Din ve Devlet ilişkileri üzerine bir yorum

Din ve Devlet ilişkileri üzerine bir yorum

Independent Türkçe sitesinde yayımlanan bir yorumda, tek-tipleştirilmeye çalışılan hiçbir modelin uzun vadede meyve vermeyeceği, bu bireyselleşme çağında insanı bilgide olduğu kadar dinde de serbest bırakmanın en akılcı devlet davranışı olacağı savunuldu.

Diyanet raporu, Türk-tipi sezaro-papizm ve İslâmî cemaatler: Ne yapmalı?

Sinan Baykent / (Siyaset Bilimci) Independent Türkçe için yazdı

15 Temmuz 2016 tarihinde ihanet şebekesi FETÖ’nün gerçekleştirdiği kalkışma Türkiye’de taşları yerinden oynattı. Devlet bünyesinde kadrolaştıktan sonra devletin hiyerarşik düzenini hiçe saymak suretiyle kendi itaat ve sadakat zincirini tesis eden FETÖ’nün kanlı darbe girişimi ülkemizde İslâmî cemaatlerin işlevine dair önemli polemikler tetikledi. Türkiye’nin cemaat-tarikat haritası son olarak “gizli” ibaresiyle yayınlanan Diyanet Raporu’yla da işlendi. İslâmî camiada farklı tepkilere yol açan söz konusu rapor, gelinen son aşamada, devlet-din ilişkilerinin ve bu anlamda resmî kanalların dışında kalan/konumlanan grupların yaydığı genel dinî muhteviyatı yeniden yapılandırılmaya dönük olarak değerlendirildiğine işaret ediyor.

Türkiye’de devletin dini şekillendirme ihtiyacı daima bâki olmuştur. Bu anlamda Bizans İmparatorluğu’ndan devralınan bir “sezaro-papist” gelenekten bahsetmek mümkündür. Sezaro-papizm, kabaca tasvir etmek gerekirse, devlet otoritesinin dinî otoriteyi nüfuzu altına alması ve bu düzlemde bir yönetim modeli teşkil etmesidir. Başka bir ifadeyle, bahsi geçen modelde devlet erki din işlerini kendi uhdesine alır ve kendi eliyle icra eder. Dahası, devlet dinî inanışın umumî hatlarını ile hususî pratiğini bizzat tayin etmekte, işletmekte ve denetlemektedir. Sezaro-papizm kavramında “Sezar” devlet otoritesini simgelerken, “papizm” (Papacılık) ise dinî otoriteyi ete kemiğe büründürmektedir. Bizans’tan önce kadim Roma İmparatorluğu döneminde de var olan bu gelenek, “Pontifex Maximus” (Büyük Rahip) unvanının – ki bu unvan pagan dininin hâkim olduğu Roma’da fevkalade mühim bir siyasî/toplumsal vazife ifa ediyordu – aynı zamanda farklı imparatorlar tarafından da üstlenildiği kaydedilmiştir. 7.yüzyıldan günümüze değin ise Pontifex Maximus unvanını artık yalnızca Papa taşımaktadır.

iznik konsiliwikipedia.jpg
Birinci İznik Konsili’ni resmeden bir kare / Fotoğraf: Wikipedia

Birinci (Büyük) Konstantin’in 325 yılında topladığı İznik Konsili ve bu Konsil esnasında izlenen yol ve yöntem sezaro-papist aklın doruk noktalarıdır. Büyük Konstantin başkanlığında ve dönem Hristiyanlığının tüm önemli piskoposlarının katılımıyla düzenlenen İznik Konsili’nde başta hangi incilinin sahih hangisinin apokrif olduğu olmak üzere, Hristiyanlığın bütün kök-inançlarına yani naslarına nispetle resmî görüşler kesinleştirilerek bildirilmiştir. Başka bir deyişle, 21.yüzyılın modern Hristiyanlığı günümüzde hâlâ İznik Konsili’nde “resmî” ve “meşru” sınırları çizilen Hristiyanlığın katıksız bir izdüşümüdür. Büyük Konstantin’in bu radikal uygulamasının bir benzerine tarihte denk gelmek son derece güçtür (belki Yahudilikteki “Knesset Hagedolah” – Büyük Meclis müstesna). Ne var ki Büyük Konstantin’le birlikte bütün Bizans İmparatorluğu boyunca süren, hatta 1547 yılından itibaren Çarlık Rusya’sına Korkunç İvan’ın iktidarıyla sirayet eden ve 1721 yılında ise Deli Petro’yla tamamen kalıplaşan sezaro-papist kültür 1917 yılına değin diri kalmayı becerebilmiştir.

Nesnel planda ele alındığında sadece Hristiyan uluslara ve imparatorluklara has olmayan bu geleneğe, her şeye rağmen çoğunlukla Doğu toplumlarında rastlanmaktadır (Batı’daki başlıca örnekler arasında Jean Calvin döneminde Cenevre’yi ve 8. Henry döneminde Birleşik Krallık’ı sayabiliriz). Nitekim dinin bilfiil devletleştirildiği (siyasî otoriteye bağlandığı) ve bu vesileyle belli bir kalıba sığdırılmaya çalışıldığı tarihsel kesitler özellikle Hülefâ-i Râşidîn döneminin akabinde İslâm dünyasında da tecrübe edilmiş ve yaşanmıştır.

Şüphesiz ki bu, asırlar öncesinden gelen ve farklı zamanlarda çeşitli devletlerce benimsenmiş olan bir model teşkil etmektedir. Söz konusu modelin fayda-zarar muhasebesini yapmak bu makalenin amacı olmadığı için böylesine uçsuz-bucaksız bir tartışmaya girmeyeceğim. Bazı devletler sezaro-papist formatı binlerce yıl boyunca ayakta tutabilmişken, diğerleri ise nispî yahut mutlak ölçülerde başarısızlığa uğramıştır.

Türk-tipi sezaro-papizm: Çıkışı, kısa tarihsel seyri ve mahsulleri

Eski örneklerine kıyasla çok daha düşük yoğunluklu bir tarzda Türkiye’de de özellikle Cumhuriyet yıllarının başlangıcıyla birlikte böylesi bir sezaro-papist yönelim (belki de bir arayış) olmuş ve vücuda getirilmiştir. Laiklik prensibiyle İslâmiyet’in Diyanet İşleri Başkanlığı’nın şahsında bir arada yaşamasını, dahası işbirliğine girmesini isteyen devlet erki aslında bu vesileyle sezaro-papist anlayışı canlandırmış ve hayata geçirmiştir. İçselleştirildiği ve pratiğe döküldüğü ilk yıllarda, Türk-tipi sezaro-papist yaklaşımın temel gerekçelerinden biri birtakım hocaların ve âlimlerin emperyalizmle işbirliği yaptıkları, vatanın selâmeti ile bağımsızlığını tehdit ettikleri argümanıyla açıklanıyordu. Bu teze göre başıboş bırakılan dinî şahsiyetlerin ve toplulukların yabancı güçlerin, velhâsıl emperyalizmin birer maşasına dönüşme potansiyelinin çok yüksek olduğu, bu anlamda millî güvenlik planında risk teşkil edeceği için devletin sıkı denetimine sokulmasının ötesinde topyekûn yasaklanması gerektiği ifade ediliyordu. Elbette bu noktada meselenin yalnızca bir boyutunu yansıtmaktaydı. Türk-tipi sezaro-papist yaklaşımın diğer gerekçeleri arasında “aydınlanma”, “Batılılaşma”, “rasyonalizasyon”, “pozitivizm” vb. argümanlar da bulunuyordu.

Ne var ki Türk-tipi sezaro-papizm çok partili düzene geçtiğimiz 1950’li yıllardan bu yana kademeli olarak deforme edilmiştir. Söz konusu deformasyonun kaynağında hem partiler arasında cereyan eden rekabet hem de genel anlamda muhafazakâr siyasetin yükselişi olmuştur. 1970’li yıllardan itibaren merhum Necmettin Erbakan’la birlikte ivme kazanan İslâmî siyaset, çarpık kentleşme ve muhtelif ekonomik buhran dönemleriyle pekişmiş ve büyümüştür. Merhum Erbakan’la birlikte millî ve vatansever bir çizgiye oturan İslâmî-mütedeyyin siyaset tarzı, 12 Eylül 1980 darbesiyle büyük yaralar almıştır. Ben 12 Eylül darbesinin Türk-tipi sezaro-papist yaklaşımı kökten değiştirdiğine (dönüştürdüğüne) inanıyorum. Ne var ki bu değişim müspet değil, bilakis fevkalade menfi bir istikamette seyretmiş ve Türkiye’nin başına bugün dahi çok bedelini ödemeye milletçe devam ettiğimiz hatalara mal olmuştur.

necmettin erbakan aa.jpg
Merhum Necmettin Erbakan / Fotoğraf: AA

12 Eylül darbesiyle Türk-tipi sezaro-papizm kabuk değiştirmiş, çehresini yenilemiştir. Darbeyle birlikte önemli ölçülerde desteklenmeye başlanan kimi dinî cemaat ve toplulukların müşterek özelliği serbest piyasa ekonomisiyle bütünleşmeyi savunması ile emperyalizmle uyumlu olmayı kabul etmesiydi. Nitekim FETÖ gibi asalak ve terörist örgütlerin güçlenmesini 12 Eylül süreci mümkün kılmıştır. Dahası, dinî cemaat ve toplulukların devlette kadrolaşması (yahut sızmayla varlık belirtmesi), şirketleşmesi ve hatta holdingleşmesi temin edilmiş – bu atılım bizzat Türk-tipi sezaro-papist yaklaşımla organize edilmiştir. Böylelikle merhum Erbakan’la son tahlilde baştan aşağıya millî vasıflarla donanan İslâmî siyaset, kapitalizm-emperyalizm ikilisiyle tanıştırılmış ve kaynaştırılmıştır. Gerçekten de 12 Eylül süreci bu anlamda 28 Şubat süreciyle birlikte çok cüsseli bir sapmayı tetiklemiştir.

28 Şubat 1997 tarihinde yaşanan “post-modern” darbe de Türk-tipi sezaro-papizm için önemli bir dönüm noktası ve bir milat olmuştur. Başlangıç aşamasında topyekûn dinî faaliyetlerin devlet gözetimi altında ve devlet eliyle yapılmasını öngören Türk-tipi sezaro-papizm, 12 Eylül’de birçok dinî grubu kapitalistleştirmiş, 28 Şubat safhasında ise onları vatansever nitelikleri haiz geleneksel İslâmî siyasete karşı ayaklandırmış ve kullanmıştır. Nitekim hatırlanacağı gibi merhum Erbakan’a karşı örgütlenen darbe sürecinin esnasında ve akabinde FETÖ elebaşının darbeyi destekleyen yorumları ana akım medyada manşetlerden veriliyordu.

hürriyet 28 Şubat.jpg
18 Nisan 1997 Cuma tarihli Hürriyet gazetesi

Anti-emperyalist, anti-Siyonist ve millî İslâmî siyaset mecraları, STK’lar, cemaatler ve şahsiyetler 28 Şubat’ta korkunç bir zulüm çarkından geçirildi ve sindirildi. Bu esnada 12 Eylül’ün yeni sezaro-papist paradigmasıyla uyumlu çalışanlar ise kalkınmaya (her anlamda) devam ettiler. Maalesef AK Parti iktidarı uzun yıllar boyunca bu gruplara bilfiil omuz verdi. AK Parti kadroları uyandığında ise iç içten geçmiş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle olan olmuştu.

Türkiye’de bir heyula dolaşıyor 

Bugünlerde Türk-tipi sezaro-papizm yeni bir evreye hazırlanıyor gibi görünmektedir. Gerçekten de son dönemlerde 28 Şubat tartışmalarının yeniden alevlendiğini gözlemlemek mümkündür. Bazen Karl Marx-Friedrich Engels ikilisinin Komünist Manifesto’daki girizgâhından esinlenerek şöyle düşünüyorum: Türkiye’de bir heyula dolaşıyor – Türk-tipi sezaro-papizm heyulası. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan Diyanet Raporu-şekil ve içerik itibariyle- böylesi kaygıları yeniden besleyecek kıvamda olmuştur.

Bazı tarikatların, cemaatlerin ve/veya dinî şahsiyetlerin işledikleri kusurların ve hataların topyekûn İslâm diniyle özdeşleştirilmek suretiyle ele alınması (zira öyle bir hava estiriliyor) meselenin özünün ıskalanmasına ve ortaya çıkan sorunların esas müsebbiplerinin görmezden gelinmesine sebebiyet vermektedir. Oysa sorulması gereken soruların başında “Biz buraya nasıl geldik?” sorusu gelmektedir. Dahası, “Biz buradan nasıl çıkabiliriz?” sorunun da sorulması elzemdir. Söz konusu sorular etrafında kapsamlı bir biçimde ve etraflıca düşünmediğimiz, kendi muhakememizi yapmadığımız ve özeleştiriden kaçmayı sürdürdüğümüz müddetçe aynı hataların tekrar yapılması da kaçınılmaz olacaktır.

Birbirimize yalan söylemeyi ve birbirimizi kandırmayı bırakmalıyız. Diyanet İşleri Başkanlığı devlete ve siyasî iktidarlara bağlıdır. Bu yeni bir olgu değildir ve daima böyle olmuştur. Oysa değişken siyasî iktidarların yahut bir bütün olarak devletin emrine verilen bir Diyanet’in göreceği işlev 21.yüzyılda artık daha farklıdır – en azından daha farklı olmalıdır.

diyanet aa.jpg
Fotoğraf: AA

Ben FETÖ illetinin Türk-tipi sezaro-papizm modelinin sınırlarını çok net bir biçimde çizdiğini düşünüyorum. Nitekim “FETÖ’nün siyasî ayağı kim?” tartışmalarının darbe girişiminin üzerinden 3 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ nihayete erdirilememesini bu zaviyeden değerlendirmek gerekmektedir.

Türkiye’de siyaset kurumu bu model uyarınca devletin dinî cemaatleri ve toplulukları layıkıyla denetlemesini temin etmek yerine bunlarla muhtelif koalisyonlar kurmasına önayak oldu. Seçim dönemlerinde kadro karşılığında oy istenildi. Devlet kadrolarına yerleşen cemaatler ve tarikatlar buradan kamu kaynaklarını kendi lehlerine olacak şekilde kullandılar. Bu istismara göz yumuldu.

Öte yandan parayla tanışan cemaatler ve tarikatlar hâkim paradigmanın da rüzgârlarıyla önce şirketleşmeye, ardından da holdingleşmeye başladılar. Para kaynaklarına artık doğrudan hükmeden söz konusu yapılar bir noktadan sonra yalnızca “oy” istenilen değil aynı zamanda finansman talep edilen odaklara dönüştüler. Siyasete yön vermekle yetinmek istemeyen cemaatler ve tarikatlar son aşamada ise gözlerini bizatihi devlete diktiler ve devleti ele geçirmeye çalıştılar. Bu uğurda birbirleriyle çatıştılar, çekiştiler. Bazıları hâlâ bu yolda ilerlemeye devam ediyor. Başlangıçta sezaro-papist modelin en can alıcı noktasını teşkil eden Diyanet İşleri Başkanlığı ise yıllar içinde cami açmak-imam yetiştirmek-sipariş fetva vermek üçlüsü dışında hiçbir rol oynayamaz hâle getirilmiştir. Bunda ise hem siyaset kurumunun hem de Diyanet’in – kısacası herkesin günahları vardır.

Peki, ne yapmalı?

Siyaset kurumunun hiç mi suçu yok?

Ben Türkiye’nin 15 Temmuz sonrasında yoğun bir şekilde tartışmaya başladığı, son dönemlerde ise alenen ameliyat masasına yatırdığı cemaat-tarikat meselesine dair tersten bir bakışın geliştirilmesinin zarurî olduğu kanısındayım.

Bugün kamuoyunda devlet içinde cereyan eden cemaat-tarikat kadrolaşmasına ilişkin tek yönlü bir algı mevcuttur. Bu algıya göre yegâne suçlu cemaatler ile tarikatlardır. Oysa onlara bu kapıları açanların, bu olanakları verenlerin hiç mi kusuru yoktur? Siyaset kurumu evvela kendi kendini ıslah etmeli ve dinî gruplardan elini çekmelidir. Bugün seçime girme yeterliliğine sahip bütün siyasî partilerin temsilcileri bir araya gelip “Bundan böyle kampanya dönemlerinde oy dilenciliği karşılığında hiçbir cemaate-tarikata kadro vaat edilmeyecek ve kim iktidara gelirse gelsin hiçbir cemaat-tarikat mensubuna devlet memuriyeti verilmeyecektir” şeklinde bir ortak deklarasyona imza atsalar aslında mesele kökünden hallolacaktır.

Kamuoyunda sanki siyaset kurumu bütün kusurlardan münezzehmiş gibi bir hava esiyor. Oysa 1950’li yıllardan itibaren sivil dinî örgütlenmeleri devletin en içlerine kadar çekmek için uğraşanlar, mücadele edenler bizzat siyasîler olmuştur.

Öte yandan başka bir kesim de Türkiye’nin 1930’lu yıllardaki Diyanet sistemine yeniden dönmeyi arzuluyor ve bu zeminde propaganda yapıyor. Başka bir ifadeyle, Türk-tipi sezaro-papist sistemi en katı ve keskin hatlarıyla yeniden diriltmek istiyorlar. Mevcut hâliyle Türk-tipi sezaro-papizmi muhafaza etmekte diretmek ne kadar absürt ise, söz konusu sistemin eski versiyonunu geri getirmeye çalışmak bir o kadar anakronik bir davranıştır. Her iki tavır da eşit derecede yanlış ve sakıncalıdır.

Diyanet ya lağvedilmeli ya da derin bir revizyondan geçirilmelidir. Böylesi bir revizyon kapsamında Diyanet dört başı mamur bir müstakil bir yapıya kavuşturulmalı, “Devletin resmî dinî materyal üretim merkezi” olmak yerine toplumun somut dinî ihtiyaçlarını koordine eden bir merkez hüviyetine büründürülmelidir.

Diyanet Türkiye toplumunun bütününün pratik dinî-inançsal ihtiyaçlarını karşılamak üzere örgütlenmelidir. Hanefî’yi, Şafiî’yi, Mâlikî’yi, Hanbelî’yi ve Caferî’yi vb. – velhâsıl Müslüman bütün inanç kesimlerini temsil kabiliyetine eriştirilmelidir. Her bir mezhep yahut inanç grubu için Diyanet bünyesinde ayrı bir seksiyon (Genel Müdürlük vb.) tesis edilebilir ve söz konusu her seksiyon kendi grubu için bütçesini oluşturabilir, personel alımını (liyakat esasına dayanması ve cemaat-tarikat mensubiyeti hâsıl olmaması kaydıyla) gerçekleştirebilir. Her seksiyona temsil ettiği nüfus oranında her imkândan faydalanabilme olanağı sunulabilir ve genel bütçeden bu nüfusa göre pay verilebilir.

Apolitik cemaatlere politik bakış

Siyasetçiler din işlerinden uzaklaşmalıdırlar. “Din” levhası siyaset kurumu için yasak alan ilân edilmelidir. Öte yandan dinî yapılanmalar da mütekabilen devlet işlerinden uzak durmalıdır. “Devlet” levhası cemaat ve tarikatlar için yasak alan olmalıdır. Böylesi bir çerçevede hem devletin tarafsız karakteri korunurken (bence güçlenirken) hem de cemaatlerin ve tarikatların faaliyet alanları belirlenecek ve söz konusu yapılanmalar siyasetle uğraşmak yerine Müslüman ahalinin maslahatını gözetecek diğer bilumum faaliyetleri daha doğru ve daha şeffaf bir biçimde yapabilecektir.

Hiç “olur mu?” demeyin. Olur ve oluyor. Örneğin günümüzde dünyada en kalabalık İslâmî teşekkül olduğu tahmin edilen Tebliğ Cemaati 1927 yılındaki kuruluşundan bu yana varlık belirttiği hiçbir ülkede siyasetle yan yana gelmemiştir ki, bu ülkelere Türkiye de dâhildir. Nitekim Muhammed Manzûr Nûmanî’nin derlediği ve içinde Tebliğ Cemaati kurucu Muhammed İlyas Kandehlevî’nin sözlerinin nakledildiği “Melfûzât” adlı kitapta cemaatin gayeleri açıkça zikredilmiş – meraklıları okuyabilirler – ve hiçbir kesitte siyaset mevzubahis edilmemiştir.

tebliğ cemaati.jpg
Tebliğ Cemaati mensupları / Fotoğraf: Twitter

Dünyadaki apolitik Müslüman cemaatlerin sayısını yadsımamak lazımdır. Bu anlamda Hindistan’da faaliyet gösteren Diyobendî medreseler ve sivil toplum kuruluşları, Türkiye’de de izlerine rastlanılan kimi “dinginci”/”ketum” (İngilizce “quietist”) Hanbelî dernek ve yayınevleri, özellikle Necef çıkışlı olan ve Mehdî gelinceye dek ulemanın siyasete katılmaması gerektiği görüşünü özümseyen “On İki İmamcı” Şiî çevreler vb. dâhil olmak üzere siyaset ve devlet levhalarına nispetle ketum kalan Müslüman cemaat örnekleri oldukça fazladır, dikkate değerdir.

Şüphesiz ki sükûtiliği kabul etmeyen ve fakat aynı zamanda devlet aygıtına dair hesaplar gütmeyen cemaatler ve/veya tarikatlar da vardır. Gerçekten de iktidarlara yahut “gayrı-İslâmî” olarak nitelendirdikleri rejimlere mesafeli davranan, bu anlamda devlet içinde kümelenmeye çalışmayan ve silâha/şiddete tevessül etmeyen dinî yapılar göze çarpmaktadır. Türkiye’de Alparslan Kuytul bu bağlamda çarpıcı bir örnektir.

Bugün iktidar yanlısı medyadan (İsmail Kılıçarslan, Yusuf Kaplan vb.) muhalif medyaya (Ruşen Çakır, Aydın Tonga vb.) kadar uzanan geniş bir yelpazedeki isimler Kuytul’la aynı ideolojik paydada bulunmamalarına rağmen onun niçin hapiste tutulduğuna dair soru işaretleriyle karşılaşıyorlar. Öyle zannediyorum ki söz konusu soru işaretlerinin oluşumunun temelinde ise Kuytul’un merkezi Adana’da olan ve “kendi hâlinde” olarak addedilebilecek bir büyüklükteki cemaatinin faaliyetlerinin -iddianameler ışığında anlayabildiğimiz kadarıyla -şimdiye değin şiddet, casusluk, devlete sızma, devlette kadrolaşma ve/veya devleti ele geçirme noktalarında bir eylemsellik ihtiva etmemesi yer almaktadır.

Bu bağlamda altı çizilerek belirtilmelidir ki, siyaset kurumunun “Cemaat ve tarikatları devlet uhdesinde aynı şemsiye altında toplayıp yasal statüye kavuşturursak çatlak sesleri engelleriz” varsayımı ve projeksiyonu sakıncalıdır. Gerçekten de böylesi bir tasavvur, cemaat-tarikat ikilisini bırakın devletin dışında veya periferisinde tutmayı devletin tam anlamıyla merkezine ve kalbine çekecektir. Bu son derecede tehlikeli bir senaryodur, zira bu cemaatlerin ve tarikatların güç mücadelesini artık bizzat devletin merkezinde gerçekleştireceği anlamını taşıyacaktır. Üstelik dışarıda kalanların radikalleşmeleri de bizzat teşvik edilmiş olacaktır.

Zümreler iktidarına karşı devlet denetimi ve inanç özgürlüğü

Bugün genel olarak siyaset kurumunun din işlerinden uzaklaşması söyle dursun, bu işlere Türk-tipi sezaro-papist yaklaşım ışığında gitgide daha çok angaje olmaya gayret ettiğini müşahede ediyoruz. Çok ilginç ve paradoksal bir şekilde devlet içinde kadrolaşmaya yönelik düşünce ve faaliyet geliştiren gruplar pohpohlanırken, siyaseti reddeden ve siyasetin kıyısından dahi geçmeyen gruplardan kaçınılmak istenmektedir.

Şu bir gerçektir ki, yukarıda da arz olunan istisnalar mahfuz olmak üzere, yeryüzündeki çoğu grup (dinî veya seküler – hiç fark etmez) öyle ya da böyle siyasete yön vermek ister. Örneğin; bir çevreci grubun devletin bütün karar alma mekanizmalarında ekolojik dengeyi gözetmesini, dahası çevreyi öncelemesini istese ve bu uğurda kendi grubuna yakın politikacıları geniş ölçekli bir lobi faaliyeti kapsamında devletin kilit noktalarına getirmeye çalışsa bu garipsenir mi? Bu, son derece anlaşılabilir ve doğal bir durumdur ve dünyanın her yerinde böyledir. Ne var ki, böylesi “zümreci” iktidar hırslarına bir set çekecek olan birileri varsa bunlar aslen siyasetçilerdir. Siyasetçi oy uğruna şu cemaate yurt, bu tarikata dershane vb. şeklinde bir tutum benimsediği takdirde sizce gerçekten ahlâkî zafiyete düşen gerçekten kimdir? Cemaat-tarikat mensubu mu, yoksa siyasetçi mi?

Benim görebildiğim kadarıyla sağduyulu bütün cemaatler (aralarında Hanefî olanı da var, Hanbelî veya Caferî olanı da) devletin onlara yalnızca asgarî varlık şartlarını sağlamasını talep ediyor. Çoğunun devlete sızmak, devlette kadrolaşmak yahut siyaset yapmak gibi bir derdi yahut hevesi yok. Dahası, bazıları yukarıda da gördüğümüz üzere siyasetle arasına mesafe koymak için hususî çabalar harcıyor. Bu yapıların denetlemek noktasında da bir sorunu yok – denetlenmekten veya denetlenecek olmaktan rahatsızlık duymuyorlar. Denetlenmenin kendi lehlerine olduğunu ve olacağını, böylelikle asılsız iftiralara maruz kalmaktan da kurtulabileceklerini düşünenler dahi var.

2000’li yılların başından bu yana devletin El Kaide, FETÖ ve DAEŞ dâhil pek çok “din motifli” terör örgütüyle mücadele ettiği – bundan sonra ortaya çıkacak benzer tehditleri bertaraf etmek için de elindeki tüm imkânları seferber edeceğini (etmesi gerektiğini)  biliyorum. Bu vesileyle her kökenden terör örgütleriyle yapılan mücadele şehit düşen güvenlik güçlerimizi dua ve rahmetle yâd ederken, gazilerimizi de bir kez daha minnetle anıyorum.

Öte yandan her ne kadar dış bağlantılı terörle yapılan mücadele diğer ülkelerle işbirliği belirleyici olsa da, içerideki “din motifli” terör yapılanmaları için kendimiz bir strateji kurgulamamız gerekiyor. Bu tip terörün en önemli ön-şartının radikalleşme sayıldığı, radikalleşmenin ise çoğu zaman (istisnalarla birlikte) baskı ve sindirme politikalarıyla tetiklendiği siyasal bilimler literatüründeki araştırmalarla sabittir. Sıkı ve aktif bir denetimle desteklenen özgürlük ortamı bu anlamda bu tip teröre karşı en önemli panzehir sayılmaktadır.

Bilgi Çağı’nda özgür din, özgür insan ve özgür devlet

Siyaset kurumu cemaat-tarikat ikilisinin siyasete dahlini hissettiği (daha doğrusu somut bilgiye dayalı olarak bildiği) anlarda FETÖ-vârî faillere karşı ceza kesmesi anlaşılır olmasının ötesinde hayatîdir. Bu anlamda cemaatlerin ve tarikatların devlete işlerine dair geliştirdikleri iştahı kırpmalarında hatta yok etmelerinde herkes için sayısız fayda vardır. Ne var ki aynı siyaset kurumu kendi elini de dinî cemaatlerden, tarikatlardan çekmeli – onlardan oy dilenmemeli, onlarla seçim pazarlıklarına, işbölümü faaliyetlerine girmemeli ve yalnızca denetimle yetinmelidir.

Sınırsız teknolojik terakkinin tecrübe edildiği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağın adı “Bilgi Çağı”dır. İnternetin, haberleşmenin ve bilumum iletişim araçlarının alabildiğine kitleselleştiği bugünlerde tek-tipleştirilmeye çalışılan hiçbir kalıp yahut model uzun vadede meyve vermeyecektir. Devasa kimliklerin binlerce alt-kimliğe, bahsi geçen alt-kimliklerin de bir o kadar alt kategoriye ayrıldığı bu bireyselleşme çağında insanı bilgide olduğu kadar dinde de serbest bırakmak en akılcı devlet davranışı olacaktır.

Türkiye’de siyaset kurumu günün birinde “kayırmacılık” ilkesini “kuralcılık” ilkesiyle değiştirebilirse, işte o zaman hakiki manada olgunlaşmaya ve özgürleşmeye başlayacağız demektir. Çünkü kayırmacılık, imtiyaz ve çıkarcılık her yerde ve her zaman esaretle eşanlamlıdır. Oysa kuralların hüküm sürdüğü bir ülkede ise din de özgür olur, insan da, devlet de.

Kaynak: The Independentturkish

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal