İslam’ın Siyasal Dili

İslam’ın Siyasal Dili

“İslam’ın Siyasal Dili” ile ilgili kitabından bazı kesitler sunmak istiyorum. İslam’ı bugünkü birçok müslümandan daha iyi anladığını, “siyasetin İslam’ın kendisi olduğu” tespiti bence, peygamberin misyonunu anladığını göstermektedir.

İslam’ın Siyasal Dili

Ali Göçmez

Bernard Lewis kimdir?

Profesör Bernard Lewis 31 Mayıs 1916’da Londra’da doğdu. 1936’da üniversite mezuniyet derecesini birinci sınıf onur ödülüyle aldı. 1937’de Paris Üniversitesi Semitik Çalışmalar Kürsüsünde yüksek lisans (diploma) çalışması; 1939’da Londra Üniversitesi lslam Tarihi Kürsüsü’nde doktora yaptı. Doktora öğrenimini tamamladıktan sonra Londra Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevine başladı. Bu görevine, İngiliz Silahlı Kuvvetlerinde göreve çağrılınca ara verdi. Ortadoğu dilleri konusunda iyi eğitim görmüş biri ve tarih uzmanı olan Lewis, beş yıl İngiliz istihbarat servisleri için önemli görevlerde bulundu. 

Bernard Lewis, akademik yaşamdan uzak kaldığı bu beş yıllık süre içerisinde 1940’da “İsmaililiğin Kökenleri” ile “Bugünkü Türkiye” ve 1941’de de “Arap Araştırmaları’na İngilizlerin Katkıları”nı yayımladı. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından akademik faaliyetlerine geri döndü. Savaştan iki yıl sonra Diplomatik ve Siyasi Arapça El Kitabı adlı eserini yayımladı. Bunu 1948’de, editörlüğünü yaptığı “Büyücüler Toprağı” adlı kitap izledi. Ardından “Tarihte Araplar” (l950), “Türk Arşivlerinden Belgeler ve Notlar” (1952), “Modern Türkiye’nin Doğuşu” (1961) gibi ses getiren, ünlü kitapları yayımlandı. 

Bernard Lewis bir yahudi oryantalisttir. İslam’ı ve müslümanların tarihini bir çok müslümandan çok daha iyi bilmektedir. “İslam’ın Siyasal Dili”, “İslam’ın Krizi”, “Ortadoğu”, “Modern Türkiye’nin Doğuşu”, “Ortadoğu’nun Çoklu Kimliği”, “Demokrasinin Türkiye Serüveni”, “İnanç ve İktidar”, “2000 Yıllık Ortadoğu Tarihi”, “Haşhaşiler”, “İstanbul ve Osmanlı Uygarlığı”, “Çatışan Kültürler”, “Müslümanların Avrupayı Keşfi”, “İslam Dünyasında Yahudiler”, “Ortadoğu’da Irk ve Kölelik”, “Alamut Kalesi”, “Tarihte Araplar” gibi tespit edebildiğim otuzun üzerinde eseri vardır.

Bernard Lewis ve eserleri hakkında daha geniş bilgi için İnsan Yayınları tarafından çevrilen A. Hüseyin, R. Olsen ve C. Kureyşi’nin editörlüğünü yaptıkları “Yeni Oryantilistler ve İslamiyatçılar” (1989) adlı kitaba bakılabilir.

“İslam’ın Siyasal Dili” ile ilgili kitabından bazı kesitler sunmak istiyorum. İslam’ı bugünkü birçok müslümandan daha iyi anladığını, “siyasetin İslam’ın kendisi olduğu” tespiti bence, peygamberin misyonunu anladığını göstermektedir. En güzel tanıtım da eserin kendisidir:

İTAATİN SINIRLARI

“Ey inananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden (üzerinizde) buyruk sahibi olanlara itaat edin…” Kur’an’daki bu ayet (IV.59) tefsir ve hadislerle genişletilerek, siyaset hakkındaki İslami öğretilerin çoğu için çıkış noktası olmuştur. Bu öğretinin verdiği mesaj iki türlüdür.

-Otoriteyi elinde tutan hükümdara ve ona uyan tebaaya. Hem hükümdar hem de tebaa Kutsal hukukun yüklediği belli mecburiyetlerle, hem Allah’a hem de birbirlerine karşı sorumludurlar ve tebaanın hükümdara karşı birincil ve en önemli görevi itaat etmektir. Müslümanların dini, hukuki ve siyasi yazılarında bu konu üzerindeki fikir birliği karşı çıkılamayacak kadar açıktır. Meşru otoriteye itaat etme görevi, sadece siyasi çıkar amacına yönelik değildir. Bu kutsal hukukun tanımladığı ve yüklediği, vahye dayalı dini bir yükümlülüktür. Dolayısıyla, itaatsizlik bir suç olduğu kadar bir günahtır da.

Fakat bu ilkelerin hiçbiri, ne hükümdarın otoritesi ne de tebaanın itaati, sınırsız değildir. Her ikisi de, bunları yükleyen, tanımlayan ve düzenleyen hukuka bağımlıdır. Müslüman hükümdar-genellikle-otokrat olabilir, fakat o bir despot değildir. Makamı ve bu makamdaki tasarruf hakkı kanunda saptanmış ve düzenlenmiştir ki bu kanunlara o da en azından aciz kölesi kadar uymak zorundadır! Bu kanunu değiştiremez; ilke olarak onu izah etmek (yorumlamak) da onun görevi değildir: Onun görevi kanunu muhafaza etmek, icra etmek ve mümkün olduğunda da bu kanunun hüküm alanını genişletmektir. Eğer bunları başaramazsa ve dahası bu kanunlara karşı geliyorsa, o zaman bir hükümdar olarak makama geçmesini sağlayan Müslüman cemaatle yaptığı anlaşmayı ihlal ediyor demektir; bu ise beraberinde belli bazı sonuçlar doğurur. Diğerleri bir yana bu durum en başta tebaanın itaat görevini etkileyecektir. Bu itaate layık olabilmesi için hükümdar, klasik hukuk uzmanlarına göre, meşru bir şekilde başa geçmeli ve adaletle hükmetmelidir. Eğer hükümdarın idaresi gayrimeşru ve adaletsiz ise karşılığında itaat iddiasını kaybedecektir. Dolayısıyla, bu olay büyük ölçüde meşruiyet ve adaletin tanımına bağlıdır.”

(…)

“Bir anlamda bizzat İslam’ın doğuşu da bir devrimdi. Bu devrim, Hz. Peygamberin eski liderliğe ve putperest Mekke’deki eski düzene karşı çıkışı ile başladı; bunların yıkılması ve gölgede bırakılmasıyla sonuçlandı. Liderliğin yerini Hz.Peygamber ve ashabı, düzenin yerini ise İslam aldı…”

(…)

Hz.Peygamber Mekke’de hüküm süren rejime karşı bir muhalefet lideri olarak işe başladı, başka bir yer uğruna, yani Medine için, öz yurdunu terk etmeye zorlandı; burada çağdaş siyasal dilde “sürgün hükümeti” diyebileceğimiz bir oluşumu gerçekleştirdi ve Mekke’ye dönme ve asıl amacını gerçekleştirme gücüne erişti. Putperestliğin ve putperest rejimin yıkılması ve bunların yerine yeni İslam düzeninin getirilmesi. Her şeyde olduğu gibi, Hz.Peygamber bunda da bir örnek olarak görülmüştür. Bununla ilgili Kur’an’da geçen terim usvetün hasene‘dir veya çağdaş sosyoloji dilindeki deyimle “rol model” onun icraatları, sonraki birçok siyaset adaylarının izlemeye çalıştığı bir örnek teşkil etti; bunu bazıları başardı, bazıları başaramadı.

(…)

Kur’an’ da , Allah’ın kullarına putperest ve ahlaksız (tehlikeli) hükümdarların peşine takılmamalarını emrettiği, özellikle Firavun’la ilgili birçok kıssa vardır. “Salih kardeşlerine (Semud milletine): “… Artık Allah’tan sakının, bana itaat edin. Yerzünü ıslah etmeyip bozgunculuk yapan beyinsizlerin emirlerine itaat etmeyin dedi.”(XXVI, 150-152). Bu ve benzeri ayetlerde anlatılmak istenen şey zalim hükümdarlara itaat etmemenin görev olduğudur ki buna sıkça tekrarlanan birçok hadiste de işaret edilmiştir.(1)

(…)

Meşru bir hükümdara, Müslüman tebanın tam ve doğrudan itaat borcu vardır. Eğer bu hükümdar meşruiyetten yoksunsa veya meşruluğunu kaybederse, tebaanın itaat görevi düşer ve hatta bunun yerini itaat etmeme görevi alabilir.(2)

(…)

“Hz.Peygamber ve ilk Müslümanlar için hiçbir sorun yoktu. Meşruluğun sınanması, Allah’ın vahiyle verdiği izne dayanıyordu. Hz.Peygamberin, Mekke’nin idarecilerine başkaldırması ve onları devirmesi, Allah’ın buyruğu ile gerçekleşmişti; Hz.Peygamberin, otoritesine direnmeye veya sarsmaya çalışanlara karşı kendini iktidarda tutması da Allah’ın buyruğuna dayanıyordu. Hz.Peygamberden sonra bile, bir müddet, inanan Müslümanlar için büyük bir sorun yoktu. Meşruluğun sınanması, Allah’ın dinine inanmak ve Allah’ın kanununun uygulanmasıydı. Askeri ve siyasi faaliyetin amacı, bildiğimiz sebeplerden dolayı meşru olmayan imansızlığın (küfr) iktidardan düşürülmesi ve bunun yerine Allah’ın hükümdarlara verdiği tek meşruluk kaynağının, İslam’ın geçirilmesiydi. Gerçek sorun, mücadele putperestlere ve kafirlere karşı iken değil, Müslümanlara karşı iken, yani bir Müslüman hükümdar veya rejimi bir başkası devirip yerine geçtiğinde başladı.”

(…)

“Gayri-meşru hükümdarların prototipi elbette ki kafir, özellikle de Allah’ın peygamberine ve ona inananlara zulüm yapan hükümdardır. Kur’an’da tasvir edilen Firavun, Haman ve diğerleri böyleydi; Peygamber Hz.Muhammed’in Arabistan’dan çıkardığı veya İslam’a döndürdüğü putperest şefleri ve hükümdarları da böyleydi.”

(…)

“Hz.Muhammed’den önce veya İslam dünyasında veya dışında olsun, gayri-Müslim hükümdarlar için kullanılan en yaygın terim melik, “kral”dır. Daha önce de gördüğümüz gibi bu terimin İslam’ın ilk dönemlerindeki çağrışımları, gayri-Müslim hükümdarlar için kullanmaya yetecek kadar negatifti. Daha sonraları, Melik İslam dünyasında belli bir meşruiyet kazanınca, kafir monarklar için daha az övgü içeren terimler kullanılmaya başlandı. Bu terimlerin bazıları, meşruluktan yoksun olarak görülen Müslüman monarklar için de suçlayıcı nitelik kazandı. Bu terimlerden biri, Kur’an’da sıkça geçen bir kökten gelen tuğyan veya tağuttur; bunun küstah ve kibirli, Allah’ın kanunlarını saymama ve Allah’ın velilerine düşmanlık gibi çağrışımları vardı. Bir kelime ile ifade edecek olursak, Yunanca hubris (kibir, gururlanma, kasılma) kelimesinin Müslümanlardaki bir tür karşılığı diyebiliriz. Bu kelime Kur’an’da, Allah’ın kelamını hiçe sayan ve layıkınca cezalandırılan Firavun ve diğer putperestler için kullanılmıştır. İslam döneminde ise şu veya bu sebepten dolayı meşruluğu kabul edilmeyen hükümdarlar için kullanılmıştır. 762 yılında Muhammed el-Hafs el-Zekiyya Mekke’de verdiği bir vaazda, karşısında başarılı bir rakip olan Abbasi halifesi Mansur’u hazet tağut ve aduvvullah ‘bu adam Allah düşmanı Tağut’un birisidir’ diye suçlamıştır.”(3)

(…)

“İnançsız bir hükümdarın idaresi, tanım gereği, gayri-meşrudur, çünkü hükümete meşruluk kazandırabilecek tek şey İslam’dır.”

(…)

“Hz.Peygamber, Mekke’de putperest idare altında kalmadı, iman eden Müslümanlarla birlikte, Müslüman bir devlet kurabilecekleri ve Müslüman hayatı yaşayabilecekleri başka bir yere göç hicret ettiler. Hicret Hz.Peygamberin misyonunun bir dönüm noktasıydı ve daha sonra İslami Takvim’in başlangıç noktası olarak kabul edildi.”

(…)

“Müslüman hukukçuların ve din adamlarının dinsiz Moğol otoritesine itaati meşrulaştırmak için yollar -zorunluluklar- buldukları ve Moğolların da, Müslüman danışmanlarının yardımıyla, bu tür fikirleri kendi lehlerine kullandıkları açıktır. Dinsiz Moğolların egemenlik sorunu, her defasında, kısa süreli olmuş ve orta ve güney-batı Asya’daki Moğol hümdarların, din olarak İslam’ı benimsemeleriyle sona ermiştir. Fakat Avrupalıların idaresi bir miktar daha uzun sürmüştür.”

(…)

“Sınırlı hükümet (idare) fikri, İslami siyasal düşüncede en başlardan beri önemli bir yer işgal etmiştir. Gerçekte, Müslüman hükümdar ilke olarak Hıristiyan monarklardan daha sınırlıydı çünkü kanun yapma (yasama) ya da değiştirme hakkına sahip değildi.”

(…)

“19. yy’ın ikinci yarısı büyük bir hayal kırıklığı ve öze dönüş getirmiştir. Efsanevi Garbın tılsımları bir mucize yaratamamıştır; birçok yabancı seyyar satıcının sunduğu kocakarı ilaçları, İslam ülkele-  ¬ rinin ve halklarının dertlerine deva olmamıştır. Anayasal hükümet, onları, beklentilerinin aksine; sıhhatli, zengin ve güçlü kılmamıştır. Bağımsızlık sorunların çok azını çözmüştür ama daha bir çoğunu da beraberinde getirmiştir.”

(…)

“Avrupa’nın doğusundan ve batısından; Amerika’nın güneyinden ve kuzeyinden alınma birçok ilaç denenmiştir. Bunların hiçbiri hastalığı tedavi edememiştir. Ve her gün artan sayıda Müslüman kendi öz geçmişlerine, ya da kendi öz geçmişleri olarak algıladıkları maziye bakmaya başlamış, şimdiki hastalıklarına bir teşhis ve gelecekte sıhhate kavuşturacak bir reçete bulmak için yüzlerini maziye dönmüşlerdir. Bu arayışlara İran’daki devrim bir yol göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir. Günümüzde her Müslüman ülkede Hz.Peygamberin ve ashabının yaşadığı; saf, asli ve sahih İslam’a dönmek için ya İranlıların yolunu izlemeyi ya da da iyi bir alternatif bulmayı arzulayan erkek ve kadınlar vardır. İslam’ın siyasal dili yeni bir ilgi ve yeni bir önem ve içerik kazanmaktadır. Tashih edilen veya yeniden yazılan bir geçmiş asla mazidekinin aynı olamaz.”

(İslam’ın Siyasal Dili, Bernard Lewis, Rey Yay., İstanbul, 1992)

Dipnotlar

(1) Örnek olarak bkz. XVIll, 28; karşılaştırınız CCVIII, 3-5; XXXIV, 33-37; LIX, 7. Daha fazla bilgi için bkz. B. Lewis, “On the Quietist and Activist Traditions in Islamic Political Writing”, BSOAS x/ix (1986), ss. 141-47.

(2) Bu konuda sıkça bahsedilen iki hadis şöyledir: “[Allah’ a itaatsizliğe (ma’siyet konusunda), itaat etme (görevi) yoktur” ve “Yaratıcısına karşı (gelen) bir yaratılmışa itaat etme (görevi) yoktur.” Diğer hadisler daha da açıktır. Bir hadiste peygamberin ashabına şöyle dediği rivayet edilir: “Eğer hükümdarlarınızdan [amir] birisi size Allah’a itaatsizlik emrederse, ona itaat etmeyin.” İlk halife Ebu Bekir’in şöyle dediği rivayet edilir: “Bize, Allah’a ve peygamberine itaat ettiğimiz sürece itaat edin. Eğer Allah’a ve peygamberine itaatsizlik edersek, sizden itaat talep etme hakkımız olamaz.” (Gazali, Fadaih al–Batıniyya, ss. 206-8). Bu ve diğer hadislerden esinlenerek Gazali şu sonuca varır, “imamlara itaat etmek zorunludur, fakat sadece Allah’a itaat etme halinde, O’na itaatsizlik halinde değil.”

(3) Taberi, Tarih.cilt 3, s. 197.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal