGILARI / ANLAMSIZ SAYIKLAMALAR

Hep bir şavaş halindeyiz. Olağan dışı işleyen bir dünyada sağa sola savruluyoruz. Bunun neticesinde sürekli yorgun düşen bir insanlığımız var. İçimiz yoruluyor. Hayatın gürültüsü içinde sağırlaşıyoruz. En yakınımızla bile aramızda sıradağlara benzeyen bir yalnızlık hüküm sürüyor. Bilanço ağır! Daimi olarak hissizleşiyoruz. 

Acılar bedenimizin çerçevesi gibi. Şairin; “Ah kimselerin vakti yok, durup ince şeyler anlamaya…” dediği demdir bu. Algılarımız ipotek altında. Tefekkür etmekten imtina ediyoruz, korkuyoruz. Bizi birbirimize bağlayan sebebleri gereksizce dağıtıyoruz. Ve sonuç olarak dağılıyoruz bir tesbihin taneleri gibi. Zaman geçtikçe toplamak da zorlaşıyor parçalarımızı. Paramparça olma durumu meşrulaştırılıyor zihnimizde. Zihnimiz 21. yüzyılın algı çöplüğü. Algı, bu karanlık ve ahlaksız çağın en zehirli salgısı. İstemsizce kirleniyoruz, kirletiyoruz. Halklarımız tehdit altında. Binlerce yıllık bir medeniyetin sembolleri olan kentlerimiz yakılıp yıkılıyor. Enkazın altında sadece ölülerimiz yok; medeniyetimiz ve birikimlerimiz de yok olmakta. Mültecilik, insanlığın alın yazısı gibi artık. Koskoca kitleler zorunlu olarak “hicret” etmekteler. Yollar, büyük acıların ‘beyazperdesi’ gibi. Her geçen gün bu acı senaryonun figüranları biraz daha vahşileşmekte ve dünya yaşanamaz hale getirilmekte. Dünyayı yaşanabilir kılan ne varsa göz göre köreltiliyor, ortadan kaldırılıyor. Toplu bir kıyımdan bahsediyoruz, istemli bir vandallaşma. Ki benliklerimizi esir almış durumda.

“Yalnızız ama üretemiyoruz!”

İçsel bir buhrana, uçuruma doğru sürüklenmeye zorlanıyoruz. Bilincimizi ve kendiliğimizi kaybettiriyorlar bizlere. Giderek fikirsizleştiriliyoruz. Kalabalık yalnızlar ordusu haline geliyoruz. Üretemiyoruz, ki öyle bir çabamız da yok. Oysa yalnızlık üretimin lokomotifidir, tefekkürün dölyatağıdır, özbilinç patlamasıdır. Olaylara ve mekânlara saplanıyor ve özgürlüğümüzün yansıması olan yalnızlığımızı yalnız bırakıyoruz. Oysa bu trajediler bizi üretmeye sevk etmeli, zihnimizi zorlamalıyız çözümler için. Zihinsel üretimi gerçekleştirebilmemiz içinse dış dünyanın s/algılarından kendimizi korumamız, bilinçli bir kendiliğe ulaşmamız ve avare haline gelmiş olan kalabalıktan kendimizi soyutlamamız lazım. Çünkü biliyoruz ki esiri olduğumuz bu karanlık çağ, zihnimizi kendi azgın ağına alıp, bizi buhrana zorluyor. Ona karşı koymamız lazım. Yalnızlığımızı bir silah olarak kullanmamız lazım. İçimize yani öz’ümüze dönmemiz lazım. Biliyoruz ki her şey içimizin derinliklerinde başlar. “Kendi içinde boğulmayan bir insan artık hiç bir yerde boğulmaz.” İçinin sınırlarını aşan bir insan için herhangi bir dünyevi/yasal(!) sınır anlamsızdır. Her insan kendi başına bir dünya, uçsuz bucaksız bir alem. “Ve yine dünya, içimizin dışımıza yansımasıdır. Yani bizim dünyamız kendi içimizdedir, içimizin hazinesinde gizlidir.” İçimizi dışımıza çıkarmanın, keşfedilmemiş nice hazineleri ortaya dökmenin, bunları iki milyar kardeşimize taksim etmenin vakti daha gelmedi mi ey uyuyan kalabalıklar? 

II- İÇSEL BUHRANLAR / İŞLEVSİZ DEVİNİMLER

Ölüm kol geziyor her yerde, sıradanlaştırılıyor. Ve sanki gün geçtikçe heybetini yitiriyor. Çünkü ölüm de basitleştiriliyor, “medyatikleştiriliyor”. Bizler de basitleşiyoruz ve basitleştiriyoruz. Her şeye bir fiyat biçiyoruz; sevgiye, ilgiye ve dahi kişiliğe bile. Ucuzluk en son moda herkeste. Düzene payanda olma hırsı tüm gözlerde. Oysa düzensizlik uzak değil, içimizde. Yeni şeyler derdinde değiliz. Eskiyi ilahlaştırma derdindeyiz. Eskideyiz, eskiye hapsolmuş durumdayız. “Gelecek kaygısı bizde sadece ekonomik bir kaygı!” Geçmişi unutmamalı ancak geçmişe de esir olmamalıyız. Geçmişte yaşamış kişilikleri kutsamamalıyız. Geçmişten ders almalıyız. “Gelecek, geçmişten ders alanlarındır.” Oysa bizler ders almak değil ders vermek hevesindeyiz, cahilliğimizle. Erdemden uzağız. Kendi kendimize ise tuzak. Ve sürekli düşmekteyiz, ayağa kalkmaya mecalimiz bile yok. Hatta buna da isteksiziz. “Süregelen bir sersemlik, adeta yeni kimliğimiz. Kendi içimizde, kendimizin çaresizi, nefsimizin esiriyiz.” 

Bilinçsiz bir şekilde metâlaşıyoruz, aynı zamanda buna maruz da bırakılıyoruz. Ayrıca biz de metâlaştırıyoruz. “Kısacası insan; metâlaştırılmış bir metânın, metâyı daha da metâlaştırmasından ibaret hale geliyor.” Modern(!) diye tabir ettiğimiz insanın kendi içinde yaşadığı ve bunu dış dünyaya pek maharetli bir şekilde gösterdiği ve de empoze ettiği bir ilkelliği müşahede edebiliyoruz. Üstelik çağımız ve çağdaş dediğimiz insan bu ilkelliği bize modernite(!) olarak sunabilmekte! Büyük şehirler, devasa binalar, sarayvari evler ve içine sevgiden, samimiyetten başka her şeyi sığdırabildiğimiz koskoca odalar yapıyor ancak ne var ki daha büyük, anlaşılmaz ve de “üretimsiz yalnızlıklar”a yoldaş oluyoruz. Dost kavramının içini boşaltıyoruz. Sonra da şikayet ediyoruz. Fuzulî’nin,

“Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devran bî-sükûn
Derd çoh hem-derd yoh düşmen kavî tâli’ zebûn” 

beytini bizzat yaşadığımız ve yaşattığımız bir dünyada, ortamda nereye gideceğini bilmeyen zavallı bir ceylan yavrusu gibi kendi kendimize, kendi içimizde devinip duruyoruz. “Kendimizi öğütüyoruz, boşa akan değirmende.” Çiğniyor ve çiğneniyoruz; çünkü insan zihni sakız kadar hatta sakızdan daha değersiz artık! Peki insanın değersiz olduğu yerde “değer” diye sunabileceğimiz şey nedir? Siz düşünün!

“İnsana en yakın yalnızlıktır insan.”
– Ali Hasan Toptaş

Özelden genele, genelden özele hepimizin tanımlanamamış sorunu; “yalnızız, evet, hem de çok kalabalık bir şekilde yalnız!” Ama bunun farkında değiliz. Kalabalığa kurban oluyoruz, “kendi yalnızlığımızda kalabalıklaşamıyoruz.” Yalnızlığımızı; bir okula, zihin terbiyesine ve bilinç şahlanışına eviremiyoruz. Yalnızlığımızı kimsesizlik zannediyor ve anlamsız bir melânkoliye kurban ediyoruz. Çağın bizi esir ettiği devasa odalarda küçülüyor, mutluluğun menbaı olacağını düşünerek inşâ ettiğimiz evleri hapishaneye çeviriyor ve “kendimizi kendimizin beş yıldızlı gardiyanı haline getiriyoruz.” Oysa tuzağa düşürüyoruz kendi kendimizi, bocalıyoruz. Hiç bir şeyden haberimiz yok. Noam Chomsky’nin ifadesi ile “bilmediğimizi bile bilmiyoruz.” Yalnızlığımızı bir fırsata çevirmeliyiz. “Yalnızlığımız; bizi buna mecbur eden insanları bize mecbur etmeli.” Onunla herkese ders vermeliyiz. Örnek olmalıyız. Unutmamalıyız ki “yalnızılığımız, özgürlüğümüzdür.” Aklıma Ahmet Telli’nin bir şiiri geldi. Bir paragrafını yazalım buraya, içimize ders olsun diye;

“Selamsız, saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz dostlar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olmayız kendi ömrümüze her akşam…”

III- YALNIZLIĞA SIĞINMA TALEBİ / EBUZER DURUŞU

“Yalnızlık zor değil mi ey Ebu Zer?
Ebu Zer Gaffari;
– İnsanlar daha zor!”
– Ebu Zer

“Yalnızlık, cahil kişilerle oturmaktan daha hayırlıdır.”
– Hz. Ömer Faruk

“Başkalarıyla oldukça kendimi yalnız hissediyordum. Yalnız, kendimle yalnız değildim.”
– Ali Şeriati 

“Yalnızlık; başkalarından uzak yaşamak değildir, söylediğin şeylerin başkalarına uzak, anlamsız ve anlaşılmaz gelmesidir.”
– I. Berlin

“Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.”
– Carl Gustav Jung

“Yalnızlık, alın yazısının insanı kendi kendisine ulaştırmak için başvurduğu bir yoldur. ”
– Herman Hesse

“Yalnız olmak yanlış bir kalpte olmaktan iyidir.”
– Bukowski

Uzun uzun yorgunluklar, yanlışlıklar ve yalnızlıklar arasındayız. Yalnızlık; önünü alamadığımız kör gidişlerin, beşeri sarhoşlukların, arzu ve zevklerin, vahşet ve dehşetlerin, türlü aşağılık, zillet ve rezilliklerin, kin, nefret ve ihtirasların, kısacası necasetin egemen olduğu bu dünyada sığındığımız uçsuz ve bucaksız bir liman gibi. Ve her yalnızlık aynı zamanda uzun ve yıpratıcı bir yorgunluktur, bunun da bilincindeyiz. Ancak ne olursa olsun yalnızlık bir değerdir, değerlidir. Hele de kaliteli ve seçkin bir yalnızlık! “Kaliteli insanın evi, kendi yalnızlığıdır.” Yalnızlık zordur. Ve zor olan elbette değerlidir. Değer, dünyayı yaşanabilir kılan yegane mefhumlardan biridir, belki de en başındadır. Madem ki insanlardan -dünyevi ihtiraslarına yenik düşen insanlardan- beri duruyoruz, o zaman yalnızlığımıza sığınmalıyız. Yani Ebuzer’e yoldaş olmaya, yani Tevhidî bir hayat yaşamaya, yani Rahman’a komşu olmaya!

“Yalnızlık; paranın, malın, mülkün, zenginliğin, ucuzluğun, basitliğin, vasatlığın, kinin, nefretin ve türlü ihtirasın egemen olduğu hür(!) dünyaya Ebuzer’ce bir başkaldırış şeklidir. Dünyanın kuru kalabalığına sert bir ultimatomdur, yeni nesil aydının derin manifestosudur.” Ve “Yalnızlık, paylaşıl(a)mazdır.” Özdemir Asaf’ın deyimiyle. O zaman Cemal Süreya’nın güzel bir dizesiyle veda ederken haydi başlayalım “Yalnızlığın Başkenti” olmaya…

“Rahman ve Rahim Olan”a emanet olun.

Selâm, sevgi ve muhabbetle…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal