İhsan kavramı

İhsan kavramı

“İslam’ın ihsan anlayışı, hayattan kopuk bir retorik değil, ayakları yere basan, bizzat yaşamın içinden bir kesit, daha doğrusu yaşamın kendisidir.”

İhsan

Ha-su-ne fiili bir şey güzel olmak anlamındadır. Ahsene fiili ise bir şeyi iyi, güzel yapmak, bir şeyi bilmek, iyilik etmek anlamlarına gelir. Rağıb el-İsfahani’nin belirttiğine göre hasene (hasenetun) insanın canı ve bedeni için elde ettiği bütün sevindirici nimetlere denir. Zıttı ise seyyiedir. Türkçede Hasan olarak telaffuz edilen hasen, gözlere hoş görünen şeyler için kullanılır. Bir de basiret yönünden güzel görünenler vardır ve Kur’an’da hasen kelimesi bu anlamda da kullanılmaktadır. Husn (el-husnu) güzellik (cemal) demektir ve zıttı kubh’tur (çirkin). Husun ve kubuh, kelam ilminin esaslı tartışma maddelerinden biridir.(Husun ve kubuh / iyilik ve kötülük akılla mı bilinir, yoksa bir şey Allah güzel dediği için güzel, çirkin dediği için çirkin mi sayılmalıdır?) Ahsen ‘en güzel’ demek olup, hasenin ismi tafdilidir. ‘Sözlerin en güzeli’ (ahsenehû) (Zümer, 18) gibi. Ahsene fiilinin mastarı olan ihsan ise yardım ve cömertlik anlamlarına gelmektedir. Muhsin, iyilik eden demektir.

‘Husn’ kelimesine Kur’an’da ondan fazla ayette rastlamaktayız. Kişiye, ana-babasına iyilik üzere davranması (husn) tavsiye edilirken (Ankebut, 8); ‘kadının güzelliği’ anlamında (Ahzap, 52) ‘husn’ kelimesi kullanılmıştır. Meryem’in Rabbi olarak Allah, onu ‘güzel bir kabul’ ile (bi-kabûlin hasenin) kabul etmiş ve onu ‘güzel bir bitki’ gibi (nebâten hasenen) yetiştirmiştir.(Âl-i İmran, 37) Müminlerin, Allah rızası için muhtaçlara faizsiz borç vermeleri ‘güzel bir borç’ (karz-ı hasen) olarak adlandırılır. (Müzzemmil, 20; Hadid, 11; Bakara, 245). Hurma ve üzüm gibi meyvelerden güzel rızık (rızkan hasenen) elde edilir.(Nahl, 67) Allah yolunda canlarını veren müminleri, Allah tarafından verilecek güzel bir rızık (rızkan hasenen) beklemektedir.(Hac, 58) Salih amel işleyen müminlere güzel bir ecir (ecran hasenen) vardır.(Kehf, 2)

Kadının, borcun, rızkın ‘hasen’i olduğu gibi, belanın güzeli (haseni) de vardır. Bedir savaşında müminlerin öldürdüğü kafir savaşçıları asıl olarak onların değil, Allah’ın öldürdüğü açıklanırken, bunu Allah’ın, müminleri güzel bir imtihan ile (belâen hasenen) denemek için böyle yaptığı bildirilir.(Enfal, 17)

İnsanın yaptığı amellerin kötü (sû) olanı ve salih olanı vardır. Fakat bazı insanlar kötü amellerini (sû-u amel) güzel (hasen) sanmaktadırlar.(Fatır, 8) Buna göre insanın husun ve kubuh (ya da seyyie) değerlendirmesine güvenilemez. İnsan hakla bâtılı da, ölçülerindeki bu şaşma nedeniyle karıştırabilmektedir. Dolayısıyla hangi şeylerin güzel (hasen) olduğuna dair mutlak bilgi Allah’a aittir.

Hasene (hasenetun) kelimesi Kur’an’da yirmi sekiz ayette geçmektedir. Dünyadaki bir takım nimetlere ‘hasene’ denir ve imandan nasibini almamış kimseler sadece dünyadaki bu güzelliklere talip olurlar. Müminler ise ‘hasene’ye asıl olarak ahirette muhtaç olacaklarının bilincinde oldukları için, Rablerinden hem dünyada hem de ahirette bu güzellikleri vermesini niyaz ederler.(Bakara, 201; A’raf, 156) Mesela İbrahim (a.s) dünyada iyiliklere (hasene) kesin olarak mazhar olmuş birisidir. Ahirette de salihlerden olarak nice nimetlere kavuşacaktır.(Nahl, 122) Bu dünyada ihsanda bulunanlara mükafat olarak hasene vardır.(Nahl, 30) Bir hasene yapana, ondan daha hayırlı bir karşılık vardır.(Kasas, 84)

Kur’an, hasene kelimesini bir tebliğ terimi olarak da kullanır: Rasulullah (ve onun şahsında bütün davetçiler) Allah’ın yoluna hikmetle ve güzel öğütle (bi’l-mev’ızatı’l-hasene) çağırmakla görevlidir. Bu ayet İslamî davetin kaba-saba, kırıp-dökerek değil, nezaket, güzellik ve estetik içerisinde, hikmetli sözlerle yapılması gerektiğini yeterince anlatır. Aynı zamanda İslam davetçisi, kafirlerle ‘en güzel bir yol’la (billetî hiye ahsen) mücadele etmekle emrolunmuştur.(Nahl, 125) Davetçi mümin tatlı bir dile sahip olmalı, soylu davranış göstermeli, akıllı ve cezbedici fikirler öne sürmeli, polemik, cedel ve sonuçsuz tartışmalar içine girmekten kaçınmalıdır.(Mevdudi) Muhatabını suçlamaktan, iğneli sözler söylemekten kaçınmalı, ne olursa olsun muhatabını yenmek gibi bir çabası olmamalıdır.

Kur’an hem Rasulullah Muhammed (a.s)’ı (Ahzap, 21), hem de İbrahim (a.s)’ı (Mümtehine, 4) müminler için dört başı mamur, örnek bir Müslüman modeli olarak takdim ederken ‘hasene’ kelimesini kullanması (usvetun hasenetun), kelimeye daha bir anlam zenginliği katmıştır. 

‘Ahsen’in müennesi (ya da mastar) olan el-Husnâ kelimesi de güzelliklere delalet edici olarak Kur’an’da on yedi ayette kullanılmış olup, en meşhuru Allah’ın isimlerini niteleyen şeklidir. Dört ayette (A’raf, 180; İsra, 110; Taha, 8; Haşr, 24) en güzel isimlerin (el-Esmâ el-Husnâ) sadece Allah’a ait olduğu belirtilir. Burada önemli olan, Allah’ın isimlerinin ‘güzel’ (hüsnâ) olarak nitelendirilmesidir. Bütün güzel isimler Allah’a aittir çünkü Allah’ın kendisi güzeldir. Bunun dışında, iman ve salih amele takdir edilecek ecir de ‘husnâ’ kelimesiyle ifade edilmiştir. (Kehf, 88; Yunus, 26; Necm, 31 v.b.). İman eden kimseler tarafından tasdik (Leyl, 6), kafirler tarafından da tekzip edilen şey neyse, işte o el-Husnâ’dır.(Leyl, 9)

Hasen’in ismi tafdili olan ahsen kelimesi ise Kur’an’da otuz altı ayette zikredilmiştir. Allah en güzel yaratıcıdır. (Ahsenu’l-Hâlikîn) (Mü’minun, 14; Saffat, 125). Allah insanı da en güzel bir kıvamda (fî ahseni takvim) yaratmıştır.(Tîn, 4) Hiç kimsenin boyası Allah’ın boyasından ‘daha güzel’ (ahsen) değildir.(Bakara, 138) En güzel din, yüzünü Allah’a teslim eden kimsenin dini yani İslam’dır. (ve men ahsenu dînen) (Nisa, 125). En güzel hüküm Allah’ın hükmüdür.(Maide, 50) Müminler, kendilerine selam veren kişileri, ondan daha güzel bir selamlama ile selamlamalıdırlar.(Nisa, 86) Yetimin malına ‘en güzel’ olan yöntemin dışında başka bir amaçla yaklaşılamaz.(En’am, 152) Allah insanları kimin en güzel ameli (ahsenu amel) işleyeceğini denemek için yaratmıştır.(Hud, 7; Kehf, 7; Mülk, 2). Yusuf kıssası, kıssaların en güzelidir. (Ahsenul kasas) (Yusuf, 3). Kur’an da bir bütün olarak ‘en güzel söz’ (ahsenel hadîs)dir.(Zümer, 18, 23) Kullar, sözün en güzelini (hiye ahsen) söylemeliler (konuşma ve üslup güzelliği). Aksi taktirde şeytan insanların aralarını açmak ister.(İsra, 53) ‘Sözü en güzel olan’ kimdir (ve-men ahsenu kavlen?) diye sorulacak olursa, hiç kuşkusuz o, Allah’a davet eden kimsedir.(Fussilet, 33) Kötülüğü en güzel bir biçimde savmak gerekir.(Mü’minun, 96; Fussilet, 34). Ehli kitapla da en güzel bir biçimde (hiye ahsen) mücadele edilmelidir.(Ankebut, 46)

Muhsin ismi faili Kur’an’da dört defa tekil, diğerlerinde çoğul (muhsinîn/muhsinûn) olmak üzere kırk kadar ayette kullanılmıştır. Muhsinler iyilik yapanlar, ihsan edenlerdir. Muhsinlerin en açık tarifi şu şekilde yapılmaktadır: Muttakiler hem bollukta hem de darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden kimselerdir. Muttaki, bollukta ve darlıkta infak, öfkeyi yutmak ve af… Bütün bu erdemlerin tek kelimeyle izahı nedir denirse, bu işte, ‘muhsinler’dir.(Âl-i İmran, 134) Böylece Muhsin kelimesi ‘muallak’ olmaktan kurtulup, oldukça belirgin, elle tutulur bir anlam kazanmaktadır. Allah’ın sevdiği muhsinler, “Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et!” diye yakaran müminlerdir.(Âl-i İmran, 147-148) Affetmenin muhsinlik olduğuna dair bir telmih de Maide suresinin 13. ayetinde bulunmaktadır. Sabır (Hud, 115), sabır ve takva (Yusuf, 90), Allah yolunda cihad etmek (Ankebut, 69) muhsin olmanın ön şartı gibidir. Bazı elçiler ‘muhsinler’ olarak anılırlar.(En’am, 84) Rüşd çağında elçilik verilen Yusuf (Yusuf, 22), Musa (Kasas, 14; Saffat, 121) ve Harun (Saffat, 121) da muhsinlerdendir. Nuh’la (Saffat; 80) beraber İbrahim (Saffat, 105, 110) ve İlyasîn (Saffat, 131) de muhsin elçilerdendir. Zindan arkadaşlarının ilk gözlemi, Yusuf’un Muhsin olduğu yönündeydi.(Yusuf, 36) Kur’an ancak Muhsinlere hidayet ve rahmettir.(Lokman, 1-3)

Fiil olarak ‘ahsene’ iyilik yapmak, lütufta bulunmak anlamındadır. Mesela Yusuf (a.s) günaha davet edildiğinde, Rabbim bana güzellikler verdi (innehû rabbî ahsene mesvaye) diyerek günahtan kaçınmış (Yusuf, 23), hem de kıssanın bitiminde ana-babasını tahtına çıkarıp, geçmiş süreci özetler mahiyette, “…babacığım, bu, önceki rüyanın tevilidir işte. Rabbim onu gerçekleştirdi. Doğrusu Rabbim bana lütfetti…” (ahsene bî) (Yusuf, 100) diyerek, ‘ihsan’ vurgusu yapmış; ihsan duygusu günaha düşmesine karşı bir engel olmuştur. 

Evveliyetle Kur’an’ın şu hatırlatmasına kulak vermek gerekir: Allah (yarattığı) her şeyi güzel yapmıştır. (Ahsene kulle şey’in) (Secde, 7). Allah arzı insan için yerleşim yeri, göğü bir bina gibi kılmış, insana suretini vermiş (tasarlamış) ve suretlerimizi de en güzel bir biçimde yapmıştır. (fe-ahsene suverakum) (Mü’min, 64; Teğabun, 3). Allah, iyilik edenlere (ale’llezî ahsene) nimetini tamamlamak için Musa’ya Kitabı indirmiştir.(En’am, 154) Ashab-ı Kehf kıssasının bitiminde, kıssaya ilişkin söylenecek son söz mahiyetinde, iman eden ve salih amel işleyenlere şu gerçek hatırlatılır: Allah güzel amel işleyenlerin (ahsene amelen) ecirlerini asla zayi etmez.(Kehf, 30) Bu kimselere Allah güzel bir rızık vermiştir.(Talak, 11) 

İhsan kelimesinin, ilgilisinden herhangi bir karşılık beklemeksizin, sırf iyilik olsun diye iyilik yapmak anlamına geldiğini en iyi anlatan açıklama, Karun vesilesiyle yapılmıştır. Musa’nın kavminden olan Karun’a öğütler veren Allah, dünya-ahiret dengesini kâmilen tensip ettikten sonra şöyle buyurur: “…Allah nasıl sana ihsan ettiyse, sen de insanlara ihsan et!”(Kasas, 77) Allah’ın Karun’a -tüm insanlara olduğu gibi- tamamen karşılıksız, mahza kendi lütfu olarak ihsan ettiği kesindir. İnsana verilen nimetler şayet insanın tamamen hak etmesiyle alakalı olsaydı, yeryüzünde insanların ekseriyeti açlıktan ölür, müreffeh hayat yaşayanların pek çoğu da daha az nimete sahip olurlardı. Mülk Allah’ındır ve Allah dilediğine hesapsızca verir. İşte ihsanın ölçüsü budur. Dolayısıyla kişi, herhangi bir karşılık beklemeksizin ve yukarıdaki ayetin bildirdiği bilinçle iyilik yaparsa, işte o ihsandır. Fakat şurası unutulmamalıdır ki insan, yaptığı her ihsanı kendi nefsi için (kendi hayrına) yapmış demektir.(İsra, 7)

Kur’an, kendisine karşı nüşuz içinde olan kocasına karşı mümin kadına, aralarında bir sulh olması için çaba harcamasını tavsiye eder ve ‘sözün özü’ kabilinden yine de kadına ihsan yapması ve takva hatırlatılır.(Nisa, 128) Çünkü aklı selim sahibi herkes teslim eder ki, hiçbir hukuki norm ya da yasal mevzuat bir aileyi zoraki bir arada tutamaz. Tutsa bile, orası sıcak bir yuva olamaz, bir otelin soğuk bir odası olmanın ötesine geçemez. Aileyi ancak ihsan ve takva ayakta tutar.

İhsan kelimesi Kur’an’da yaklaşık on iki ayette zikredilmiştir. Bu kullanımların bağlamına dikkat edilerek yapılacak bir okuma, kavram olarak ihsanı daha belirgin hale getirmektedir. Bu okumada dikkat çeken ilk husus, ana-babaya iyi davranmanın ihsan olarak adlandırılmış olmasıdır. Ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara (Bakara, 83; Nisa, 36) ve bunlara ilave olarak yakın ve uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve ellerimizin altında bulunan kimselere (köle-cariye, hizmetçi v.b.) ihsanda bulunmamız (Nisa, 36) istenmektedir. Bazı alimler Bakara 83. ayette, be harfi cerrinden sonra ihsan kelimesinin mansup gelmesinden “ana-babaya kusursuz şekilde iyi davranın” anlamını çıkarmışlardır. Bakara 83, Nisa 36, En’am 151, İsra 23, Lokman 14 ve Ahkaf 15 gibi ayetlerde ana-babaya iyilik yapmanın Allah’a ibadete bitişik zikredilmesi, ana-babaya iyi davranmanın ehemmiyetini gösterir. Allah Teala nasıl ki, herhangi bir karşılık beklemeksizin kullarına her türlü nimeti bağışlıyorsa, anne-baba da (ateist bile olsalar) çocuklarına böyle, karşılık beklemeksizin iyilikte bulunurlar. Çocuğun ödevi işte bu iyiliklere karşı, bir nebze olsun ana-babanın hakkını ödemek olmalıdır. Kur’an, ana-babaya iyilik yapmayı (ihsan) emrettiği hiçbir ayette, ana-babanın müslim olması gibi bir kayıt düşmemiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, ana-baba kafir bile olsa, bu onlara iyilik yapmaya mâni değildir. İşte İslam’ın ihsanı budur. Şu var ki, ana-baba çocuklarına küfür içerikli bir eylemi dayatmaya kalkarlarsa, çocuk medeni bir şekilde, bu hususta ana-babaya itaat etmeyecektir.(Lokman, 15) Ama mümkün olduğunca ana-babayla iyi geçinmek, onlara öf bile dememek, üzerlerine merhamet kanatlarını germek (İsra, 23-24) Allah’ın muradıdır. Bakara 83 ayetinde ana-babaya, akrabaya yetimlere ve yoksullara ihsan ile davranın emrinden sonra, insanların geneline yönelik olarak da, “(halka) güzel söz söyleyin!” buyrulması, Müslüman nezaketinin nasıllığına dair önemli bir açıklamadır.

En’am suresinin 151. ayeti, Allah’ın haram kıldığı şeyleri açıklamaktadır. Haramların ilki, Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşmaktır. İkinci olarak “ana-babaya ihsan ile davranın” denilir. Yani ana-babaya ihsan ile davranmak Allah’ın emri, kötü davranmak tıpkı Allah’a şirk koşmak gibi, haramdır. Devamında ise rızık korkusuyla çocukları öldürmek, kötülüğün gizlisi ve açığını işlemek, cana kıymak gibi haramlar vardır. İşte ana-babaya ihsan ile davranmak bu haramların sıralandığı bağlamda ve şirkten hemen sonra zikredilmiştir.

İhsan, diyetler bahsinde de geçerlidir. Kısas farz olmasına rağmen, maktulün velisi kısas cezasını affederse, kâtil ya da yakınları, diyeti ‘güzellikle’ (bi-ihsân) ödemek durumundadır.(Bakara, 178)

Boşanma bahsinde ihsana daha fazla gerek vardır. Boşamak iki defadır. Bundan sonrası ya boşamaktan vazgeçip, maruf şekilde eşini tutacak ya da kişisel kapris ve intikam gibi duygularına yenik düşmeden, İslam’ın emrettiği nafaka temini, kadını acilen kapı dışarı etmemek (Talak, 1); emecek yaşta bebekleri varsa, gerektiğinde ona süt anne tutmak (Bakara, 233) gibi hukuki-ahlaki ilkelere riayet ederek, ‘güzellikle’ (bi-ihsân) salıverecektir.(Bakara, 229) 

Nahl suresinin 90. ayetinde Allah üç şeyi emretmekte, üç şeyden de nehyetmektedir. Emrettiği üç şeyden birincisi adalet, ikincisi ihsan, üçüncüsü de akrabaya yardımdır. Nehyettiği üç şeyin ilki fahşâ, ikincisi münker, üçüncüsü ise haddi aşmak (bâği olmak)tır. İhsan’ın nasıl bir anlam ve öneme sahip olduğunu, adalet teriminin hemen yanında ve münker kavramının tam karşısında zikredilmiş olmasından anlayabiliriz. Adalet toplumun temeli ise, ihsan da toplumun bünyesi ve uzuvları, iç ve dış organları gibidir. İhsan (cömertlik-affedicilik-nazik olmak-merhamet v.b.) olmadan sırf adaletle toplumun ayakta kalması imkansızdır. Fakat adaletsiz ihsan da iyilik görüntüsünden başka bir şey olmayacaktır.

İhsanın infakla doğrudan alakası vardır. Allah’ın adalet ve ihsandan sonra akrabaya vermeyi emretmesi, bir infak çağrısıdır. Allah müminlere, infakta bulunmalarını emreder ve infak yapmamak suretiyle, kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmamaları hususunda uyarır, hemen peşinden de ihsanda bulunmalarını emreder çünkü Allah ihsan edicileri (Muhsinleri) sever.(Bakara, 195)

Kur’an’ın ihsan çıtası şu şekildedir: Müminler olarak önce Uhud savaşı gibi bir can pazarına katılacaksınız; orada ölecek ya da öldüreceksiniz. Belki yara alacaksınız. Yetmiş şehid verdikten sonra savaş sona erecek ve düşman yine de tam istediğini elde edememiş olarak kendi şehrine dönüş yoluna koyulacaktır. Yolda ise geri dönüp, Müslümanları tamamen yok etmek yönünde görüşler ortaya atılacaktır. Bu durumdan haberdar olan Allah Rasulü, yetmiş şehid vermiş ve sağ kalanların yaralı ve yorgun-argın olmasına bakmaksızın İslam ordusunu, düşmanı takip etmek üzere yeniden göreve çağıracaktır. İşte müminler Allah’ın ve Rasulünün bu çağrısına hiç itirazsız icabet edecekler, ilave olarak aynı müminler ihsanda bulunmaya ve takvalı olmaya davet edilecekler! (Âl-i İmran, 172) 

Kur’an ahlakı ihsan çıtasını bir basamak daha yükseltmektedir: İman+salih amel+takva+iman+salih amel+yeniden takva+iman+yeniden takva+ihsan.(Maide, 93) Bu ayetteki tertibe göre ihsan, iman, salih amel ve takva ile örülen bir yaşamın hamulesi gibi durmaktadır.

İşte İslam’ın ihsan anlayışı, hayattan kopuk bir retorik değil, ayakları yere basan, bizzat yaşamın içinden bir kesit, daha doğrusu yaşamın kendisidir.

İhsanın sosyal-siyasi yansımaları bu kadarla sınırlı değildir. Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacirler, Medine’nin müminleri Ensar ve bu iki gruba ‘güzellikle’ (bi-ihsân) tabi olan başka müminler övgüyle anılır, Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı oldukları bildirilir.(Tevbe, 100) İslam davasında Muhacir ve Ensar’a katılan, onlara tam destek veren müminlerin bu katılımlarının ‘güzellikle’ olmasının anlamı nedir? Bunun anlamı şu olsa gerektir: Bu müminler zaten bu katılımlarıyla güzel olanı seçmişler, güzelden/ihsandan yana irade koymuşlar ve bu güzelliğin her türlü bedelini de güzellikle ödemişlerdir. Bu güzel katılımları ikbal beklentisi, çıkar, nüfuz, statü kaygısı için olmayıp, sırf Allah rızası içindi ve onu da elde ettiklerini bizzat Allah müjdelemiştir.

Burada şöyle bir inceliğin de altını çizmek gerekir: Nasıl ki bir salih amel, öncelikle kişinin kalbî durumuna göre olup, her ‘salih amel’ gerçekte salih amel olmayıp, sadece sahibinin iddiasından ibaretse, ihsan da böyledir. Bir davranış ya da fiilin ihsan olabilmesi için, sahibinin mümin ve takvalı olması gerekir. Allah kafirlerin işledikleri amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küle benzetmektedir.(İbrahim, 18) Yani hiçbir amel değeri yoktur. İhsan da tıpkı bunun gibidir. Allah’ın ayetlerini küfreden, O’na kavuşmaya inanmayan kimseler kendilerince salih ameller işlemiş, ihsan yapmışlardır ama gerçek böyle değildir. Onların dünya hayatına dair çabaları ortalıktan kaybolmuş, amelleri boşa gitmiştir. O kadar boşa gitmiştir ki, kıyamet günü onlar için herhangi bir ‘tartı-ölçü’ (vezn) dahi tutulmayacaktır.(Kehf, 103-105)

Bu bağlamda münafıkların ihsan iddiaları da boşa çıkartılmış, bu hususta samimi olmadıkları açığa vurulmuştur.(Nisa, 62)

İhsan yapanlara mükâfat olarak Allah tarafından, onların yaptıklarından daha güzel bir ihsan (el-Husnâ) vaat edilmektedir. Hatta bundan başka bir ziyadesi daha vardır.(Yunus, 26) Bu dünyada ihsan yapanlara mükâfat olarak iyilik/güzellik (hasene) vardır ama müminler bilmelidirler ki ahiret yurdu çok daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu gerçekten de ne güzeldir! (Nahl, 30; ayrıca bkz. Zümer, 10). Yerlerin ve göklerin mülkü kendisine ait olan Allah, kötülük yapanları, yaptıklarıyla cezalandırır, ihsanda bulunanları da daha güzeliyle (el-Husnâ) ödüllendirir.(Necm, 31) Allah katında, ihsanın karşılığı yine bir ihsandan başkası değildir.(Rahman, 60) Bu ayetin adeta açıklaması mahiyetinde Rahman suresinin 46-58. ayetlerinde müminler için hazırlanmış cennetlerin tasviri yapılır ve sonunda, siz dünyada iken böyle ihsan ile hareket ettiniz, biz de size vaadimizin gereği olarak böyle ihsanlar hazırladık anlamında 60. ayet irad buyrulur.

Özet olarak ihsan, yaptığı işi iyi/güzel yapmak, karşılık beklemeksizin iyilik yapmak gibi anlamlara gelir. Meşhur Cibril hadisinde ihsan, kulun Allah’ı görmese de Allah’ın onu gördüğünü bilerek ibadet etmesi olarak tanımlanmaktadır. Fakat bu tanım Kur’an ayetlerinde anlamını bulan ihsan tanımına fazla uymamaktadır. Ayrıca bu hadis esas alınarak, ihsana, ‘zahir ve bâtının hakikati’ gibi anlamlar yüklenmesi de kabul edilebilir tutum değildir.

İslam alimleri ve dilciler tarafından ihsan iyiliklerde farz olan asgari ölçünün ötesine geçip, isteyerek ve severek daha fazlasını yapmak; insanın hem Allah’a hem çevresine, bütün insanlara, hatta tabiata karşı tutum ve davranışlarında farz ve vacip sınırlarının ötesine geçerek, imkan ve kabiliyetine göre kulluğun, özverinin ve erdemin en yüksek seviyesine ulaşması olarak tanımlanmıştır. Fîrûzâbâdî ise ihsanı imanın özü, ruhu ve kemali, kulluk mertebesinin en üstünü olarak tavsif etmiştir.(DİA)

İKTİBAS

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal