Modernist yaklaşımlar hevanın ilahlaştırılmasına yol açıyor!

Modernist yaklaşımlar hevanın ilahlaştırılmasına yol açıyor!

Yazar Fevzi Zülaloğlu, modernist yaklaşımların zamanla imanın buharlaşmasına, hevanın da ilahlaştırılmasına neden olduğunu söyledi.

“Temel Kaynağımız Kur’an” kitabıyla tanınan yazar Fevzi Zülaloğlu ile, özellikle son dönemlerde medya imkânlarının hoyratça kullandırılması neticesinde yıkıcı etkileri daha çok hissedilmeye başlanan modernist yaklaşımlar üzerine konuştuk. 

Son derece sığ ve temelsiz yaklaşımlar olmakla birlikte, insan hevasının alabildiğine şımartıldığı ve aklın mutlaklaştırıldığı bir kültürel ortamda özellikle gençler üzerinde etkili olan “Mealcilik” ve “Tarihselcilik” gibi modernist yaklaşım biçimleri ile, “Kur’an’ın lafzen (haşa) Allah’a değil Rasulullah’a ait olduğu” gibi hadsiz iddiaları konu edindik. 

Zülaloğlu, modernist yaklaşımların, sahiplerini İslam Ümmeti’nden kopuşa sürüklediğini ve en nihayetinde imanın buharlaşması ve hevanın ilahlaştırılmasını sonuç verdiğini ifade etti.

Söyleşi: Şükrü Hüseyinoğlu

Özellikle son yarım asırdır güçlü bir Kur’an’a yönelme süreci yaşanıyor. Doğal olarak bu süreçte geleneksel din anlayışlarının Kur’an’la çelişen yaklaşımları gündeme geldi ve bu anlamda bir ıslah çabasına tanıklık ettik. Bununla birlikte modern hurafeler ve Kur’an’a yaklaşım konusundaki modern sapmalar yeterince gündem edilmedi. Geleneksel hurafeler ile modern hurafeler konusunda bütüncül bir karşı çıkış birkaç çevrenin çabalarıyla sınırlı kaldı. Sizin “Tek Kaynak mı, Temel Kaynak mı?” alt başlığını taşıyan “Temel Kaynağımız Kur’an” adlı kitabınız bu konuda önemli bir boşluğu doldurdu. “Tek kaynak” ve “Temel kaynak” nitelemelerinden başlayalım dilerseniz. Bu nitelemeler neye tekabül ediyor?

Sorunuzun cevabına, er-Rahman er-Rahim olan Allah’ın adıyla başlamak istiyorum. En güzel övgüler âlemlerin ve bizim Rabbimiz olan Allah içindir. Salatü selam O’nun son nebisi Muhammed Mustafa’nın üzerine olsun, Rabbim onun iman davasını bizim ellerimizle ve bizim imkanlarımızla desteklesin. 

Kendi tecrübelerimizden başlamak gerekirse, bizim lise, üniversite yıllarında Kur’an’ı Kur’an’dan anlama çabamız bizi üzen ithamlarla karşılaştı. Bu ithamların önemli bir kısmı, “Kur’an” üzerinden Allah’ın elçisinin ilahi denetim altında oluşmuş olan Sünnet’ini küçümseyen “Mealci, Only Qur’ancı”lık akımlarıyla karıştırılmaktan ileri geliyordu. 

Biz meal okuyorduk. Ama mealci değildik. Hiçbir zaman salatı, yani namazı Rasulullah (s) gibi kılmaktan geri durmadık. Oysa mealcilerin, “tek kaynak Kur’an” diyenlerin süreç içinde vardıkları yerin, batıni yorumlar üzerinden “hakikati buharlaştırmak” olduğunu çıplak gözle görüyorduk. Yani başlangıçta basit gelenek eleştirisiyle başlayan meal okumaları, Mealciliğe evrildiğinde, nihayetinde bir şahsın yorumlarından bağımsız olmayan Kur’an Meali’ni de aşacak şekilde “hevayı ilah edinmek” anlamına gelen sonuçlar doğuruyordu. 

Bir iki örnekle izah edersek, Mealciliğin en meşhur yanlışı namazı terk etmekti. Bir başka örnek de kendilerini Resul ilan etmeleriydi. Nebi-Resul kavramları üzerinden, Allah’ın Elçisi Muhammed’i (ona salatü selam olsun) ve Sünneti küçümseyen Mealciler kendilerini süreç içinde Resul ilan ettiler. 

Mealciler geleneksel yanlışları eleştirmeye başladıklarında önce “Müslüman Mahallesi”nden koptular. Camiyi terk ettiler. Şimdilerde meşhur bir liderleri var. Artık “namazsız salat” yorumlarından vaz geçti. Abdesti mecaza haml ederek, manevi arınmaya indirgedi. Yani artık batınilik zirve yaptı. Aslında biz bu abdest, namaz, başörtüsü-tesettür düşmanı batini yorumları, yaşadığımız coğrafyada, sözde Alevilik üzerinden İslam’a yapılan saldırılarda görüyoruz: “Benim kalbim temiz, o halde namaza ihtiyacım yoktur” şeklinde geliştirilen batıni yorumda anlam ve iman buharlaştırılmaktadır. 

Sonuç: Mecaz hakikate galip geldi, hakikat ve iman buharlaştı. Çünkü Allah’ın elçisini yok sayan heva öyle istedi. Peki mealciler bu noktaya nereden gelmişti? Rasulullah (s)’in Sünnetini, yani İslam’ın ilahi denetim altında oluşmuş olan uygulamalı öğretimini, vahyin ilk şahitliğini küçümseyerek ilk sapma gerçekleşmişti. 

Biz lise ve üniversite yıllarında sahih bilgi ve sahih İslam algımızı inşa ederken birçok meali karşılaştırmalı olarak okuyorduk. Ama mealci değildik. Artık hakikat düşmanlarıyla aramıza bir duvar örmenin zamanı gelmişti. Ümmetimize her geleneksel yanlışları eleştirenin, her meal okuyanın Mealci olmadığını ilan etmemiz vicdani bir sorumluluktu aynı zamanda. Bizim “Kur’an Tek Kaynak mı? Temel Kaynak mı?” sorumuzun cevabını “Temel Kaynak” olarak vermemizin asli amacı Mealci sığlıkla, çok temelden olan farkımızı ortaya koymaktan ileri geliyor. 

“Mealcilik” olarak nitelediğimiz, kökeni Hind alt kıtasındaki “Kur’aniyyun” akımına dayanan yaklaşımın, özellikle gençlerin zihninde çok yıkıcı sonuçlara yol açtığını, başta Rasulullah’ın (s) sahih örnekliği olmak üzere Müslümanların zengin geleneğini sahih-muharref ayrımı yapmadan ortadan kaldırarak, salt lafızcı bir yaklaşımla İslam’ın temel şiar ve ibadetlerini ortadan kaldıran sığ, bağlamsız anlayışlara zemin hazırladığını görmekteyiz. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nedir?

Mealcilik, imanın buharlaşmasıdır. Bu hemen değil yavaş yavaş gerçekleşir. Ben Mealciliği Batıniliğe benzetiyorum. Hakikat-mecaz ilişkisini kurarken eğer sabit doğrularımız yoksa, rüzgarın savurduğu yöne doğru gitmek zorunda kalırız. 

Kur’aniyyun akımını, Only Qur’ancıları komplo teorisiyle izah etmek mümkündür. Ama bu kısır döngüye düşmeden söylersek, İslam Ümmeti’nin asli dinamizmini çeşitli nedenlerle kaybetmesi, buna sebep olarak görülen geleneksel anlayışların tarihi süreç içinde eleştirilmesine neden olmuştur. Eleştiriler de çoğunlukla haklı nedenlere dayanmaktadır. 

Ancak eleştirilerimiz bir ahlaki kaygıdan, sabit doğrulardan neşet etmiyorsa, tepkisel bir tavırla ma’lul ise, omurgasız ideolojilerin doğuşuna neden olabilir. İşte Mealciliğin geçmişte verdiği fotoğraf da bugün geldiği nokta da Müslüman Mahallesi’nden, Cami’den, İslam Ümmeti’nden kopuşla sonuçlanmıştır. 

Oysa gelenek eleştirisinin, mümini şirke de düşüren geleneksel yanlışların, Rasulullah’ın şahitliğini yok saymaya dönüşmemesi gerekiyordu. Çünkü Yüce Allah, elçisinin şahitliğini, örnekliğini kendisine itaatle yan yana zikretmiştir. Mealcilerin “Kur’an” deyişleri samimi olsaydı Kur’an’a kulak verirlerdi: 

“…Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Zira Allah çok bağışlayandır, eşsiz merhamet kaynağıdır.” (Ali İmran, 3/31)

Rasulullah’ı ve onun sünnetini yok saymak, imanın buharlaşmasıyla sonuçlanır. Çünkü Rasulullah’ı ve onun sünnetini yok sayan birinin namaz kılması, rükunun, secdelerin sayılarını tespit emesi, cenaze namazı kılması, Ramazan’ı tayin etmesi ve Ramazan orucu tutması, hacc günlerini tayin etmesi ve hacc yapması, tesettürün sınırlarını tayin etmesi mümkün değildir. Bu örnekler çoğaltılabilir. 

Ancak burada şu gerçek unutulmamalıdır. Modern bir proje olan Mealciliğin ilacı, geleneği kutsallaştıran, çerini-çöpünü evlerimize kadar sokmaya çalışan yorumlar değildir. Kur’an tartışılmaz temel kaynağımızdır. Kur’an’ın uygulamalı öğretimi olarak Sünnet ise Rasulullah’ın şahitliğini sahih ve mütevatir bir şekilde bize ulaştıran bir değerdir. Yoksa her rivayet Sünnet değildir. Her rivayeti Ehl-i Sünnet diye bize dayatan sığ ve hikmetsiz yaklaşımlar, Mealcilik gibi modern sapmaları beslemektedir.

Geleneksel din anlayışını mutlaklaştıran çevrelerin bir kısmı bu konudaki bilgisizlikleri sebebiyle, bir kısmı da aradaki temelden farkı bildikleri halde, sırf kara propaganda yapabilmek için kasıtlı bir şekilde modernist akımlarla, Kur’an merkezli bütüncül bir İslam uyanışı öngören ıslah akımlarını aynı kategoride değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa modernist akımlarla ıslah eksenli akım başlangıcı, gelişimi ve bugünü itibariyle farklı ve birbirine muhalif akımlar olmuştur. Bu iki akımın ortaya çıkışı, gelişimi ve bugününe dair sizden genel bir değerlendirme alabilir miyiz?

Modernist akımlar tepkiseldir. İbnu Haldun’un yerinde tespitiyle anlamaya çalışalım: “Mağluplar galipleri taklit ederler.” 

Biz “Batı Modernizmi’ne önce askeri, sonra kültürel, siyasal olarak yenilmiş olan İslam Ümmeti’nin çocuklarıyız. Modernist Batıcılar bu yenilginin sebebini İslam’ın içinde arıyor, faturayı ed-Din’e çıkarıyorlar. Bugün İslam coğrafyaları adı müslüman olan ama kendisi Batı Modernizmi’ni adeta kutsayan insanlarla doludur. Ve bugün İngiltere’yi yöneten Boris Johnson, Çankırılı Ali Kemal Paşa’nın torunudur. Dedesi müslümandır. Ama kendisinde İslam’dan eser yoktur. Aynı şekilde bugün aynı mekanlarda yaşadığımız modernistlerin, bedenleri aramızda dolaştığı halde, ruhları Paris, Londra gibi şehirlere ait olup çıkmıştır. 

Modernist Batıcılığın vardığı yer tarihimizde güzel özetlenmiştir: Johntürk, yani cöntürklük. Cöntürklük bir tavırdır. Bu tavırda omurga yoktur, sabit doğrular yoktur, mağlubun her şeyiyle taklidi vardır.

1839 Tanzimat fermanı, Modernizm’e yenilginin tarihi-siyasi vesikasıdır. Bu fermanı halk şöyle özetlemiştir: “Artık gavura gavur demek yasak.”

Öte yandan İslam’ı baz alarak geleneksel yanlışları eleştirmenin amacı ıslah etmektir. Modernistlikle Islahatçılığın, her şeyden önce niyet farkı vardır. Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza gibi ıslahatçı müminler, Batı’yı değil, İslam’ı baz almış, eksene Allah’ın Dini’ni koymuşlardır. Ve geleneksel ve modern yanlışları aynı kararlılıkla eleştirmişlerdir. 

Dengeleri gözeten hikmetli yaklaşımlar, vahyin inşa ettiği şahsiyete sahip her mü’minde görülür. Islahatçılar da ilahi vahye iman eden, Kur’an’dan beslenen mü’minler olarak, geleneksel yanlışları eleştirmişler, ama gelenek düşmanlığı yapmamışlardır. “Batı” yı eleştirmişler, ama körü körüne bir düşmanlık da yapmamışlardır.

Modernist akımların ilk olarak, İngiliz emperyalizminin doğrudan işgali altında bulunmuş olan Hind alt kıtası ve Mısır’da ortaya çıkmış olmalarının sizce özel bir anlamı var mı?

Bu bir gerçekliktir. Bu gerçekliğin komplo teorileriyle izahı mümkündür. Ancak Nasreddin Hoca’nın diliyle soralım: Hırsızın hiç mi günahı yok?

İngilizler en fazla Şeytan kadar şeytanlık yapabilirler. Bizim Kur’an’la inşa ettiğimiz şeytan tasavvurunda suçların ve günahların faturasını ona çıkararak, kendi sorumsuzluğumuza mazeret üretmek yoktur. 

Tüm emperyalistler, zalimler bugün yaptıkları gibi ülkeleri, zihinleri, gönülleri bölmek, parçalamak ve yönetmek isterler. Tıpkı Rasulullah’ın Medine’ye hicret etmeden önceki Evs ve Hazrec’in durumu gibi… Hicretten önce kalpleri paramparçaydı. Onları nasıl İslam birleştirdiyse, gerçek İslam hayata hakim olsaydı Hint Müslümanları da İngilizler’in oyunlarına gelmeyecekti. Bugün hala kendi kendini sömürgeleştiren halklarla dolu bir dünyada yaşıyoruz. 

Türkiye’de modernist yaklaşımların başta Ankara İlahiyat olmak üzere kimi ilahiyat çevrelerinde bir “Fazlurrahman ekolü” olarak başladığını ve giderek, Kur’an’ı hadis literatüründe yer alan “Hadis-i Kudsi” derecesine indirgeyen (Kur’an’ın lafzen -haşa- Allah’a değil Rasulullah’a ait olduğu iddiasını ortaya atacak) derecede pervasızlaşarak yaygınlaştığını görmekteyiz. Mısırlı modernist Ebu Zeyd’in öne sürdüğü “Kur’an kültürün oluşturduğu bir metindir” hadsizliğini bugün Türkiye’de ilahiyatçı sıfatıyla pazarlamaya kalkışanlar söz konusu. Bu pervasızlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Türkiye’de Tarihselciler’in geldiği noktayı özetlemek için, “Hadis-i Kutsi” nitelemesi bile fazla gelmektedir. Çünkü artık Kur’an’a Fazlurrahman gibi ahlaki-ibadi nassların kutsal kaynağı olarak dahi bakmıyorlar. 

İsim vererek söylersek, Mustafa Öztürk, İlhami Güler gibi Tarihselciler için Kur’an “Hadis-i Kutsi” olmaktan çıkmış, “Muhammed’in (s) yorumu” haline gelmiştir. “İnkâr etmeye dilleri varmıyor” desek iltifat etmiş oluruz. 

Müslüman olarak, Tarihselciler’den şunları istemek doğal hakkımızdır: Ey Tarihselciler! Ya küfrünüzü nifaka sapmadan, iki yüzlülük yapmadan, açıkça Boris Johnson gibi açık edin. Ya da Kur’an’ın Allah’ın vahyi olduğuna, Muhammed aleyhis selamın O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik edip tevbe edin. Ya da düşün yakamızdan, bizim dinimizi nasıl anlayıp nasıl yaşayacağımız sizi ilgilendirmez, bizim dinimiz bize, sizin dininiz size…

Modernist yaklaşım sahiplerinin başat söylemlerinden biri olan tarihselciliği, “Sabit din, dinamik şeriat” gibi albenili sloganlarla cazip hale getirme çabaları da mâlum. Söz konusu slogan ve bu arada Hermenötizm konusundaki değerlendirmeleriniz nedir?

Tarihselciler “Sabit din, dinamik şeriat” söylemini Kur’an’ın bir kısmını geçersiz ilan etmek için kullanıyordu. Artık buna gerek duymuyorlar. Açıkça kıssaları inkâr ediyorlar. Mesela İlhami Güler, “Musa-salih kul kıssası”nın Kur’an’a sonradan eklendiğini iddia ediyor. Tarihselciler her gün Kur’an’ın bir ayetini dillerine doluyorlar. 

Hermönetik, yani Anlambilim, yöntem olarak geçmişte Hristiyan bilim adamlarınca, İncil’deki çelişkileri izah için kullanılmıştır. Tarihselciler de Kur’an’ı Allah’ın sözü değil, insan sözü olarak değerlendirdikleri için Hermönetik’ten medet umuyorlar. Yani İbnu Haldun’un değerlendirmesiyle, “Mağlupların galipleri taklit etmesi”.

Modernist yaklaşım sahiplerinin bir diğer söylemi de, İslam’ın hâkimiyet ve devlet gibi bir gündeminin olmadığı yönündedir. İslam’ın bütün bir öğretisini, Allah’ın rab, ilah, melik gibi sıfatlarını geçersiz ve etkisiz kılan, onu iddiasız, ahkâmsız, Protestanlaştırılmış bir religion’a dönüştürmeyi ifade eden bu söyleme dair değerlendirmenizi alabilir miyiz?

“İslam’ın hâkimiyet ve devlet gibi gündemi yoktur” söylemi laik bir söylemdir. Laiklik ve sekülerizm İslam’a kurulmuş tuzaklardır. Din’in hayatın belli bir alanıyla sınırlı olduğunu iddia edenler, Din’i va’z eden Allah’a karşı müstağnilik yapmaktadırlar. Hakimlerin hakimi olan Allah’ı vicdanlara sıkıştırma çabası tam bir şirktir. Bu şirk türüne Kur’an’da “hevasını ilah edinmek” denilmektedir. İnsanın kendini kendine yeterli görmesi, kibire, nihayet kendini ilahlaştırmaya kadar varmaktadır. 

Yüce Allah âlemlerin Rabbidir; yani tüm Evren’in ve tüm insanlığın Rabbidir. Yaratmak ve yönetmek öncelikle O’nun hakkıdır. Yeryüzünün halifesi olan insan, yeryüzünü yönetirken Allah’ın rızasına uygun davranmak zorundadır. 

Rabbimiz biz mü’minlere adaleti uygulama, iyiliği emretme-kötülüğü önleme, yeryüzünde ezilen mustad’aflara yardım etme, onlar için savaşma görevi yüklemektedir. Bütün bunlar vicdanlara sığmayacak kadar büyüktür ve siyasi -askeri güç gerektirir. Dolayısıyla devlet gücü olmadan Rabbimizin yüklediği bu sorumlulukları, tam olarak yerine getirmemiz mümkün değildir. 

Kur’an’ın son sûresi Nas’la son noktayı koyalım: “De ki (ey insan): Sığınırım ben Rabbine insanlığın; insanların Meliki’ne (asıl yöneticisine), insanlığın ilahına.” (Nas,114/3)

Modernistlerin bir diğer yıkıcı söylemini de, Kur’an kıssalarının vâkiliği konusundaki iddiaları oluşturuyor. Rabbimizin bu konudaki apaçık beyanlarına rağmen, yine Mısırlı M. Halefullah ile Emin el-Huli’nin tezlerini tekrarlayıp kıssaların gerçekte yaşanmış hâdiseler olmayabileceğini öne sürüyorlar. Bu konuya dair sizin yorumunuzu alabilir miyiz?

Bunları çok da kâle almamak lazım. Dileyen iman eder, dileyen iman etmez. Ama biz şuna iman ediyoruz: 

“Sana onların haberini, hak ile, sahih bir amaca uygun olarak, Biz aktarıyoruz: Şu bir gerçek ki, onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi ve Biz de onların doğru yolda olma bilincini artırmıştık.” (Kehf,18/13)

Sözün özü; Yüce Allah kıssalarda senaryo yazmıyor, hakikati anlatıyor. Bizim için Rabbimizin beyanı esastır. Çünkü biz mü’miniz. Mü’min olmayanlar Kur’an üzerine bilimsel çalışmalar yapabilirler. Ama bize dinimizi öğretmeye kalkmalarını kabul edemeyiz. 

Bir post-modern iğva olarak “Kur’an’ın göreceliği” yaklaşımına dair değerlendirmelerinizi alabilir miyiz? Hakla bâtılı ayırt edecek bir Furkân olarak inzal edilen Kitab-ı Kerim izafi, herkesin farklı anlamasına açık görece bir kaynak olabilir mi?

Rabbimize sonsuz şükürler olsun, son Kitap olan Kur’an mushafta, metinde ilk günkü tazeliğiyle durmaktadır. Ancak insanoğlunun her anlamı buharlaştırma yeteneği vardır. Tarihte indirilen vahiyleri, Tevrat’ı, İncil’i nasıl tahrif ettiyse, metinde olmasa da tasavvurlarda Kur’an’ı tahrif edebilir. Etmiştir, ediyor, edecektir. 

İzafiyet, görecelik, hakikat-mecaz gibi hususlar, bir telakkiyi, bir ideolojiyi, bir dini, bir metni tahrif etmek isteyenlere fırsatlar sunmaktadır. Çünkü dilin kemiği yoktur. İlahi kelamı yanlış ölçüp biçenlere, kötü niyetlerle Kur’an’a yaklaşmak isteyenlere de, hakikat-mecaz, izafiyet-görecelik kuramları uygun imkânlar sunmaktadır. Bu bir tercih meselesidir.

İnsanı insandan daha iyi tanıyan Rabbimiz bu tür tuzaklara karşı gereken önlemleri almıştır. Ancak alınan bu önlemler imtihan dünyasında sadece muttakiler üzerinde işe yarayabilir. Bu nedenle Rabbimiz Kur’an’ı okuyan herkese hidayet garantisi vermiyor. Hidayet sadece ve sadece muttakiler için garantilidir. Bu da Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan bir ahlaki tutumla Kur’an’ı kıraat etmeyi gerektirmektedir. Takva gönüllerde var olduğu sürece mü’min Kur’an’ı yanlış anlasa da, bir müddet sonra düzeltebilir. Ama müstağniler inatçıdır, yanlış yanlışı besler, sonunda dalalet çukuruna yuvarlanırlar ve unutulmuşluğa terk edilirler.

Bir de ilahi kontrol, denetim altında oluşmuş olan Rasulullah’ın vahye şahitlik etmesi, yani Sünnet en doğru telakkiyi temsil etmektedir. Nasıl rivayetleri ve modern tasavvurları Kur’an’a arz etmek üzerimize vacip ise, Allah’ın diniyle ilgili yorumlarımızı da “Sahih Sünnet”e arz etmek zorundayız. Ancak bu şekilde göreceliğin tuzaklarına düşmekten kurtulabiliriz. 

Geleneksel hurafelere eleştirel bakmakla birlikte modern hurafelerin yılmaz savunucusu olmakta beis görmeyen Türkiye’deki modernistlerin ortaklaştıkları noktalardan biri de laiklik ve Kemalizm tuğyanının savunuculuğu. Kemalizm ve onun bir asırdır tam anlamıyla bir deli gömleği olarak topluma dayattığı laikliği Türkiye’de yobaz tarikat anlayışlarını önlediği varsayımıyla benimsiyorlar. Bizatihi Kemalizmin devasa bir resmî türbe merkezli, ölmüş bir insana yönelik tapınma biçimlerini öngören modern bir tarikat olması hususunu bir yana bırakırsak, bu coğrafyada Kur’ani uyanışın öncülerinden biri olan Mehmed Akif’in maruz kaldığı baskı ve Mısır’a gitmek zorunda kalışını hatırladığımızda aslında Kemalizmin iddia edilenin aksine Türkiye’de Kur’ani uyanış sürecini kesintiye uğrattığı ve belli bir süreliğine yer altına ittiği hurafelerin hâmiliğini yaptığı söylenemez mi?

Kemalizm tarikatlara savaş açmıştır. Ama Türkiye’nin en büyük tarikatını inşa etmiştir. Kemalizm türbelere savaş açmıştır, türbelerdeki komik uygulamaları tiyatrolarına, sinemalarına taşımıştır. Ama Türkiye’nin en büyük türbesini yapmış, tüm vatandaşlara da buradaki ritüellere uymayı vacip kılmıştır. Bu ritüellerle müslüman kalarak siyaset yapmak isteyenlere öyle tuzaklar kurulmuştur ki, o tuzaklara düşmeden politika yapmak imkansız hale getirilmiştir. 

Kemalizm, Din’i vicdanlara hapsetme, Allah’a hayatta küçücük, görünmeyen bir alan tahsis ederek, O’nun egemenliğini yok sayma projesi olarak uygulanmıştır. 

Aslında Kemalizm yeni bir şey söylememiştir. Tarih boyunca etkin bir güç olarak Allah’ın varlığına tahammül edemeyen, Allah’ı vicdanlara hapseden ya da O’nun egemenliğini göklerle sınırlayanlar hep olmuştur. Ve nebiler, salihler, sadıklar, şehitler onlarla mücadele etmiştir. 

Haklıyken haksız durumuna düşmemek için Kemalizm’le, Modernizmle, Tarihselcilikle, Gelenekçilikle mücadelemizi hikmetli bir şekilde yapmalıyız. Sövmeden eleştirmeliyiz, yapamayacağımız şeyleri de söylememeliyiz. Tevbe kapısının ölünceye kadar herkes için açık olduğunu unutmamalıyız. Din konusunda bizimle savaşanları, mü’minlere gösterdiğimiz merhametten mahrum bırakmalıyız. Vesselam…

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal