Medeniyet-i Sahiha

Medeniyet-i Sahiha

İbnülemin Mahmud Kemal, yüz yirmi yıl öncesinden modernleşmeye reddiye mahiyetinde makaleler kaleme almış, ortaya çıkan olumsuzlukların süreç içerisinde nerelere kadar gidebileceğini Müslüman ferasetiyle öngörebilmiştir.

Medeniyet-i Sahiha

Yakup Döğer

Derler ki: İnsan akıl ve nutka malik iken dini ve dünyevi kanunlar namıyla bir takım kayıt altına giremez, insan her istediğini yapmak iktidarına haizdir. Maddi ve manevi esaret hayvanlara mahsustur. Bu sözün (medeni bir adam) tarafından söylenmesi (medeniyet)in ne demek olduğunu pek güzel ispat eder.”

Postmodern tasavvurun, insan fıtratına vurduğu en şiddetli darbelerden biri, şüphesiz ki nefsin ve hevanın ilahlaştırıldığı ‘bireysel özgürlük söylemidir. Bunun daha da kötü tarafı ise, bu ifsat edici söylemin insanlar tarafından teveccühle karşılanmasıdır. Osmanlının modernleşme buhranı döneminde yaşamış Müslüman mütefekkirlerden biri olan İbnülemin Mahmud Kemal, yüz yirmi yıl öncesinden böyle bir görüşe reddiye mahiyetinde makaleler kaleme almış, yaşadığı dönemde ortaya çıkan olumsuzlukların, süreç içerisinde nerelere kadar gidebileceğini Müslüman ferasetiyle öngörebilmiştir.

Biz bu yazımızda, İbnülemin Mahmud Kemal’in 1898 yılında Tercüman-ı Hakikat Gazetesinde neşrettiği “Medeniyet-i Sahiha” başlıklı makalesini kritik etmeye çalışacağız.

İbnülemin Mahmud Kemal (1871-1957), 17 Kasım 1871’de İstanbul Beyazıt’ta doğdu. Babası, Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın yirmi yedi yıl mühürdarlığını yapmış, Rumeli Beylerbeyiliği pâyeli Mehmed Emin Paşa, annesi, dinî ve ahlâkî terbiyesinde çok şey borçlu olduğu Hamîde Nergis Hanım’dır. Devletin çeşitli kademelerinde görevler yapmış, ilmi ve kültürel olarak çok birikimli biridir. Bütün canlılığı ile ayakta kalan zihnî melekelerine ve sarsılmaz gayretine mukabil yaşlılığının son on yılında üst üste gelen rahatsızlıklarla bedeni gittikçe çöken İbnülemin bir ameliyat sonrasında 24 Mayıs 1957’de vefat etti.(1)

Mahmud Kemal kaleme aldığı makalelerini, II. Meşrutiyet’in ilanından önce Tercüman-ı Hakikat Gazetesinde neşrederek, yaşanılan sosyal ve siyasal buhrana çözüm arayan kişilerden biridir. Müslümanların, Batının çakma medeniyetine karşı, kendi değerlerine sahip çıkmalarını ve illaki bir ilerleme temin etmek istiyorlarsa bunu İslam’ın işaret ettiği usulle yapmaları gerektiğini sürekli hatırlatmıştır. Bu hatırlatmalarını “Medeniyet-i Sahiha” adını verdiği bir dizi makale serisiyle durmadan tekrarlamıştır.

Müellif, insanların birlikte yaşamak gibi bir mecburiyetlerinin olduğunun altını çizerken, bu birlikteliğin kurallarını da belirleyecek olan değerin sadece din olduğuna işaretle, başka hiçbir değerin dinin sağladığı birlik ve düzeni mümkün kılamayacağını hatırlatmaktadır. İnsanlar, medeniyeti hakikiyi kurmak, tesisini sağlamak istiyorlar ise, bir ilahi kanuna ve Mahkeme-i Kübra’ya mutlak manada iman etmeleri insanlık onuru için zaruridir. Bir İlahi Kanuna diğer bir tabirle bir dine tabi olmaksızın, bu alemde yaşamak isteyenler, şehirlerde insanlar içinde yaşamamalıdır. Böyle insanlar dağlara gitmeli, ormanlarda yaşamalıdır. İnsaniyet ve medeniyet iddiasında bulunmamalıdır.

Merhametsizce bir hayat yaşamak, birbirinin hukukuna tecavüz etmek, adaletsizce muamelelerde bulunmak için, insanın dinden azade olması gerekir. Cenab-ı Hakk’ın insana en büyük ihsanı olan aklın ve fikrin, meziyetini gösterebilmesi için mutlak olarak bir dine ihtiyacı vardır. Din aklın terbiyecisidir. Dinin terbiyesinden mahrum olan akıl, insanlığın faziletini taktir edip, insanlığa karşı olan vazifesini yerine getiremez. Alemin nizamını sağlamak isteyen insanların, kalplerini Allah korkusu doldurmalıdır.

Mahmud Kemal, insanın hayatının şu alemde üç-beş gün olduğunu ve gelecek gibi bir olasılığa sahip olmadığını da hatırlatır. İşte bu sebepten dolayı ömründe ne kazanırsa, ne şekilde nefsini tatmin ederse, o şekilde gidecektir. Kendi nefsi doğrultusunda işlediği cürümlere karşılık beşeri kanunların mücrimlere vereceği cezadan kurtulmak için, yaptığı kötülükleri insanlardan saklamaya çalışabilir. Bu gayretinde başarılı da olabilir. Şayet kurtulamazsa bile o zamana kadar ettiği zevki sefa kendisine yeterince mutluluk bahşetmiştir. Allah’tan korkmayan mücrim bir insan için bunun ne zararı var? Akıbeti geberip gitmekten ibaret değil mi? Nasılsa bir gün ölüp gittiği söylenecek. Bir Mahkeme-i Kübra’ya gidip de dünyadaki amelinden dolayı cezaya çarptırılacak değil mi?

Müellif, Allah korkusundan bihaber yaşayan dinsiz insanların, insan suretinde bir takım yırtıcı hayvanlar olduğunu ve hayvanlarla aralarında bir fark bulunmadığını ifade eder. Zira insan ile hayvan arasında bir fark varsa o da, insanın aklını kullanabilmesidir. Allah’a hayatlarında yer vermeyenler (ve bugünün tabiriyle özgürlük şarkısını terennüm edenler) derler ki:

İnsan akıl ve nutka malik iken dini ve dünyevi kanunlar namıyla bir takım kayıt altına giremez, insan her istediğini yapmak iktidarına haizdir. Maddi ve manevi esaret hayvanlara mahsustur.”

Bu sözün (medeni bir adam) tarafından söylenmesi (medeniyet)in ne demek olduğunu pek güzel ispat eder. Bu tür adamların medeniyetten anladığı başka bir şeydir.

Evet, onların medeniyet dediği şey, bizim bildiğimiz gibi beşeri meziyetlerle uyumlu olması lazım gelen yüce faziletler değildir. Onların anlattığı medeniyet yüzbinlerce liralarla vücuda getirilen tiyatrolar (diziler-filimler), sefahat haneler, betondan binalar, gösterişli elbiseler, vapurlar, yollar ve her türlü dünyevi yaşantıdır.

Ben derim ki, bunlar görünür medeniyettir. Bunlar temelsiz binalardır. Hakiki bir medeniyet tesis etmek için öncelikle bir metin vaaz edilmelidir.

Şimdi karşıma biri çıkıp da “be hey be deli, medeniyetin merkezi olan şehirlerin ihtişamını görmüyor musun? Eğer bu medeniyet çürük temel üzerine kurulsaydı, acaba bu zamana kadar yıkılıp yok olup gitmez miydi? Dese, bende ona “be hey akıllı, tarihi okumadın mı, seyahat etmedin mi? Romalıların, Yunanlıların, Farisilerin, Finikelilerin, Mısırlıların ve sair kavimlerin o şaşalı medeniyetinin bakiyesi olarak bugüne kalanın, harap duvarlardan, yedi kat yerin dibine geçen binalardan başka ne görüyorsun? Acele edipte inkılap zamanını gözüme sokma. İnkılap zamanını da, geçici alemi de senden iyi bilirim. Fakat iddia ederim ki, insan ve eserleri geçici olsa da, insaniyet ve insanlığın eserleri bakidir.”

Mahmud Kemal, meramını anlatmak hususunda sosyolojik ve felsefi bir dil kullanır. Öyle anlaşılıyor ki, müellif yaşadığı dönemde kendi toplumundan haberdar olduğu gibi dünya çapında olup bitenlerden de haberdardır. Batının materyalist tasavvuruna ve mekanik medeniyetine itiraz eder. Medeniyetin aslına tekabül edenin, insan onuruna yakışan bir dünya tasavvuruyla mümkün olacağının altını çizer. Müellif, Avrupalı olma azmiyle yanıp tutuşan seçkin azınlık yerli gâvurların gayretinin önüne taş koymaya çalışırken, aynı zamanda modernleşmenin ivme kazanmaya başladığı bir vasatta, bütün ayartmalara karşı kendi çizgisinde durabilmeyi başarmıştır.

Mahmud Kemal bugünleri görmüş gibi yazmaktadır. Tam bir Avrupalı olma sevdasının hortladığı ve hemen hemen her şeyimizle gavurlardan farkımızın kalmadığı bir tarih diliminde, medeniyeti her yere beton dökmekten, yol yapmaktan, fabrika kurmaktan, sanayiyi, ihracatı yükseltmekten bahsedenlere, aslında yanlış yolda olduklarını hatırlatmaktadır. Merhametsiz ve mekanik bir medeniyet kuranların, insanların karınlarını doyururken (ki bu bile zamanımız itibarıyla mümkün olmuyor) kalplerini aç bırakmalarının, ahlaki yozlaşmaya göz yummalarının, her türlü fitneye yol vermelerinin acı bir ati ile sonuçlanacağını yüz yıl önceden gözlerinin içine sokmaktadır.

İktidarın, gücün ve paranın nefsi ayartabileceğini, dosdoğru yoldan saptırıcı potansiyelinin olduğunu, dinsiz medeniyetin yeni keşiflerine methiyeler dizdirebileceğini görmemize yardımcı oluyor. Zira müellifin yaşadığı dönemde bugünlerin provası yapılmaktadır. Bugünün temelleri o günlerde atılmaya, gavurlaşmanın sürdürülebilir bir düzeye çıkarılmaya çalışıldığı dönemlerdir. Ve Mahmud Kemal haklı çıkmıştır. Gecenin karanlığını bile yırtan ışıl ışıl, şaşaalı şehirlerin bulvarları, nefsi ayartan kapitalist yaşam kültürü, adaletsiz üretim ve ahlaksız tüketimin körüklendiği günümüzde, acaba hakkı ve hakikati söyleyenlerin sesi ne kadar duyulabilir? Tavsiye edilen sahih düşüncelere, telkinatlara, hızın ve hazzın baş döndüren yalancı muhteşemliği bir nebze olsun kulak vermeye imkân tanır mı?

Mahmud Kemal bu sahte medeniyetlere yeniden döner:

Saydığımız milletler gerçi bir medeniyet zuhura tesis etmişlerdi. Lakin medeniyet-i sahiha vücuda getirmemişlerdi. Bu cihetle medeniyetleri de, eserleri de kendileriyle beraber mahvolup gitti. Nefsinin ayartmalarından ve acziyetten azade olamayan insanların vaaz edeceği kanunların medeniyeti zail olur. Medeniyet hakiki manasıyla tesis edilmiş olsaydı, bekası muhakkaktı. Artık mümkün olan güzel bir istikbali, hal ve maziden keşfet. Binlerce seneden beri beşerin selameti için gösterdikleri güzel ahlakı, ilahi dayanaktan tecrid edenlerden, faziletli bir ahlak beklemek, makbul bir davranış beklemek kabilindendir.”

Mahmud Kemal çok dikkat çekici hususlara değinmektedir. Ahlakı dinden soyutlayanlardan, ne ahlaklı ne de makbul bir davranış beklenmesi imkân dahili dışındadır. Zira sahih bir medeniyet kurmak isteyenler, öncelikle Allah ile aralarını düzeltmeli, Allah’ın dinine tabi olmalı, dinin tanımladığı ahlakla ahlaklanmalıdır. Ahlak denilen fazilet, Cenab-ı Haktan korkarak ilahi rızaya muvafık olmak, kendin ve insanlık için hayır yollarını tercih etmektir. Hemcinsine daima maddi ve manevi yardım etmeye çalışmak gibi iyilikleri yapabilmektir. Tertemiz ahlakın asli kaynağı ilahidir. Ve bu ahlak insanlara iyiliği göstermeye çalışmak, yaratıcının varlığını kemal ve azametini bildirmek, dünyevi hayatta şeriatın sınırları dahilinde yaşamak gibi erdemlere haizdir. Tanımı ve referansı ilahi olanın dışında kabul edilen ahlaki tanımlar ve kabuller, atisi olmayan dünyevi heveslerdir.

Bir de şu ciheti nazara alalım: Her dakika Allah’ı zikretmeyen, Allah’ın azametini düşünmeyen, Allah’tan korkmayanlar insan olduklarını, bir şeref-i azim ile el mahlukata mümtaz bulunduklarını nasıl taktir edecekler?”

Mahmud Kemal, insan hayatının ve dünyevi yaşantının merkezine Allah korkusunu koyar. Kalplerinde Allah korkusu olmayanlar, insan olduklarının, mahlûkatın içinde büyük bir şerefe sahip bulunduklarının farkında bile değildir ve hayvanat gibi yaşarlar. Allah korkusu, insanın nerede duracağını ve nerede hareket edeceğini gösterir. Zira insana “dur” diyecek bir merci olmazsa, neler yapabileceğini kendisi bile kestiremez. Bunun tezahürlerini günümüzde bütün insanlık gördüğü gibi, böyle giderse görmeye de devam edecektir.

Mahmud Kemal medeniyeti, Medeniyet-i Kazibe ve medeniyeti Sahiha olarak ikiye ayırır. Medeniyet-i Kazibe, dinden ve dinin tayin ettiği ahlaktan mahrum olan milletlerin inşa ettiği vapurlar, binalar, fabrikalar, muntazam sokaklar, belediye düzenlemelerinden oluşur. Bunlar asli değil, fer’i olanlardır ve zahiri medeniyetin eserleridir. Bunlarda cemiyet-i beşeriye için dünyevi anlamda olumlu menfaatler mevcuttur. Zira asla riayet edilmemiş, fer’inden başlanmıştır. Bunun aksi iddia edilse de, medeniyet-i zahire ile medenileşmiş olan milletlerde işsizlikten ortaya çıkan sorunlar, açlıktan sıkıntı çeken ve intihara kalkışanlar, toplumda ortaya çıkan her türlü münkerat, cinayetler, fuhuş, kumar gibi insanlık dışı hadiseler yaşanmazdı.

Medeniyet-i Sahiha ile medenileşen bir millettin arasında da sıkıntı çekenler olmasına rağmen, medeniyet-i kazibede yaşanan hadiseler gibilerine çok nadiren rastlanır. Çünkü medeniyet-i sahiha, toplumun genelinin saadetine kefildir. Bu kefilliğin memba-ı ise ilahi iradedir. Her şeyin Allah korkusu gözetilerek yapıldığı bir toplumda, Allah’ın yardımını da her daim gelecektir. Şimdi biraz aklını kullananlar koşuyorsa yürüsün, yürüyorsa dursun, duruyorsa otursun, oturuyorsa uzansın ve medeni bir hayat yaşadığımızı iddia edenlerin nasıl bir yalanla insanları kandırdıklarını düşünsünler. Yaşanılan medeniyette (!) Allah’ın sözünün muteber olduğundan ve insanların kalbinde Allah korkusunun varlığından bahsedilebilir mi? Mahmud Kemal’in tabiriyle; yaşadığımız medeniyet, medeniyet-i sahiha mı yoksa medeniyet-i kazibe mi?

Makale kaynağı: İbnül-Emin Mahmud Kemal, Medeniyet-i Sahiha, Tercüman-ı Hakikat, sayı 998, tarih 30 Temmuz 1898

1-Ömer Faruk Akün, İbnülemin Mahmud Kemal, DİA, cilt 21, sayfa 249

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal