Müslümanların Meşrutiyet Tecrübesi: Demokratik Temayülün Yeşermesi

Müslümanların Meşrutiyet Tecrübesi:  Demokratik Temayülün Yeşermesi

Biz meseleyi ele alırken, günümüz Müslüman kesimin düşünce dünyasındaki tarihi arka planını, tarihi izlerini II. Meşrutiyet dönemiyle ele alarak bugünü şekillendiren geçmişi irdelemeye çalışacağız…

Yakup Döğer

II. Meşrutiyet dönemi, Osmanlı Devleti ve Müslüman milletler için askeri, siyasi, sosyal, kültürel düşüncelerin ve fikir hareketlerinin çok yoğun tempoda yaşandığı ve bir o kadar da karmaşayı içinde barındırdığı, geri dönüşsüz bir dönem olduğu tartışmadan uzaktır. Bu dönemin kendine özgün şartları içinde ele alınıp değerlendirilmesi gereken birçok hususu bulunmaktadır. Özellikle Avrupalılaşma yolunda “Batılı olmak”ın değer yüklü yanı, diğer kesimleri bir kenara bırakırsak Müslüman mütefekkirler açısından tam bir kafa karışıklığının yaşandığı dönemdir. Müslüman kalarak Batılı olmak yolunda birçok tenakuzun zihinlerde yer aldığı düşünce hayatı, çözüm arayışlarındaki kendi geleneğinden uzaklaşma yönü, Müslüman muhalefetin kafa karışıklığındaki derinliğin boyutlarını da etkilemiştir.

Dönem itibarıyla nebevi, ilmi, fıkhi, kelami, felsefi olarak tamamen kendilerine yabancı olan akımların kapılarına dayanması ve çok hızlı hareket etmesi, Müslüman muhalefetin bu yabancılığın ve hızın karşısında ne yapıp nasıl davranacağını kestirememesi, yorum ve yaklaşımlarında, taraf ve muhalif oluşlarında etkili olduğu anlaşılmaktadır. Bu yönüyle dönemin Müslüman mütefekkirlerinin bugüne ders çıkartacak davranışlarının mazur görülebilir olduğunu düşünmekteyiz. Amacımız övgüden ya da sövgüden öte, kendimize dönem itibarıyla lazım olacak olanı elde etme gayretidir.

Şurası da var ki, Müslüman camia olarak bugün için yaşadığımız düşünsel anlamdaki birçok problemin nasıl bir tarihi arka planı, tarihi izleri var ise, II. Meşrutiyet döneminde yaşanan kafa karışıklıklarının da elbette tarihi bir arka planı, tarihi izleri vardır. Fakat biz meseleyi ele alırken, günümüz Müslüman kesimin düşünce dünyasındaki tarihi arka planını, tarihi izlerini II. Meşrutiyet dönemiyle ele alarak bugünü şekillendiren geçmişi irdelemeye çalışacağız. Zira daha gerilere girmek hem meramımızı anlatmak açısından konunun toparlanmasını zorlaştıracak, hem de konunun muhteviyat olarak sınırları genişleyecektir. Bir diğer husus -ki asıl bizi ilgilendiren yönünün de bu olduğunu ifade edelim- bu çalışma içerisinde hassaten fikirlerine yer vereceğimiz şahıslar, ulema kesimi ya da medrese ve fıkıh usulünde ve İslam Düşünce geleneğinin içinden gelen kişiler olacaktır.

Bunun sebebi ise, bugün yaşanan düşünsel sıkıntıların, siyasi tarafgirlik olarak seküler yapılara meyletmenin, maslahata yeni bir tanımla özüne muhalif anlam yüklemenin de yine aynı çizgide olan, toplumda temsil gücü yüksek kişilerin olmasındandır. Yani 20. yüzyıl başlarında Müslümanların yaşadığı fikri buhranın şahıslara bağlı sebeplerinin, 21. yüzyılda da aynı olduğuna dikkat çekmek ve aynı hatanın tezahürünü göz önüne sermeye çalışmaktır. 

Bugün için Müslümanların yaşadığı onlarca problemin, süregelen yanlış saf tutuşun, yaşanan problemlere çözüm merkezindeki eksen kaymasının tarihi izlerini bu dönemde görmek mümkündür. 21. yüzyılın başlarında, özellikle muhafazakâr cenahın devlet içinde etkin bir konuma gelmesiyle yoğun bir şekilde gündeme gelen İslam-demokrasi gibi tartışmaların meşrutiyet dönemi ve hemen sonrasında izlerini bulmak mümkündür. İslam toplumlarının demokrasiyle tanışmadan, demokrasi tecrübesini henüz edinmeden önce seküler siyasetteki tecrübesi meşrutiyet olmuştur. Dönemin Müslüman mütefekkirleri ve birçoğunun medrese ve fıkıh geleneğinden gelmesine rağmen, meşrutiyet yönteminin ileriye dönük başlarına ne işler açabileceğini kestirememiş olmaları, Müslümanların siyasi tercihlerde çok da isabetli kararlar veremediğini göstermesi açısından dikkate değerdir.

Dönemin Müslüman muhalefeti her ne kadar meşruti idareyi İslamileştirmeye çalışsa da, demokratik temelli seçimlerin olması, milletvekillerinden oluşan meclisin kurulması, bunların dayattığı sonuç itibarıyla yazılı bir anayasal düzene geçilmesi, İslam’ın yönetim anlayışından, fıkıh ve usul geleneğinden, nebevi öğretiden uzak olması nedeniyle meşrutiyetin her yönüyle seküler siyaset olarak tanımlanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Batı’nın baskın yönü kültürel ve askeri olarak Osmanlı Devletini geri dönüşü olmayan eşiğe kadar getirdi. Tanzimat’la başlayan değişim ve dönüşüm, kadim devletin ve toplumun kendi geleneğini terk etmesi ve Avrupa’nın sistematik olarak kurduğu birçok şeyi tecrübe etmeye başlamasıyla sürdürülebilir düzeye çıktı. Asırlardır bilinen yaşanan ve meşruiyet bulan hayat tarzının kalıplarının değişmesine, yeni siyasi, kültürel yapının ve davranış kalıplarının ortaya çıkmasına neden oldu. Değişim bütün yönleriyle sürerken, öncelikli olarak kültürel ve siyasi yapının öne çıkmasına sebep olan gelişmeleri beraberinde getirdi.

1876’da I. Meşrutiyet’in ilanı, ardından 1878 tarihinde çeşitli sebeplerle Abdülhamit tarafından askıya alınması ve daha sonra otuz yıllık aranın akabinde yeniden ilanı, Müslümanların yabancısı olduğu siyasi bir modeli de cari kıldı. Modern bir yönetim biçimi olan meşrutiyet, yapılan demokratik temelli seçimlerle devletin alışılmış idaresinin dışında bir uygulamaya da siyasi mekanizma olarak işlerlik kazandırdı. Dönemin Müslümanlarının bu eşikteki en önemli kafa karışıklığı da, yabancısı oldukları meşrutiyetin ne demek olduğu hususundaki belirsiz tutumları ve anlamına vukuf olamamaları denebilir. Bir bakıma Osmanlı’da işlev kazanan meşrutiyetin ileri süreçte demokratik hüviyet kazanacağı o dönem Müslüman mütefekkirler tarafından öngörülemedi. Bu öngörüsüzlük onların meşrutiyeti savunmalarına neden olduğu gibi, bir sonraki eşik olan demokrasiyi de savunmalarını belli bir yerden sonra mecburiyet olarak dayattı. Zira Osmanlı aydınına meşrutiyet yönetimini fısıldayan Batı aklı, Osmanlı devlet ve toplumunu ileriki süreçte demokratik hüviyete kavuşturmak ve kapitalist ideolojiyi ithal edebilmek için meşrutiyeti bir basamak olarak görmekteydi. O dönemde Avrupa demokratik hüviyetini kazanmış bulunmaktaydı. Nitekim Müslümanların makalelerinde Avrupa’nın demokrasisine karşı bol miktarda atıflar bulunmaktadır.

Meşrutiyetle birlikte zikredilmeye başlanan hürriyet, eşitlik, millilik, ulusçuluk, anayasa gibi kavramlar, fikri düzeyde hazır olmayan Müslüman düşünceyi belirsizliğe itti. Bu belirsizliğin en önemli nedenleri, meşrutiyetin doğası gereği bahsedilen kavramlara yüklediği anlam ile Müslümanların bu kavramları kendi düşüncesi içinde değerlendirmeleridir. Meşrutiyetin kavramlara yüklediği anlam ile Müslüman düşüncenin yüklediği anlam çok farklıydı. Meşrutiyet, hürriyeti üretilmiş değerler üzerinden bireysel özgürlük olarak ele alırken, Müslümanlar bu kavramı verili değerler üzerinden tanımlayarak ucunu dine bağlamaya çalıştılar. 

Meşrutiyetin hürriyeti bireysel özgürlük olarak ele aldığının kanıtı olarak, dönemin toplum yapısındaki ahlaksızlıkların ve kadının toplumdaki kadim yerinin değişmeye başladığını söyleyebiliriz. Müslüman düşüncesinde hürriyet kavramı kulluk kavramıyla izaha çalışılırken, meşrutiyet yönteminin tanımladığı hürriyet kavramı daha çok bireysel özgürlük olarak dünyevi olanı kapsamaktaydı. Bunun gibi eşitlik, millilik, anayasa kavramları da aynı alan içinde değerlendirildi. 

Dönemin en popüler kavramı olan “Hürriyet”in Müslüman düşüncesindeki karşılığına bir örnek verecek olursak, bu örneğin en çarpıcı olanlarından birisi İbnülemin Mahmud Kemal’in bir makalesi söylenebilir. Mahmud Kemal dönemin Müslüman düşüncesindeki Hürriyet anlamını Beyanül Hak’daki “Hürriyet” makalesinde özetlemektedir. Mahmud Kemal’in ifadesiyle hürriyet insanın nefsine galebe çalabilmesidir: 

“Ulemadan birine “Hürriyet nedir?” diye sormuşlar, o da; “insanın her hal ve durumda nefsinin istek ve arzularına üstün gelebilme meziyetine sahip olmasıdır” cevabını vermiş. Şerefli yaratılışıyla meleklerin bile gıpta ettiği insan, eğer nefsinin isteklerine karşı boyun eğer ve hudut tanımazsa, iblisin dediği yoldan gider, şaşırırsa, hürriyetini kaybetmiş olur.”(1)

Müslüman düşüncesindeki hürriyetin anlamı böyleyken, itici siyasi güç olarak ittihatçıların hürriyet düşüncesi Abdülhamit’ten kurtulmak ve Abdullah Cevdet’in dediği gibi, Batı medeniyetine benzemek üzerine anlam bulmaktaydı. Bunun gibi birçok kavram seküler düşünce tarafından ileri sürülmüş, dönemin Müslüman muhalefeti de bu kavramların doğup büyüdüğü, hayat bulduğu ve hayata müdahil olduğu siyasi, sosyal, askeri, ekonomik, felsefi tarihi geçmişini ne yazık ki derinliğine tahlil etme ve tanımak gibi ciddi bir girişimde bulunmamış ya da bulunamamıştır. 

Aynı sıkıntının bugün de sürdüğünü söylemek mümkündür ve hatta öyledir. Zira seküler/dünyevi siyasetin özellikle bireysel özgürlük olarak lütufta bulunduğu fıtri haklara, mal bulmuş mağribi gibi sevinen Müslüman mütefekkirler, birer insan olmak hasebiyle bizatihi sahip olduklarını, birer demokratik hak olarak talep etme yanlışlığından kurtulamadı. İktidarın fıtri bir hak olarak değil de, demokratik hak olarak teklif ettiği bireysel özgürlük, sadece Müslümanların kamusal alanda görülmelerini sağlamaktan ibaret değildi aslında. Burada öngörülemeyen çok önemli bir gizli niyet, bu hakların bütün dünya tasavvurları, yaşam tarzları içinde geçerli olmasını sağlama gayretiydi. Bu hak veriş, akabinde insani ve ahlaki yozlaşmayı da beraberinde getirdi. Kendi geleneksel toplum kurgusu içinde olmayan, olması mümkün de görülmeyen birçok sapkın akım, Müslümanın kamusal alanda şekli ve ritüel olarak görünmesine müsaade edilmesiyle, ahlaki yozlaşmada başat rol oynayan birçok gayri meşru oluşumu da hem görünür hem de etkin kıldı. Bu razı oluş, aynı zamanda Müslümanın muhalefet hakkını da elinden aldı. Demokratik temelli talepler, doğru ya da yanlıştan öte bir anlam taşımaktaydı ve elimizden alınanları yeniden kazanmak isteği, muhkem mevzilerimizde onarılamayacak gedikler açtı.

Meşrutiyet tecrübesi

II. Meşrutiyet dönemi Müslüman muhalefetteki belirsizliğin en büyük etkenlerinden birinin de, o dönemde Müslüman muhalefet tarafından sürekli dile getirilen Abdülhamit’in baskıcı –istibdad- yönetimi olduğu anlaşılmaktadır. Abdülhamit’in istibdad yönetimine karşı dönemin ulemasından birçok kişi sayısız makale yazmıştır. Bunların başında Elmalılı Hamdi Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, Musa Kazım Efendi, Abdullah Atıf Efendi, Hüseyin Hazım Efendi gibi daha onlarca mütefekkir makale kaleme almıştır. Müslüman muhalefetin istibdad yönetiminden kurtulma meselesi, Abdülhamit’in baskıcı idaresinden kurtulalım da nasıl kurtulursak kurtulalım hedefinde düğümlenmiştir. Bu düğüm dönemin birçok Müslümanını kendi geleneği içinde daha çaplı ve daha derinlikli çözüm arayışlarından uzaklaştırmıştır. 

Tabi bu hale gelmede Abdülhamit yönetiminin de büyük etkisi bulunmaktadır. Dönemin Müslüman muhalefetini bir yere koyarken, Abdülhamit yönetiminin de görmezden gelinemeyecek uygulamalarının olduğunu zikretmek gerekir. Burası ayrı bir tartışmanın konusu olduğu için ayrıntılara girmeye gerek görmüyoruz. Bu durum karşısında meşrutiyet yönetimiyle birlikte gündeme gelen başka bir husus da anayasa konusu oldu. Zira meşruti idare aynı zamanda doğası gereği anayasal bir düzeni de dayatmaktaydı.

21. yüzyılın başlarında ortaya çıkan fikri dönüşüm de, benzer olarak aynı özellikleri taşımakta, baskıcı iktidarlardan kurtulalım da nasıl kurtulursak kurtulalım düşüncesi, Müslüman toplumu hiç beklemediği geri dönüşsüz yere getirdi. Anayasal referandumların çok geniş özgürlükler (!) getireceği sanısıyla desteklenmesi, özünün değişmesi mümkün olmayan kurumsal yapıya, ne yazık ki Müslüman camiayı da bir şekilde entegre etmeyi başardığı gibi, bunun da ötesinde bir zaman sonra savunma ihtiyaçları olduğuna dair de belirtiler çıkardı. Günümüzde de Müslüman düşüncenin özgürlüğe yüklediği anlam ile iktidarın özgürlüğe yüklediği anlam farklıydı. Bu yüzyılda özgürlüğün icat edildiği coğrafyadaki sosyal, siyasal, felsefi, ekonomik gerekçeler değerlendirilmeden ve özgürlüğün aslında ne demek olduğu hususu aydınlatılmadan, ideolojik anlamda inşa edilen özgürlüğün Müslümanlar tarafından sahiplenip savunulması çok büyük yaralar açtı. Bu ve buna benzer sebeplerden dolayı özgürlüğe yüklenen anlam, Müslüman düşüncenin tasavvur ettiğinin aksine, iktidarın mahiyetindeki anlamı şeklinde cari olarak gelişti. 

Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre sonra, meşruti anlamdaki hürriyetin getirdiği ortamın sonucunda ahlaksızlıklardan, kadınların giyim kuşamından, ortaya çıkan ve ahlaksızlık yayan tiyatrolardan yakınmaya başlayan Müslüman mütefekkirler, meşrutiyetin nasıl bir hürriyet getirdiğini gördüklerinde bu durumdan şikâyet edecekler ve meseleyi makalelerine konu edinecektir. Aynı şekilde 21. yüzyılda da demokratik temelli özgürlüğe sahiplenen bir kısım Müslüman muhalefetin temsilcileri, bu anlamdaki özgürlüğün toplumu getirdiği yeri gördüklerinde aynı şikâyetleri dile getirecektir. 

Müslümanların yabancısı olduğu meşrutiyetin ilanının tabi sonucu olarak, yukarıda da zikrettiğimiz gibi meşrutiyetin gereği anayasa özelliğindeki Kanun-i Esasi, bir heyet tarafından hazırlandı. Kanun-i Esasi’nin bir “Anayasa” olarak oluşum aşamasında, Müslümanlardan karşı çıkanlar olmuştu. Bunların başında ise Ahmed Cevdet Paşa (1823-1895) gelmektedir. Karşı çıkanların öne sürdüğü gerekçe İslami hassasiyetler üzerine işaret etmektedir. Müslüman bir ülkenin parlamentosunda Müslüman olmayan mebusların bulunabilmesini İslamiyet’le uzlaştıramıyorlardı. Hristiyan mebusların yasama görevine katılmasıyla şer’i şerife aykırı yasaların çıkmasının doğru olamadığını, dolayısıyla da Kanun-i Esasi’nin şeriat ile uzlaşmayacağı tezini savunuyorlardı.(2) Meşrutiyetin getirdiği dayatma sonucu bir anayasa niteliği taşıyan Kanun-i Esasi, Avrupa Devletlerinin anayasalarıyla karşılaştırılabilir özellikte bulunmasından dolayı, hem maddi hem de şekil bakımından modern anlamda bir anayasa olarak kabul edilmektedir.(3)

Maddî anlamda olması, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamüli kuralların bütünüdür. Bu anlamda Kanun-i Esasi tam olarak anayasal niteliktedir. Zira Kanun-i Esasi bir yandan devlet organları arasındaki ilişkileri, diğer yandan da vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenlemektedir. Şeklî anlamda anayasa ise, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usulle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır. Şeklî kritere göre, Kanun-u Esasi’nin anayasal nitelikte olduğu açıktır. Bir kere, Kanun-u Esasi kendisinin üstünlüğünü ve bağlayıcılığını açıkça ilân etmektedir. 115’inci maddeye göre, “Kanun-u Esasînin bir maddesi bile hiçbir sebep ve bahane ile tatil ve icradan iskat edilemez.”

Diğer yandan Kanun-i Esasi’nin 116’ıncı maddesi Kanun-i Esasi değiştirilme usulünü öngörmüştür. Bu maddeye göre, Kanun-i Esasi değişiklik teklifinin kabul edilmesi için sırasıyla Meclis-i Mebusan’ın ve Meclis-i Âyan’ın üye tamsayılarının üçte iki oy çokluğu gerekir. Bu demektir ki, Kanun-i Esasi kanunlardan daha zor değiştirilebilir bir metindir. Dolayısıyla Kanun-i Esasi şekli kritere göre bir anayasa olarak kabul edilir. Ayrıca şunu da belirtelim ki, Tanzimat ve Islahat Fermanlarının aksine Kanun-i Esasi sistem olarak da Batılı bir anayasa gibi madde maddedir.(4)

II. Meşrutiyet döneminin Müslüman mütefekkirleri, bir yönetim biçimi olarak meşrutiyet modeline, bir anayasa olarak da Kanun-i Esasi’ye tamamen İslami bir içerik katarak anlamlandırmıştır. Meşrutiyet ve Kanun-i Esasi hakkında ileri sürülen düşünceler, yazılan makaleler, hem meşrutiyete hem de Kanun-i Esasi’ye yüklenen anlamlar, ulemanın fıkıh geleneğinin dışında olmakla birlikte aynı zamanda kanaatimizce çok sıkıntılı ifadeler de taşımaktadır. Elmalılı Hamdi Efendi meşruti hükümeti Hilafet-i İslami olarak değerlendirir, Kanun-i Esasi’ye riayeti biat için şart bir mukavele olarak görür. 12 Ekim 1908’de kaleme aldığı “Va’z” adlı makalede Kanun-i Esasi, Hükümet-i Meşruti ve Hilafet-i İslami birbirini tamamlayan, birinin eksikliğinde diğerlerinin işlevinin aksayacağını ifade eder.(5) Kanun-i Esasi’yi şeriata uygun görür.(6) Bunun gibi Mustafa Sabri Efendi de, meşrutiyetin ilanıyla birlikte Beyanül Hak’ın ilk sayısında kaleme aldığı “Beyanül Hak’ın Mesleği” adlı makalesinde, İttihat ve Terakki’ye mahcubiyetle teşekkür edip methiyeler dizerken, meşruti yönetimi de İslamlaştırır:

“Devr-i istibdad münker devri idi. Bu münkeri nehiy için iktiza eden mesaiyi ibtidaiyede bulunmak yani kuvve-i icraiyeye rehberlik etmek vazifesi arz ettiğim vecihle ulemaya aid iken biz, vaktiyle vazifemizi maalesef eda edemediğimiz halde bu vazife-i meşruiyi şanlı askerlerimizle İttihat Terakki Cemiyeti erkanı kiramı ifa etti. Binaenaleyh bizim bu erbab-ı hamiyete karşı teşekküratımız mahcubiyetle memzucdur.”(7)

Meşrutiyete ve İttihat Terakki’den taraf olmak, o dönemin hemen hemen bütün Müslüman basının ortak tavrı olmuş, meşrutiyet İslam’la tanımlanırken, İttihatçılar da birer kurtarıcı kahraman gibi muamele görmüştür. Sıratı Müstakim’de yer alan birçok makalede, Kanun-i Esasi için çok ilginç benzetmeler vardır:

“Kanunların Esası Kur’an’dır. Hiçbir şey onun dışında değildir. Ama bir takım daha kanunlar gerekecek ki, ticaret işlerinin yürümesi için birçok kanun yapılacak, onların aslı esası Kur’an’dır. Nasıl Kanun-i Esasi Kur’an’ın özetinden, içinden alınmışsa, yapılacak kanunların da buna uygun olması gerekir.”(8)

İfade edilen cümlelerde, Kanun-i Esasi Kur’an’ın özetidir anlamı çıkmaktadır. Bereketzâde İsmail Hakkı Efendi’nin (1851-1918) Kanun-i Esasi’nin eleştirilmesine dahi tahammülü yoktur: 

“Kanun-i Esasiye ömrümün sonuna kadar sadık kalacağıma, hakimlerin hakimini şahit tutuyorum. Kim gerek sözlü gerekse davranış olarak Kanun-i Esasi aleyhine tavır alırsa yanımdan kovulmuş, def edilmiştir.”(9) diyerek ağır ifadeler kullanmaktan çekinmemiştir. 

Müslüman mütefekkirler tarafında meşrutiyet lehine de birçok makale kaleme alınmış, meşruti idare İslam’la örtüştürülmüş, hükümet-i meşruta, hükümet-i İslami olarak ele alınmıştır. Meşrutiyet ve meşveret birlikte değerlendirilmiş,(10) meşrutiyet aleyhine söz söyleyenler melunlukla vasıflandırılmıştır. Bu konuda fikir beyan edenlerin başında gelenlerinden biri de Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’dir (1846-1912). Sırat-ı Müstakim’de kaleme aldığı makale serisinde meşrutiyeti eleştirenlere ağır eleştiriler getirmekten çekinmemektedir: 

“Meşruiyetin meşveret usulünü değersiz göstermeye, melun istibdad döneminin değerini artırmaya çalışan hürriyet düşmanları, mezalim taraftarları, insaf erbabı tarafından ortaya açıkça konan bazı delillere rağmen, birtakım zayıf mesnetsiz itirazlarla avamı gaflete düşürmeye çalışıyor. Bu kişilerin meşverete delil ve meşrutiyete burhan gösterilen ayet-i kerimeyi tevil ve tahsis ile eşitliği İslamiyet’e aykırı ve dine uygunsuz şeklinde tasvire kalkışmaları kadar büyük bir kötülük olamayacağı izaha muhtaç değildir.

Bu melunlar bu nokta-i nazardan ak ile karayı seçmekten aciz bulunan bir takım çaresiz konuşmalarda bulunmaları çok insanı yanıltarak zihinlerini bozabilirler.”(11)

Manastırlı’nın ifadeleri bir bakıma bugün egemen düzene ve siyasi oluşuma karşı eleştirel yaklaşan Müslümanların, bir kısım Müslüman kardeşleri tarafından “saf kırıcılık”la suçlanmalarına benzemektedir. Oysa Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, meşrutiyete olan bu teveccühünü kendi ilmi naslarıyla tahkim edememekte, tevil ve yorumlarıyla buraya gelmektedir.

Meşrutiyet’in ilk döneminde ulema, yeni rejimin İslâm şeriatına uygunluğu üzerine sayısız yazı kaleme alarak destek vermiştir. Ulema şeriatın meşrutiyetin esası olduğunu vurgulamış “meşrutiyet-i meşrua” tamlamasına sıkça atıfta bulunmuştur. Bu alanda Beyânül Hak ve Sırat-ı Müstakim başta olmak üzere, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan çok sayıda makalede meşrutî idarenin şeriata uygunluğu savunulmuştur. Beyanül Hak’ın ve Sırat-ı Müstakim’in hemen hemen bütün sayılarında ya doğrudan ya da dolaylı olarak meşruti idare lehine makaleler kaleme alınmıştır. Beyanül Hak’da meşrutiyetin meşruluğuna ve İslam’a uygunluğuna dair en çok izahta bulunanlar Elmalılı Hamdi Yazır (1878-1942), Abdüllatif Efendi (1842-1916), İbni Hazım Ferid, İbnülemin Mahmud Kemal (1871-1957), Mehmed Rıfat gibi Müslüman düşünür vardır. Aynı şekilde Sırat-ı Müstakim dergisinde de Musa Kazım (1858-1920), Manastırlı İsmail Hakkı (1846-1912), Ali Haydar Emin (1853-1935), Bereketzâde İsmâil Hakkı (1851-1918), Eşref Edip (1882-1971) gibi birçok Müslüman düşünür bulunur. 

İttihad-ı İslam gazetesinde Filibeli Hilmi (1865-1914), meşrutiyet ve İslamiyet’i karşılaştırmakta, meşveretin Müslümanlar için önemine vurgu yapmaktadır.(12) Yine aynı gazetede, seçilmiş vekillerin mesuliyetine dair makaleler kaleme alınmıştır. Yine Muhibban gazetesinde de meşrutiyet üzerine makaleler kaleme alınmış,(13) düşmanımın düşmanı dostumdur mantığından hareketle meşrutiyet genel anlamda istibdaddan kurtulmanın tek yolu olarak görülmüştür. Fakat ne yazık ki, dönemin Müslüman muhalefeti ne destekledikleri İttihatçılardan ne de meşrutiyetten, meşruti idareden beklentilerini karşılayamamıştır. Bunun sonucunda Müslümanların yabancısı olduğu meşrutiyet yönetimiyle olan tecrübeleri olumsuz sonuçlanmış, sıkıntılı olacak başka bir sürece girilmiştir.

Demokratik temayülün yeşermesi

Burada bir hususa açıklık getirmekte fayda görmekteyiz. O hususta, meşrutiyet döneminin Müslüman mütefekkirlerine haksızlık etmek gibi bir yanlışa düşmemek adına gerekli görülmektedir. Dönemin birçok Müslüman mütefekkirinin demokrasiden anladığı, seçimle bir başkan ve meclisin seçilmesi gibi anlamla karşılık bulduğudur. Bugünkü anlamda laik demokratik tavırla ve seküler bir zihinle hayatı şekillendiren demokrasi anlayışı, o dönemin Müslümanlarının fikir örgüsünde yoktur. Batı felsefesinin yoğuna baskısı siyasi, askeri, ekonomik, kültürel olarak Müslümanlar üzerine saldırmaya başlayınca, büyük bunalımların yaşandığı dönemde yeterli muhkem mevzilerin oluşturulamaması, fikirsel olarak döneme direnebilecek cephelerin tahkim edilememesi, bir bakıma kapılarına dayananı kendi anlam dairelerinde tanımlamışlardır. Meşrutiyet savunuculuğunda bu böyle olduğu gibi, demokrasiye temayül sürecinde de böyle olmuştur.

Tabi burada ortaya çıkan sorun, Müslüman cemaatin, ne olursa olsun kendi kavramlarıyla, kendi usul ve geleneğinden uzaklaşarak çözüm arayışında olmalarıdır. Oysa dönemin Müslüman muhalefetinin yaklaşımı, kapılarına dayananı -bir bakıma da dayatılanları- çaresizlik içinde yeniden yorumlayarak dine mal etmek olmamalıydı. Teklif edilenler öncelikle uluhiyet-rububiyet-ubudiyet esaslarına göre tahlil edilmeli, getirisi götürüsü hesaba katılmalıydı. Bu yanılgı uzun soluklu yanılgıları da ne yazık ki sürdürülebilir düzeye çıkardı. Makale içerisinde demokrasi, demokratlık gibi konuları makalelerine konu edinen Müslümanların, bugünkü anlamda bir demokratik anlayışı benimsediklerine işaret etmemektedir. Ama bu işaret etmeyiş, ileride süregidecek olan hataları da ne yazık ki önüne geçilmesine büyük engel teşkil ettiği gibi, bu fikirleri kullanılabilir birer yorum olarak karşımıza çıkarıyor. 

Bu ifade ettiklerimizde maksadımız, gerek referans, gerek usul, gerek amaç olarak İslami bir yönetim biçimi olmaktan çok uzak olan meşrutiyetin, İslami bir yaklaşımla yeniden yorumlanıp Müslümanlar tarafından sahiplenilmesi, daha da ilerisi dinle bütünleştirilmeye çalışıldığına dikkat çekmektir. 20. yüzyıl başlarında meşrutiyet savunusuyla gelinen bu eşik, ilerleyen süreçte gerçekleşen fikri dönüşümlerle demokratik temayüle dönecektir. Bu temayülün erken izlerini, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Müslüman mütefekkirlerin metinlerinde görmek mümkündür. Meşrutiyeti bir yönetim biçimi olmanın çok üstünde, Müslümanca bir idare tarzı olarak algılayan dönemin Müslüman muhalefeti, çok kısa bir zaman sonra kaleme aldıkları metinlerde demokrasiden bahsetmeye başlayacak, demokrasinin erdemlerini dile getirecektir. Bazı mütefekkirler tereciye tere satmak babından demokrasiyi kendi geleneğine mal ederek, “Osmanlı Demokrasisi”, “İslami demokrasi” gibi kavramları tartışma gündemine taşıyacaktır.

Müslüman muhalefetin meşrutiyeti meşru bir yönetim tarzı olarak görmeleri ve hakkında şeri deliller ürettikleri dönem göz önüne alındığında, bu yoğun çabanın 1908-1912 yılları arasında olduğu görülmektedir. Kanaatimizce bunun sebebi, ulema kesiminin birer mebus olarak mecliste yer almalıdır. Mustafa Sabri Efendi (1869-1954, aynı zamanda Şeyhülislamlık yapmıştır) Tokat, Elmalılı Hamdi Efendi (1878-1942) Antalya, Babanzâde Ahmed Naim Efendi (1872-1934) Bağdat, Mehmet Arif Efendi Bitlis, Manastırlı İsmail Hakkı (1846-1912-Meclisi Ayan üyesi), Mûsâ Kâzım (1858-1920-Meclisi Ayan üyesi, aynı zamanda Şeyhülislamlık da yapmıştır) ve daha birçok isim ya mebus ya da ayan üyeliklerinde bulundular. Onların, bulundukları mekân ve konum itibarıyla meşrutiyeti savunmak ve İslamileştirmek gibi bir girişimde bulunduklarını düşünmekteyiz. 

1912 seçimlerinden sonra birçoğu liste dışında kalmış ve ulema kesimi siyasetten sürülmüş, bazıları farklı siyasi oluşumlara yönelmiştir. Bu dönemden sonra Mustafa Sabri Efendi’nin başyazarlığını üstlendiği Beyanül Hak kapanmış, İttihat Terakkiye bağlı olarak kurulan Cemiyet-i İlmiye-i İslami dağılmıştır. Müslüman muhalefetin basın organı olarak en uzun soluklu kalan ise Sıratı Müstakim, daha sonra adı Sebilürreşad olan gazete yayın hayatına devam etmiş,(14) bu meyanda uzun soluklu olmasa da başka yayın organları da piyasaya çıkmıştır. Demokrasiyle ilgili fikirler de bu dönem zarfında görünür olarak ortaya çıkmaya başlamıştır. 

Sebülürreşad’ın rolü

Demokratik temayülün yeşermesinde ve Müslümanların fikirlerinde yer edinmesinde özellikle dönemin Müslümanlarının etkin gazetesi olan Sebilürreşad aktif rol oynayarak, bu ideolojinin görünür ve tartışılır olmasında öncülük edecektir. Bu konuları fikirsel olarak taşıyan Sebülürreşad ekibi, ne yazık ki ilk yapması gereken işlerden biri olarak demokrasinin ve demokratlığın ne olduğuna, tarihi sürecine dair tahlile dayalı bir makale kaleme almamıştır (varsa da biz bulamadık). Oysa kendilerinin de sürekli olarak şikayet ettikleri ahlaksızlık, dinsizlik, kadınların hayasızlığı, toplumda yayılan kötülüklerin tamamı Avrupa’nın demokratik kültüründen kaynaklanmaktadır. 

Bizde demokratik temayüle dair ortaya çıkan verileri, dönemin Müslüman mütefekkirlerinin fikirlerini yazıp çizdikleri, bir bakıma amiral gemisi de denebilecek olan Sebilürreşad gazetesinden derlemeye çalıştık. Dönemin bütün müktesebatını taramaya ne materyal ne zaman açısından imkânımız olmadığı için, Sebilürreşad’ı incelemenin yeterli olduğunu düşündük. Tabi daha önce de belirttiğimiz bizim için öncelikli olan, Müslüman mütefekkirlerin fikirleri olduğundan, laik denilecek diğer basın organlarına bakmaya da gerek görmedik. 

Sebilürreşad’da demokrasi ile ilgili ilk ifadeler (tespit edebildiğimiz) 30 Nisan 1914 tarihli 294. sayıda karşımıza çıkıyor. Sebilürreşad’ın 30 Nisan 1914 tarihli 294. sayısında Hindistan muhabiri Sufizâde Mehmed Tevfik imzalı “Hindistan Müslümanlarının İlmi ve Siyasi Cemiyetleri” adlı bir mektup yer almaktadır. Muhabir, Hindistan Müslümanlarının o günkü ilmi ve siyasi durumu hakkında bilgi verir. Vaziyeti genel olarak ifade ederek, Hintli Müslümanların demokrasiyi hiçbir zaman benimsemeyeceklerini belirtir. “Hind Müslümanları ‘demokrasi’ mesleğini hiçbir vakit kabul etmezler. Daima liderlerini ‘aristokrat’lar içinde görmeye alışmışlardır.”(15) diyerek, demokrasinin Hintli Müslümanlarca kabul edilemeyeceğini belirtir. Sebilürreşad’da Hintli Müslümanların demokrasiyi kabul edemeyeceklerine dair (belki biraz da Hintli Müslümanları küçümser bir üslupla) bir düşünce hasıl olur.

Demokrat bir din

Sebilürreşad’ın 28 Mayıs 1914 tarihli 298. sayısında “İslam ve Sosyalizm” adlı başka bir makale yer alır. Makale İsviçre’deki bir gazetenin İslam ile Sosyalizmi karşılaştırmasını ele almak için yazılmıştır. İsviçreli Sosyalistlerin İslam’ı demokrat bir din olarak ifade etmeleri, Sebilürreşad’ın takdirini toplamıştır. Sebilürreşad, makaleyi hakkında bilgi vererek iktibas eder:

“İsviçre’de intişâr eden ve Sosyalistlerin mürevvic-i efkârı olan Journal de Geneve’de İslâmiyet’le İştirâkiyyûn mesleği beyninde büyük bir münâsebet mevcûd olduğundan bahsedilmektedir ki bazı fıkralarını tercüme etmeyi fâideden hâlî görmüyoruz. (…) İşte mezkûr gazete bunları (İslam’ın üstünlüğünü) nazar-ı dikkate alarak İslâmiyet’in tabî’at ve fıtrat dîni olduğundan bahisle âtîdeki beyânâtta bulunmuştur.” Diyerek makaleyi metih etmekten geri durmaz. 

Sosyalistlerin ifadesiyle: 

“İslâmiyet demokrasi ve sosyal bir dîndir. Kur’ân’ı baştan başa tedkīk ve tetebbu’ edersek dâimâ halka, amele gürûhuna, zu’afâ ve bîçarelere merhametsizlikle, cebr ile hedm-i hukūk ile mu’âmele edenlere karşı şiddetli tevbîhler, serzenişler, tehdîdler îrâd eylediğini göreceğiz. Müslümanlar üzerinde bin üç yüz seneden beri büyük bir nüfûz ve te’sîr bırakan diyânet-i İslâmiyye’nin başlıca muhassenâtı, müslümanları müsâvât ve re’fete, adl ve nasafete, birbirlerine mu’âvenet ve müzâherete da’vet eylemesi keyfiyetidir. Halkın malıyla, canıyla hukūkuyla geçinen ve onlara zulüm edenler hakkında Kur’ân’da türlü türlü ta’n ve la’nler mevcûddur ki, tam Sosyalistlerin istediğidir.(…) Din-i İslâm; kendi peyrevlerine demokrasi, iştirâk, meşrûtiyet, muâhâtı öğretiyor. Dînen bu güzel esâs ve kavâ’ide her Müslüman riayetkâr olmak mecburiyetindedir.”(16)

Sebilürreşad’ın ifadesiyle, Avrupa’daki sosyalistler İslam Dinine hayrandır(!) Makaleyi iktibasın ardından özeleştiri de yapar: 

“Bizim ulemamız eğer lisân tahsîli peşine düşüp, İslâmiyet’i, Avrupalıların bildikleri lisânlarla ta’rîf ve tavsîfe çalışmış olsaydılar, bu güne kadar İslâmiyet layıkıyla Avrupa’ya sirâyet etmiş olurdu. Lakin maatteessüf biz henüz kendimiz muhtâc-ı himmet bir halde bulunuyoruz.” 

Sebilürreşad’ın 4 Haziran 1914 tarihli 299. sayısında bu kez “Müslümanlık Aleminde Faaliyet-i Diniye” adlı bir makale yer alır. Makalede genel anlamda İslam dünyasındaki faaliyetlere değinilir. İslam dünyasındaki yaşanan gelişmelerden Afrika’ya değinilen makalede, İslam’ın Afrika siyahilerinin halet-i ruhiyesini okşadığını ve İslam’ın Afrika’da üç büyük tesir ortaya çıkardığı zikredilir. Bunlardan birisi de sosyal demokrat fikirlerin kabulüdür: 

“Siyahilerin hâlet-i rûhiyyelerini okşayan İslâmiyet Afrika’da üç büyük te’sîr husûle getirmiştir ki, Birincisi: Asabiyet-i dîniyye, İkincisi: Tesâvî-i hukūk, Üçüncüsü: (Sosyal Demokrat fikirlerinin kabûlü sâyesinde) uhuvvet-i müteselsiledir.”

Demokrasi, demokratlık derken, sosyal demokrat fikirler de Müslüman mütefekkirler tarafından gündeme getirilir. İslam aleminde yer alan İran Müslümanlarının demokrasi mücadelesi verdikleri ve demokratça bir çaba sarfettikleri ifade edilir: 

“El-yevm İran’da pek münevver bir demokrat fırkası teşekkül etmiştir. Bu teşkîlâtın başlangıcı, Rusların Tebriz’de ve Meşhed’de icrâ ettikleri mezâliminden ileri gelmiştir. Demokratların her tarafda hafî bir sûrette çalıştıkları inkâr olunmaz. Avrupa’da, memâlik-i Osmâniyye’de Amerika’da, İsviçre’de müte’addid teşkîlâtları vardır. Mükemmel bir ikinci ınkılâb husûle getirmek için şimdiden âlât ve esbâbı ve ihzâr ile uğraşıyorlar. İran’ın ilerideki ınkılâbına, ne Rusya ne de İngiltere bir mâni’ teşkîl edemeyeceklerdir. İran Müslümanları esâsen eskiden beri demokrat, müteşebbis bir kavim oldukları cihetle, müttehiden aristokratlara karşı tevhîd-i mesâ’î etmekte ve müstakbelde İran’ı demokrasi ve ictimâ’î bir usul ile idâre etmeye azm eylediklerinden, er geç bu ümniyelerine muvafffak olacakları şüphesizdir.”(17)

Sebilürreşad’ın ifadesine göre İran Müslümanları eskiden beri demokrattır ve demokrasi mücadelesi vermektedir.(!) Bu duruma göre,

“Zaten katılım fikri, demokrasi usulü Müslümanlarca da istenen bir şey olduğundan, ihtimal ki Avrupa’nın da katılımıyla Müslümanların düşüncesinde bu sayede bir birliktelik ortaya çıkar, kan deryalarının akmasına engel olunur.”(18)

Müslümanların düşüncesinde ya da İslam Düşünce geleneğinde demokrasi düşüncesi istenen bir şeydir ve bu konuda Avrupa ile bir birliktelik sağlanabilir(!) Ortaya çıkan sonuç budur. Sebilirreşad çok erken dönem denebilecek bir zaman diliminde demokrasi ve demokratlığı İslam dünyasına taşımaktadır.

Sebilürreşad’ın 5 Eylül 1918 tarihli 368. sayısında Abdülaziz Çâviş (1876-1929) imzalı “İslam ve Medeniyet” adlı bir makale yer alır. Makalenin birinci bölümünde İslam dünyasında medeniyet hareketleri ele alınır. Yazar Arap medeniyetini anlatmaktadır. Cahiliye dönemine ve Resulullah’ın (as) hicretiyle değişen Arap milletinin nasıl ilerlediğine değinen yazar, hicretle birlikte Mekke’nin fethine kadarki on yıllık sürede muazzam şeyler olmuştur:

Resulullah (as) efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret ettiklerinde Araplar işte bu hal üzere (bedevice) idi. Şimdi Hz. Muhammed’in (as) hicretinden Mekke fethine kadarki sürede neler yapılmış olduğunu düşünelim. Bu on senenin çabası olarak meydana esaslı bir sistem geldi. Kardeşlik tesis edildi. Araplar arasındaki husumetler kalktı. Kalpler diğerleriyle öyle bir birleşti ki, bu birleşme yeryüzündeki her şeyi sarf etseniz bir araya gelemezdi. Gelme ihtimali de yoktu.

Bu on senin mesut sonucu olarak Araplar arasında tamamıyla şura ve demokrasi esasına bağlı bir hükümet meydana çıktı. Bu hükümet hakim ile suçluyu, halk ile yöneticiyi, ister medeni ister cani olsun hepsini hukukta eşit kıldı. Tevhid akidesinin sırrı da bu noktada tecelli eder… Bugüne kadar hangi kanun demokrasinin bu dercesine çıkabilmiştir ki, cihanın en mağrur hükümdarını herkesle eşit hale getirsin?(19)

Müellife göre Resulullah’ın (as) Medine’de meydana getirdiği devlet, bir İslam devleti değil, demokratik bir devlettir ve bu demokratlık bu güne kadar hiçbir yerde hiçbir şekilde kendisini göstermemiştir! Dikkat edilirse tevhid akidesi demokrasi ile yorumlanmakta, tevhid akidesinin sırrı, demokraside tecelli et(tiril)mektedir. Burada dönemin Müslüman mütefekkirlerinin demokrasiden ne anladıkları da ortaya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, demokrasiden ve meclisten anladıkları şura esasına tekabül etmekte. 

Abdülaziz Bey, Resulullah’ın (as) veda hutbesindeki:

“Ey nâs! Rabbiniz bir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in evlâdısınız. Âdem ise topraktan olmadır. İnd-i ilâhîde en makbûl olanınız en ziyâde ittikâ edeninizdir. Bir Arabî’nin bir Acemî’ye fazl ve rüchânı yoktur. Meğer ki vâsıta-i rüchân takvâ olsun” bölümünü de alarak devamla, “Bu ulvî sözlerin, demokrasiye ait bu kıymetli düsturların bütün ruhlarını, “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”(20) ayetleri sinesinde toplamıştır” der.

Abdülaziz Efendi burada da duramaz:

“Demokrasi esâsâtına tamamıyla mutâbık bu gibi desâtîr-i Muhammediyye sâyesinde nev’-i beşerin gözleri açıldı. Bir fırkanın diğer fırka üzerinde rüchân ve tefevvuk iddiâ etmesine hiçbir sebep olmadığı herkesçe anlaşıldı”(21) diyerek devam eder.

Abdülaziz Efendi makalesinin ikinci bölümüne Sebilürreşad’ın 369. sayısında devam eder. Abdülaziz Bey’in tespitine göre Resulullah’a (as) en çok işkence edip eza çektirenler, demokratik siyasetin esası olan tevhid inancını kabul etmeyen Arap müşrikleridir.(22) Abdülaziz Efendi’ye göre, demokratik siyasetin esasını tevhid akidesi oluşturmaktadır.

Osmanlı Demokrasisi

Dönemin Müslüman mütefekkirlerinin önde gelenlerinden biri olan Said Halim Paşa da (1864-1921) demokrasi ve demokratlık ideolojisinden etkilenen ve gündeme getirenler arasındadır. 26 Eylül 1918 tarihli Sebilürreşad’ın 371. sayısında yayınlanan “Avam-ı İslamiyenin Esbab-ı İnhitatı” adlı makale serisinin üçüncü bölümünde, Said Halim Paşa’ya göre, demokratlaşma fikri zaten aydın takımının fikriyatında vardır. Avamın da aynı anlayışa gelebilmesi için, aydınlatılması, inkişaf etmesi gerekir.(23) Said Halim Paşa’nın ifadeleri dikkate alınırsa, Müslüman mütefekkirler o dönemde demokrasiyi içselleştirmeye başlamış, demokratik temayül yeşermiş ve bunun toplum nazarında da hak ettiği yeri bulabilmesi için, halkın bu konuda aydınlatılması gerekmektedir.

Said Halim Paşa, 1913-1916 tarihleri arasında Balkan Harbinin sonu ile Birinci Dünya Harbinin ilk senesinde sadrazam olarak hükumetin başında bulunuyordu. Tarihimizin en buhranlı ve acı bir devresinde yazdığı eserlerde aydınlara yol göstermek, dertlerimizin ve gerileyişimizin gerçek sebeplerini ortaya koymak için çeşitli eserler kaleme almıştır. Bu eserlerden biri olan “Buhranlarımız”da çok daha farklı şeyler söylemekle birlikte aynı zamanda kafasının karışık olduğu anlaşılmaktadır. Said Halim Paşa “Buhranlarımız”da ilginç yaklaşımlar sergileyerek şöyle demektedir: 

“Avrupa milletleri insanlar arasında bulunması lazım gelen tabii eşitliği kendi aralarında kurmak istediler. Bunun için de gerek toplum, gerek fert olarak faaliyetlerine engel olan kayıt ve nizamlardan kurtulmaya ve daha fazla içtimai ve siyasi hürriyetler temin etmeye çalıştılar.

Bu yolda «aristokrasi» usulünden ayrılarak içtimai ve siyasi kuruluşlarını «demokrasi» usul ve kaidelerine uydurmaya devamlı olarak çalıştılar. Bu hususta da biz onları taklit etmek iddiasında bulunamayız. Çünkü «aristokrasi» usulünden habersiz olan bir cemiyeti «demokrasi» usulüne uydurmaya çalışmak, doğru düşüncenin işi değildir. Bu gibi iddialar pek zayıf bir taklit fikrinden doğuyor. Çünkü eğer biz bir ilerleme neticesi olarak daha fazla serbestliğe hakikaten ihtiyaç duysaydık, onu elde etmeye ciddi olarak gayret ederdik. O zaman bir milletin kendi siyasi ve içtimai esaslarını terk ve ihmal edip de, başka milletlerin içtimai ve siyasi esaslarını gelişi güzel kendine mal etmeye çalışmasının ne kadar tehlikeli bir hata olduğunu da görürdük.

Bizler artık, kendi milli esaslarımızın korunması gerektiğini, cemiyetimizin daima bu esaslara dayanmış olduğunu, bundan sonra da bunlara dayanmayacak olursa yıkılıp mahvolmaya mahkûm bulunduğunu anlamış bulunuyoruz.”(24)

Said Halim Paşa aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin etkin elemanlarındandır. 1906’da Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin (1906-1907) müfettişliğine getirilmiş, II. Meşrutiyet’in ilânından sonra diğer İttihatçılarla birlikte İstanbul’a dönmüştür. 1908 yılında belediye seçimlerinde İttihat ve Terakki Fırkası listesinden Yeniköy Belediye Dairesi başkanı seçilmiş, ardından İstanbul Belediye Genel Meclisi ikinci başkanlığına getirilmiştir. 14 Aralık 1908’de II. Abdülhamid tarafından Âyan Meclisi üyeliğine tayin edilmiştir.(25)

Said Paşa her ne kadar bu taklitçilik fikrinden şikâyetçi olsa da, demokrasi ve demokratlık fikrine bir şekilde yakasını kaptırmıştır. O da garp demokrasisi ile Osmanlı demokrasisi gibi bir kavramsallaştırma ortaya atar: 

“Zaten denebilir ki, içtimai meselelerde gösterdiğimiz bütün ecnebi hayranlığı bizi garp usulünde demokratlaştırmak istemekten ibaret kalıyor. Hâlbuki biz, kuruluş devrimizden beri en hakiki bir demokrasi usulü ile yaşamış, esasen demokrat bir milletiz. Tatbik etmek istediğimiz garp demokrasisi ise henüz dün vücuda gelmiştir, çeşit çeşit günahlarla lekelidir ve geçici bir haldir. (…) Osmanlı demokrasisi ise esaslı ve kesin bir içtimai haldir. Mantıki ve fiili bir asli şekil kazanmış olan tarihi eserimizdir. Biz ona çözülmez asırlık bağlarla bağlıyız. Bu bağları kesmemiz bize felaket getirir. Bugün bizim vazifemiz memleketimize yeni bir demokrasi getirmek değil, mevcut olan demokrasimizin gelişmesine gayret etmektir.”(26)

Görüldüğü gibi Osmanlı demokrasisi aslında esas demokrasidir ve garbın demokrasisinden çok daha köklüdür. Daha da ilerisi Osmanlı kuruluşundan bu yana demokrasi usulü ile yaşamış demokrat bir millettir! Bu ifadeler Batı taklitçiliğinden yakınan bir Müslüman mütefekkir için ne anlama gelir üzerinde düşünülmelidir. Kendi celladına aşık olan bir halet-i ruhiye, ilerleyen süreçte Ümmet-i İslam’ı nerelere götürecektir.

Batı taklitçiliğinden canhıraş yakınan Said Halim Paşa da devletin ve toplumun kurtulması için kendi dini kavramlarından uzaklaşmakta bir beis görmemektedir. O da devletin ve toplumun kurtuluşunun çaresini de başka yerlerde ararken, ileriki süreçte Müslümanlar aleyhine ciddi kırılmaların yaşanacağı düşünsel krizlere kapı aralar: 

“Esasen cemiyet de, saadet ve refahını temin eden şeyin şahsi kabiliyet ve üstünlükler olduğunu bilir. Onu takdir ederek hürmet ve sevgi gösterir. İdaresini de ona teslim eder. İşte bu sebeple, İslam cemiyetinin yüksek tabakası demokrasiye, aşağıdaki tabakalar ise aristokrasiye meyilli olurlar. Yüksek tabakalar demokrattır, çünkü zayıfların hakkını koruyan ve içinde yaşadıkları maddi manevi hal ve şartları ıslah ederek ortak saadeti temin eden onlardır.”(27)

Dönemin genel kafa karışıklığı Said Paşa’da da vardır. Meşrutiyet, meşveret, şura, biat, ehl-i hal vel akd, takva, muttaki, haram, helal, şeriat, şari, teşri kavramları yeni çözüm arayışlarında yoktur. Said Halim Paşa’nın ifadeleri aynı zamanda çok sıkıntılı manaları da barındırmaktadır. Yüksek tabakaların demokrat, avamdan denecek diğer tabakaların da aristokrat yanlısı oldukları, kendi fikirsel ve usul geleneğinin tahkir ettiği/edeceği ifadelerdir. Dikkat çeken başka yön ise, dönemin Müslüman muhalefetinin hemen hemen hepsi, kadim İslam toplumunu ezelden bu yana demokrat yapmalarıdır.

Abdülaziz Çaviş, Sebilürreşad’ın 371. sayısında yukarıda bahsettiğimiz makalesinin devamını getirir. Müslümanların tarih içindeki gösterişli hallerini izah ettiği makalesinde, şimdiki hale düşmelerinin de sebebini ilginç bir yere bağlar: 

“Verdiğimiz bu izahlardan ve açıklamalardan sonra, ilerlemenin tek şartının İslam’ın ruhu olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bunun gibi son asırda Müslümanların karşılaştıkları zaaf ve sıkıntıların yegane sebebi o ulvi ruhtan, irfandan, adaletten, medeniyetten, uhuvvetten ve tam manasıyla demokrasi ruhundan uzaklaşmaları olduğu zerre kadar tereddüt götürmez bir gerçektir.”(28)

Müslümanlar demokrasi ruhundan uzaklaştığı için bugünkü perişanlığa duçar olmuştur!

Sebilürreşad 15 Kasım 1918 tarihli 378. sayısında R. C. Parsons imzalı “Demokrasi ve Din” adlı tercüme bir makaleye yer verir. Yazarın makalesinin ana konusu demokrasi ve dinin nerelerde anlaşıp anlaşamayacağı üzerinedir. Nitekim bunu makalesinin girişinde yer verdiği paragrafta ifade eder. Yazar din ve demokrasiyi kiliseler üzerinde barıştırmaya çalışır. 

“Halk tarafından halk için halk hükümeti teşkil etmek mücadelesinin, genel anlamda bütün dünyayı saracağı, yeni asrın milletlerinin daima ilerleyen bir demokrasi mücadelesi vereceği kesindir. Fakat bu yeni yönetim tarzı halkın dini hislerini nasıl etkileyecek? Yaşadığımız çağın izleri, demokrasi ve dinin ortak paydalarını nazarında nerelere kadar birbiriyle uyuşup, birbirine rehberlik edebilecek?”(29)

Makale sahibi gündeme aldığı bu sorulara makalesinde yanıt arar. Batılı bir yazarın, Sebilürreşad gibi İslami bir yayın organında ve hem de din ile demokrasinin birlikte anıldığı makalesini iktibas etmesi dönem itibarıyla ilginçtir.

Sebilürreşad 28 Kasım 1918 tarihli 380. sayısında Celal Nuri imzalı “Hilafet-i İslamiye” adlı bir makale yer alır. Makale sahibi Celal Nuri’nin kanaatine göre Şark ve İslam alemi bizatihi demokrattır: 

“Şark ve İslâm âlemi bizatihi demokrattır ve ondan başka bir sulta tanımaz. Avrupa’nın hâlâ varamadığı üstün eşitliğe biz on üç asır önce gelmiştik… Hilafet-i İslami’ye, üç yüz milyon kişilik bir demokrasinin, bir cumhurun, demokrasiden başka bir sulta tanımayan topluluğun temsiliyetini ve şahitliğini yapmış olanların tarihidir. Amerikan demokrasisinden, ancak 1789’da meydana gelen Fransa’dan ve hatta İngiliz demokrasisinden bile eskidir. Bu sebepten kabiliyeti bunlardan fazladır.”(30)

Celal Nuri, Müslüman aleminin kendi tarihinde hiç tanımadığı yönetim tarzını, Müslümanlığa mal edip, demokrasinin mucitlerine bile parmak ısırtacak ifadeler dile getirir. Celal Nuri bu beyanından sonra bir ileriki adımı da atar:

“Sivri akıllılar var; bu asırda demokrasi ile Hilafet nasıl birleştirilir? Hilafet demokrasinin teyididir, dayanağıdır. Dünyada en olgun ve en eski demokrasinin örneği Cumhur-u Müslimindir. Biz bu durumda akaid itibarıyla değil, siyasi nicelik ve sosyal anlamda İslamiyet’ten bahsediyoruz. İslam bir demokrasidir. Demokrasinin zıdd-ı kâmili olan Avrupa aristokrasisinin hiçbir zerresi mevcud mudur ki bu, İslâm’ca mazhar-ı musâmaha olsun? Hürriyet, uhuvvet, müsâvât, Frenmasoneriden evvel İslâmiyet’in takrîrine mazhar olmuştu.”(31)

Sebilürreşad’ın 18 Şubat 1920 tarihli 459. sayısında Hüseyin Kıdvai imzalı, Hindistanlı bir alimin eseri olan “İslam ve Sosyalizm” adlı kitabın tercümesi yayınlanır. Sebilürreşad’ın yaptığı açıklamaya göre, o dönemde kendi alanında yazılmış ilk eserdir.(32) Eserin uzunca methi yapıldıktan sonra, neşrine geçilir. Tercüme kitabın neşrine 460. sayıda devam edilir. Neşredilen kitabın ara başlığı, “İslam Kardeşliği”dir. Bu bölüm başlarken demokrasiye vurgu yaparak, dikkat çekerek başlar:

“Dini İslam, filhakika, demokratik bir dindir. Birçok kavanin içtimaiye (toplumsal kanunlar-yasalar) vaaz etmiştir. Müslümanlık, arzın hangi ikliminde sakin, yahut hangi ırka mensup olursa olsun bütün ehli İslam’ı kardeş yapmış, zengin, fakir, yüksek, alçak bütün insanlar arasında müsavat kemali tesis etmiştir.”(33)

Müellif kitabın bu bölümüne İslam’ın demokrat oluşuyla giriş yapmakta, devamında ise bölüm sonuna kadar ayet ve hadislerle Müslümanların kardeşliğini ve uhuvveti anlatmakta. Eserin neşrine Sebilürreşad’ın 31 Mart 1920 tarihli 462. sayısında “İslam ve Sosyalizm III: Hazret-i Muhammed’in Bi’setinden Mukaddem Arap Heyet-i İctimaiyyesinin Ahvali” bölümüyle devam edilir. Eserin müellifi bu bölümde Hz. Muhammed’in (as) nübüvvetle görevlendirildiği dönemin Arap toplum yapısını anlatmaktadır. Müellif bu bölümde de ilginç yaklaşımlar sergiler:

“Peygamberimiz Arabistan’ı demokrasi ve sosyalizm gayelerine taban tabana zıt bulmuştur.”(34)

Kitabın yazarı bu konu üzerine de uzun uzun açıklamalar yapar.

Tercüme eserin neşrine 18 sayı sonra 14 Mayıs 1921 tarihli 480. sayıyla devam edilir. Bu bölümün ara başlığının adı: “İslam ve Sosyalizm IV: Hazret-i Muhammed’in Sosyalizmi”dir. Müellif bu kısımda da Hz. Muhammed’in (as) sosyalizmini konu edinir. Biz konunun uzamasını istemediğimiz için bu bölümle ilgili alıntı yapmaya gerek görmedik. 

Sebilürreşad’ın 16 Mayıs 1923 tarihli 528. sayısında Ahmed Cevdet imzalı “Demokraside Ahlak-ı Ferdiye” başlıklı bir makale yer alır. Makale sahibi demokrasi ve ferdiyetçiliği anlatır. Ferdiyetçiliği izah eder ve İslam’daki durumun ne olduğunu anlatır. Ferdiyetçilikte kimse kimseye karışamaz, oysa İslam’da böyle değildir. Yazarın makalesinde ilginç ifadeler vardır. Mesela; İslam’ın başlangıcında demokrasi vardır! 

“Şahsi ve hususi addettiğimiz bazı efali, şayet o efal çirkin ise ona karışmakta kendimizde salahiyet görmemektir. Hâlbuki İslamiyet’te böyle değildir. Bir kardeşi size, sizdeki bir fena halden dolayı ihtaraat icra etmeğe mecburdur. Yani o, onun vazifesidir. İslamiyet’in mebadisi ise bütün kemaliyle demokrasi idi. İstidlal ediyorum ki, İslamiyet, o günkü usul-ü hükümetinde esas olarak demokrasinin kaide-i ahlakiyesini takviyeye lüzum görmüştür.”(35)

Yazar uzun uzun demokrasi ve ferdiyetçiliği izaha gayret eder ve makalesinin sonunda, demokrasiye ve onun ilkelerine sahip çıkabilmenin tek yolunun maneviyat olduğunu ifade eder. 

Sebilürreşad’ın 11 Temmuz 1923 tarihli 544-545. sayılarından başlayarak Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’a ait “Müslümanlık Mani-i Terakki Değil, Zamin-i Terakkidir” başlıklı altı bölümlük bir yazı dizisi yayınlanır. Sebilürreşad yazı dizisi hakkında bir açıklama yaparak şöyle der: 

“Amerika’da ikmal-i tahsil etmek üzere bulunan Türk talebesi imtihanlarının hitamında Müslümanlığın mani-i terakki olup olmadığı hakkında bir konferans vermeyi kararlaştırırlar ve yüksek tahsil gören Amerika gençlerine verilecek bu konferansın fazıl bir İslam alimi tarafından tahrir olunması lazım geldiğini nazar-ı dikkate alarak bu maksatla mütefekkirin-i ulema-yı İslamiyeden Elmalılı Hamdi Efendi Hazretlerine müracaat ederler. Elmalılı Hamdi Efendi de Amerika’daki bu genç Müslüman talebemizin pek ziyade şayan-ı takdir bu arzularını yerine getirmek üzere bu mebhase dair mühim bir konferans hazırlayıp Amerika’ya göndermişlerdir. Elde ettiğimiz bu mühim konferansın bir suretini ber vech-i ati karilerimizin enzar-ı istifadesine vaz ediyoruz.”(36)

Elmalılı Hamdi Efendinin makalesi öz itibarıyla İslam’ın ilerlemeye mani olmadığı, bizatihi ilerlemenin kefili olduğunu ispata gayretlidir. 

Makale adından da biraz olsun anlaşılacağı gibi Batıya, Amerika’ya karşı eziklik hissiyle kaleme alınmış olduğunu göstermektedir. Öncelikle ortada Müslümanların dini olan İslam’ın ilerlemeye mani olduğuna dair uydurma bir tez vardır. “Din terakkiye manidir” söylemi, meşrutiyet dönemi söylemlerinin en pervasız olanlarından biridir. Bu tezi ortaya atanlar neden mani olduğunu ispatlayacağına, Müslümanlar neden mani olmadığını anlatma gayretine girmiştir. Makale altı bölüm halinde Sebilürreşad’da yayınlanır. Bizim makalede ilgimizi çeken yan, beşinci bölümde yer alan bir paragraftır. Makalenin beşinci bölümü 19 Ağustos 1923 tarihli Sebilürreşad’ın 551-552. sayılarında yayınlanmıştır. 

Makalede ilgimizi çeken paragraf, Resullah’ın (as) Medine’de kurmuş olduğu İslam Devleti’nin, yaşanılan asrın idrak edemeyeceği derecede bir demokrasi feyzi gösterdiğini ifade etmektedir: 

“İşte Dini-i İslam ilk teşkil ettiği devlette bu hissi uhuvvetle ve asrımızın idrak edemeyeceği bir demokrasi feyzini gösterdi. Ve bu ruhi İslamiyeyi muhafaza eden İslam hükümetleri de daima terakki etti….”(37)

Elmalılı Hamdi Efendi de, ilk Müslüman neslin, hem de Resulullah’ın (as) kurmuş olduğu İslam Devletinin, demokrasi feyziyle yanıp tutuştuğunu ifade etmekten geri durmamaktadır! Gerçekten dönemin ulema kesiminde ilginç yaklaşımlar ve tespitler bulunmaktadır. Sürekli ilerleyişin demokrasi ruhuna bağlanması, geri kalmışlığın da bu ruhtan uzaklaşma olduğunun ifadesi, nasıl ve hangi gerekçelerin sonucudur?

1908 yılında yana yakıla meşrutiyet savunuculuğu yapan, meşrutiyeti İslam şeriatına kucaklattıran Elmalılı, 1923 yılına gelindiğinde bu kez Medine İslam Devletini demokrasinin feyziyle kucaklattırmaktadır. 1922’de saltanat kaldırılmış, Osmanlı Devleti parçalanmış, sona ermiştir. Abdülhamit’in istibdadına rahmet okutacak başka bir istibdadçı kadro iş başındadır. Elmalılı Hamdi Efendinin makalesinden yaklaşık iki ay sonra da cumhuriyet ilan edilecektir. Elmalılı Hamdi Efendi de muasırı olan diğer ulema kesimi gibi tezat içinde gelgitler yaşamaktadır. Meşrutiyet sevdasından dersini alan dönemin Müslüman muhalefeti, kendi özüne döneceğinden ne hikmetse bu kez de demokrasi sevdasıyla yanıp tutuşmakta, Ümmet-i İslam’ı demokrat yapmak hususunda birbirleriyle yarışmaktadır. Sebilürreşad ciddi manada demokrasi ve demokrat propagandası yapmaktan çekinmemektedir. Kim bilir; belki de Avrupa sevdası ve onu taklit nasıl bir duyguyla zihinlerini işgal etmiştir! Ya da fikri olarak çağın felsefi ve kültürel saldırılarına karşı koyacak bir mevzi geliştiremediklerinden, kapılarına dayananı kendilerine benzetmeye çalışmaktadırlar.

İslam Demokrasisi

Mustafa Sabri Efendi de demokrasiyi gündeme getirip tartışmaktan geri kalmaz ve daha ilginç yaklaşımlar sergiler. 

Said Halim Paşa “Osmanlı Demokrasisi” söylemini ortaya atarken, Mustafa Sabri Efendi de “İslam Demokrasisi” söylemini icad eder. İcmanın demokrasinin esasını teşkil ettiğini ifade eder. Bu ifadesini belirtirken, bu kanaate itiraz edenlerin demokrasinin esaslarını bilmediklerini söylemesi diğer bir ilginç yöndür. Mustafa Sabri Efendi İslam’ın şer-i delilleri arasında sayılan “icma-ı ümmeti” demokrasi ile karşılaştırır. İcma-ı Ümmet’in aslında “münevver demokrasi” esasına göre işlediğini, bu işleyişe itiraz edenlerin de demokrasi anlayışını bilmediklerini belirtir. Sabri Efendi’ye göre icma-ı ümmet, aynı zamanda milli iradenin temsili anlamına da gelmektedir. Müçtehitler milli iradenin içtihat ehliyetine sahip, İslam milletinin aklı başında temsilcileridir. Müçtehitlerin ittifak ettikleri içtihatlara uymak vaciptir.(38) Mustafa Sabri Efendinin demokrasi hakkındaki düşünceleri sadece bunlarla sınırlı değildir. O’nun düşüncesinde bir de “İslam Demokrasisi” vardır: 

“Beşeri ulusalcı demokrasinin hedefi, insanların kendi iradeleriyle elde edemeyecekleri bir etnik bağa, dar milliyetçilik çerçevesine hapsedilmiştir ve beşer, sırf vicdanı ile demokrasinin hedeflerini gerçekleştiremeyecektir. İslâm demokrasisine gelince; bu demokrasi ilâhî talimata, emir ve yasaklara dayanır. Bu emir ve yasaklar, iman ve vicdan ile birleşince gerçekleşme şansı artar. “Ancak İslâm demokrasisinin hayat bulmasının şartı da Müslümanların, ilk nesil iman ve ahlâkına geri dönmeleri ve gerçek manada Müslüman olmalarıdır… Bir Fransız özdeyişinde, “Herkes kendisi için, Allah ise herkes içindir” dendiği gibi kalbini bütün beşeriyetin faydasına açan ve insanlardan önce Allah katında sorumluluk şuuruna sahip olan İslâm demokrasisi, başka ulusların aleyhine olarak kendi ulusu içim çalışmaz. Böyle olunca da siyasilerin ortaya koyduğu diğer demokrasilerden elbette üstün olacak ve onlardan daha çok insanlığın iyiliğine hizmet edecektir.”(39)

Sabri Efendi’ye göre, İslam Demokrasisine sahip olabilmek için ilk nesil Müslümanlığa dönmek gerekmektedir. Mustafa Sabri Efendi de, ilk neslin demokrat olduğunu beyandan çekinmemektedir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dönemin Müslüman mütefekkirlerinin tamamı ilk İslam neslinden başlayarak, Osmanlı da dahil olmak üzere Ümmet-i İslam’ı demokrasinin esas temsilcileri olan demokratlar olarak tanımlamakta bir beis görmemektedir. 

Dönemin Müslüman mütefekkirlerinin nasıl bu noktaya geldiklerinin izahını yapmak hakikaten çok zordur. Öyle ki bu şahıslar (özellikle Mustafa Sabri Efendi) hilafeti savunanlar olarak, aynı zamanda da demokrasi savunuculuğunu nasıl yapmaktadır? Demokrasi bizatihi İslami kurum olan Hilafete muhalif ideoloji olmasına rağmen, ilk nesilden başlayarak tüm Ümmet-i İslam’ı demokrat yapmak, hangi aklın kârıdır? Hem laikliğe karşı çıkmak, hem dini devletin ayrılmazı olarak görmek, hem de demokrasinin ilk müntesipliğini Peygamber nesline kadar götürmek, nasıl bir yorumlamadır?

Dönemin Müslüman muhalefeti bir bakıma farkında olmadan İttihatçı artıklarından İbrahim Temo (1865-1939) ve Abdullah Cevdet’in (1869-1932) kurdukları “Osmanlı Demokrat Fırkası” çizgisine gelmiştir. Osmanlı Demokrat Fırkası Müslüman mütefekkirlerin bu gibi fikirlere henüz sahip olmadan çok önce, Abdullah Cevdet’in çabalarıyla, resmen 6 Şubat 1909 tarihinde kurulmuştur. Fırka, demokrasi mücadelesini ön plana alarak, gerek nizamnamesinde gerekse siyasi programında bu amaçlarını belirtmiştir. Osmanlı Demokrat Fırkası, kısa bir süre faaliyet gösterse de, öncelikle samimi ve ısrarlı bir şekilde savunduğu demokrasi düşüncesiyle sağlamlaştırmaya çalışan bir parti olmuştur.(40) Osmanlı Demokrat Fırkasının kurulduğu tarihlerde Müslüman mütefekkirler meşrutiyet savunusu yapmaktadır. 

İbrahim Temo ve Abdullah Cevdet, her ikisi de İttihat Terakki’nin kurucularından olup, daha sonra fırkadan ayrılmış olan, kendi halkına yabancı Batı müptelası Osmanlı aydınlarındandır. Abdullah Cevdet için “varsa medeniyet Avrupa medeniyetidir, başka medeniyet yoktur.” 

Sonuç ve değerlendirme

20. yüzyılın başından ilk çeyreğine kadar ki süre, Osmanlı Devleti, Osmanlı Toplumu ve bizi ilgilendiren yönüyle Müslüman muhalefeti, mütefekkirleri için çok ciddi sıkıntıların ve çalkantıların olduğu bir dönemdir. Bu yüzyılın ilk çeyreğinde olağanüstü gelişmeler yaşanmış, zamanını ve sınırlarını aşan sonuçlar ortaya çıkmış ve bu sonuçlar kendisinden sonraki yüzyılı da siyasi, askeri, sosyal ve felsefi olarak şekillendirmiştir. Düşmanın silahıyla silahlanmak sonucunda, namlusu kendisine dönük düşman silahının tetiğini ne yazık ki Müslümanlar kendisi çekmiştir.

Kanaatimizce Müslüman mütefekkirlerce yapılan esas hata kendi inançlarının muhalefet usulünden vaz geçerek yabancı usulleri tercih etmeleri olmuştur. Vela ve bera kavramlarının bir bakıma unutulması ya da bir süreliğine göz ardı edilmesi, dost ve düşman algısını gölgelemiştir. Müslümanlar kendilerini kendi usulleriyle güçlendirmek yerine, düşmanlarının safında kendi değerlerini aşındıracak fikri ve ameli eylemlerde bulunarak düşmanlarını güçlendirmiş, süreç içerisinde etkili olan aktif destekleri, etkisizleşmiş pasif muhalefete dönüşmüştür. Bu pasif muhalefet hiçbir şeyi değiştirmediği gibi, bize çok önemli bir şey daha öğretmiştir: Pasif muhalefet, aktif desteğin yerini hiçbir zaman tutamaz kuralı zihnimize kazınmıştır. 

Altı yüzyıllık devlet geleneği içinde ne felsefi olarak ne de siyasi olarak hiç tanımadıkları meşrutiyet yönetimini, düşmanlarının yönlendirmesiyle sahiplenmişler, birlikte cari kılmışlardır. Meşruti idarenin başlarına ne işler açacağını ön göremeyen dönemin Müslüman muhalefeti, modern bir yönetim tarzı olan meşrutiyete sahip çıkmakla kalmamış, aynı zamanda kendi kavramlarını yeniden yorumlayarak, kendilerinden sonraki yüzyılda kullanışlı hale gelmesinin kapısını da aralamıştır. Bunun da ötesinde, altı yüzyıl boyunca yazılı bir anayasaya ihtiyaç duymadan yönetilen devasa devleti, modern anlamda anayasal düzene geçirmişler, Ümmetin halifesini de, dine dayalı hiçbir şer-i gerekçe ileri sürmeden, içinde birçok gayrimüslimin de bulunduğu meclise ve anayasaya bağlı kalmaya mecbur bırakmışlardır. Bu mecburiyetin şer-i meşruiyetini ulema takımı sağlamış, ittihatçılar da bu meşruiyeti istedikleri gibi kullanmıştır.

Bunun sonucunda halife Ümmet-i İslam’ın bir lideri olmaktan ziyade meşrutiyet yönetiminin meclis reisliğine indirgenerek, ulema tarafından yüzyılladır bulunduğu yerden edilmiştir. Tabi bu meyanda yerinden olan sadece Halife olmamış, ulema kesimi de kendi kendisini bulunduğu meşru konumundan etmiş, Şeyhülislamı dahi bir hükümet memuru yapmaktan çekinmemiştir. Muhalefeti bağımsız olarak kurup yönetmeleri gereken ulema takımı, bunun yerinde mevcut olana eklemlenmiş, yönlendiren değil, yönlendirilen olmuştur. 

Dönemin sosyal, siyasi, felsefi, ekonomik, askeri gelişmeleri, Müslümanların sağlıklı düşünmelerini engellemiş gibi görünmekle beraber, aslında bunun da ötesinde kafalarının karışık olduğu ve siyasi basiretlerinin yeterli olmadığını göstermektedir. Müslüman muhalefet kendi nebevi-ilmi-ictihadi-fıkhi geleneğini terk ederek, yabancısı olduğu usulü benimsemiş, hiçbir tecrübesi olmadığı halde meşrutiyet gibi bir yönetim tarzına teveccüh etmiştir. 

Meşrutiyete olan bu teveccühlerinin esas dayanağını ise şer-i bir delile dayandırmaktan öte, tanımı Avrupa tarafından yapılan “istibdad-baskı”dan kurtulmak adına, ilmi ve fıkhi olarak meşruiyet sağlamaya çalışmışlar, mevcut yapıyı olduğu haliyle ıslah ve inşaya girişmek gibi külfetli ama meşru girişimlerde bulunmamışlardır. Daha da önemlisi, kendilerini kullanışlı birer unsur olarak gören din düşmanlarını yol arkadaşı olarak seçmişler, dini hayatın dışına sürmeyi ahdetmişlerle yol arkadaşlığı yapmaktan çekinmemişlerdir. Osmanlı devletini ve toplumunu meşrutiyet usulünce yönetmek isteyenler, Avrupa’dan aldıkları akılla çok uzun soluklu planlar yaparken, dönemin Müslüman muhalefeti bu planların ve ileriki süreçte önlerine çıkacak geri dönüşsüz gelişmelerin olabileceğinin farkına varamamıştır.

Müslümanların meşrutiyete olan teveccühü, Avrupa hayranı olan meşruti idarece çok kısa zamanda hüsranla sonuçlanmış, meşrutiyetten ve meşruti idareden bekledikleri hiçbir olumlu sonucu elde edememiştir. Meşrutiyetten beklenen olağanüstü olumlu gelişmeler, gerek devlet ve gerekse toplum olarak olağanüstü olumsuz gelişmeler ortaya çıkarmış, hayal kırıklığının ötesinde hüsranla sonuçlanmıştır. Meşrutiyeti ve meşruti idareyi zihnine ve kalemine yıllarca konu yapan Müslüman mütefekkirler, kısa süre zarfında bu tavırlarından vazgeçerek yine Batı kaynaklı başka bir ideolojiye savrulmaktan kendilerini kurtaramamıştır. Bu ideoloji de ne yazık ki, Müslüman dünyayı gelecek yüzyılda akamete uğratacak olan demokrasi olmuştur.

Müslüman mütefekkirlerin tam bir gâvur tarzı olan bu ideolojiye karşı teveccühü de meşrutiyetten daha fazla olmuş, dozunu daha da artırarak sürmüştür. Öyle ki, meşrutiyeti Peygamberle, Medine’yle, ilk Müslüman nesille, devletle örtüştürmedikleri halde, demokrasiyi bütün değerlerle örtüştürerek, sahiplenmekten çekinmemiştir. İlk nesilden, Ümmeti-i İslam’ı, bütün İslam alemini, Osmanlı toplumunu demokrat olmakla vasıflandırarak, İslam dünyasını adeta demokrasinin beşiği yapmaktan geri durmamıştır. Bugün demokratikleşme ve laikleşme eşiğine gelmekte büyük etkisi görülen dönemin fikirsel dönüşümleri, kendi zamanını ve sınırlarını aşmıştır.

Meşrutiyet döneminin Müslüman mütefekkirlerinin bu yaklaşım ve yorumları iki taraflı olarak kullanışlı bir zemin hazırlamıştır. İslam Dünyasındaki demokrasiye meyilli aydın, entelektüel, akademisyenler surda açılan gedikten alabildiğine istifade ederken, laik-seküler-liberal çizgideki Müslüman olmayanlar da bu gedikten içeri sızmayı başarmış, dönemin yorumlarını hoyratça kullanmaktan çekinmemiştir. Kullanışlı malzemelere örnek verilecek olanlardan birkaçını söyleyecek olursak; “Hakimiyet-i Milliye” kavramı, “milli egemenlik” olarak, “şura” kavramı “meclis” olarak, “hürriyet” “bireysel özgürlük” olarak yeniden yorumlanıp kullanılmıştır.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde meşrutiyet savunusu sonucunda ortaya çıkan demokratik temayülün ardından yaşanan fikri dönüşümler süreç içerisinde demokrasinin içselleştirilmesine, bazı kavram ve yöntemlerin ödünç alınarak kullanılmasına kadar varmıştır. Tabi burada bir hususu yeniden hatırlatmakta fayda vardır. O da, 20. yüzyıl başlarında ortaya çıkan meşrutiyet dönemi Müslüman muhalefeti, önlerine çıkan meşrutiyet ve demokrasi gibi yeni yönetim anlayışlarına yabancı olduklarından dolayı nasıl hareket edip nasıl mevzileneceklerini anlamakta güçlük çekmiş olmaları nedeniyle, mazur görülebilir yanları bulunmaktadır. Lakin 21. yüzyıla gelindiğinde Müslüman mütefekkirlerin demokrasinin bütün erdemlerini (!) görmelerine rağmen, demokratlıkta ve demokrasi taraftarlığındaki ısrarlarının ne anlaşılabilir bir yanı vardır, ne de mazur görülecek tarafı vardır.

Dipnotlar

(1) Beyanül Hak, sayı 36, sayfa 830

(2) İhsan Güneş, Türk Parlamento Tarihi, Meşrutiyet’e Geçiş Süreci, sayfa 48

(3) Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, sayfa 19-23-43’ten alınmıştır

(4) Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, sayfa 19-23-43’ten alınmıştır

(5) Beyanül Hak, sayı 2, sayfa 6

(6) Beyanül Hak, sayı 18, sayfa 399

(7) Beyanül Hak, sayı 1, sayfa 2

(8) Sırat-ı Müstakim, sayı 14, cilt 1, sayfa 209

(9) Bereketzâde İsmail Hakkı, Necâ’ib-i Kur’âniyye, Sırat-ı Müstakim, cilt 2, sayı 197, tarih 3 Haziran 1909

(10) Abdüllatif Efendi, ‘Meşrutiyet, Meşveret’, Beyanül Hak, sayı 5, sayfa 82, bu makale benzeri onlarca makale bulunmaktadır

(11) Sırat-ı Müstakim, sayı 14, sayfa 198

(12) İttihad-ı İslam, sayı 2, sayfa 3

(13) Muhibban, sayı 1, sayfa 7

(14) Ahmet Efe, Sebilürreşad, DİA, cilt 36, sayfa 251

(15) Sebilürreşad, cilt 12, sayı 294, sayfa 138. Türklerin demokratlığıyla ve demokrat olduklarıyla ilgili ilk ifadelere Sebilürreşad’ın 19 Ağustos 1909 tarihli 50. sayısında yer alan Kazanlı Ayaz İmzalı “Lisan Meselesine Dair” adlı makalede rastlıyoruz. Müellif ilgili makalesinde Türklerin demokrat olduklarından ve demokratça yaşayacaklarından, demokratça ilerleyeceklerinden bahsediyor. Sebilürreşad, sayı 50, sayfa 356

(16) Sebilürreşad, cilt 12, sayı 298, sayfa 220-221

(17) Sebilürreşad, sayı 299, sayfa 229

(18) Aynı makale, sayfa 230

(19) Abdülaziz Çâviş İslam ve Medeniyet–I, Sebilürreşad, sayı 368, sayfa 61

(20) Hucurat-13

(21) Aynı makale, sayfa 62

(22) Sebilüüreşad sayı 369, sayfa 81

(23) Prens, Said Halim Paşa, Avam-ı İslamiyenin Esbab-ı İnhitatı, Sebilürreşad, sayı 371, sayfa 119

(24) Said Halim Paşa, Buhranlarımız, sayfa 64-65

(25) M. Hanefi Bostan, Said Halim Paşa, DİA, cilt 35, sayfa 557

(26) Said Halim Paşa, aynı eser, sayfa 90

(27) Said Halim Paşa, aynı eser, sayfa 210

(28) Abdülaziz Çaviş, Sebilürreşad, sayı 371, sayfa 123

(29) Sebilürreşad, sayı 378, sayfa 244

(30) Celal Nuri, “Hilafet-i İslamiye”, Sebilürreşad, sayı 380, sayfa 274

(31) Aynı makale, sayfa 275

(32) Sebilürreşad, sayı 459, sayfa 194

(33) Sebilürreşad, sayı 459, sayfa 207

(34) Sebilürreşad, sayı 528, sayfa 63

(35) 462. sayı, sayfa 230

(36) Sebilürreşad, sayı 544-545, sayfa 187

(37) Sebilürreşad, sayı 551-552, sayfa 37

(38) Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Hilafet ve Kemalizm, Sadık Albayrak, sayfa 214

(39) Hayrettin Karaman’dan nakille; Mevkıfu’l-Akl, C.I, s. 16 ve devamı

(40) Gökhan Kaya, II. Meşrutiyet Dönemi Demokratları: Osmanlı Demokrat Fırkası (Fırka-i İbad)

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal