Padişahlar neden hacca gitmediler?

Padişahlar neden hacca gitmediler?

Hiçbir Osmanlı padişahının hacca gitmediği ve bazılarının şarap içtiğine dair iddiaları, Yavuz Bahadıroğlu, Akit gazetesindeki köşesinde değerlendirdi.

Bahadıroğlu, peş peşe iki yazı ile padişahlar hakkındaki bu iki iddayı irdeledi. İddiaların aksine hiçbir padişahın içki kullanmadığını belirten Bahadıroğlu, hacca gitmemelerini ise devletin bekası tehlikesi ve haccın şahsi bir ibadet olması nedenlerine bağladı.

Bahadıroğlu şu değerlendirmeyi yaptı:

I.Bölüm

Soru şöyle: “Bir gazetede hiçbir Osmanlı padişahının hacca gitmediğini, bazılarının şarap içip şiir yazdıklarını okudum. Bunlar ne kadar doğru?” 

Elcevap: Tarih bilgisinin gazetelerden değil, tarihî belgelerden alınması gereğini hatırlattıktan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğunun şiir yazdığını, hatta bazılarının (meselâ Fatih) “divan” sahibi olduğunu belirteyim. 

Ama şarap içtikleri hem bir genelleme, hem de bir aldatmacadır. Bu iftira öncelikle Yıldırım Bayezid’e yöneliktir ki, dini salâhatı, yaşça geçkin olmasına rağmen, “Bize böyle fazıl ve kâmil bir damat gerektur” diyerek kızını büyük din bilgini Emir Sultan’a (asıl ismi Şemsüddin Muhammed Buharî) verecek kadar yüksek seviyededir.

Öte yandan, Emir Sultan’ın dini hükümlere bağlılığını bilenler, padişah bile olsa, içki içerek dinin hükmüne karşı gelen birinin kızını almayacağını da iyi bilirler.

Sultan Dördüncü Murad’ın içki içtiği söylentisi ise, Safevi casusları tarafından, milleti padişahından soğutmak amacıyla çıkarılmış bir dedikodudur. 

Sultan Murad “gut hastalığı”na müptelâ idi. Mafsallarında zaman zaman dayanılmaz ağrılar hissederdi. Biraz olsun rahatlamak için de, doktorlarının tavsiyesiyle afyon alırdı. Afyonun uyuşturucu etkisi olduğu için, bazen padişahın dengesi bozulur, salınarak yürürdü. Osmanlı Devleti ile arası açık olan Safevi casusları, işte bu görüntüyü kullanarak padişahın içki içtiğini yaydılar.

Hac meselesine gelince: Osmanlı padişahları tüm icraatlarını şeyhülislâmın fetvasına dayandırmak zorundaydılar…

Bu hükümden biraz olsun ayrılan (meselâ Yavuz Padişah, bir gün Hıristiyanların zorla Müslüman yapılmasını emredince, Şeyhülislâm Zembilli Ali Cemali Efendi buna şiddetle karşı çıkmış, böyle bir yetkisi olmadığını, ısrar etmesi halinde ise tahttan indirilmesi için “fetva” vereceğini söylemişti. Yavuz Padişah ancak bu ciddi tehdit karşısında verdiği karardan dönmüş, iş tatlıya bağlanmıştı) padişahlar, karşılarında şeyhülislâmı buluyor, şiddetli tepki görüyorlardı. 

O kadar ki, Kanuni Süleyman, her icraatını Şeyh’in fetvasına uygun yaptığını göstermek için fetva dolu sandığın mezarına konmasını istemiş, İslâm inancında buna yer olmadığını söyleyerek merak içinde sandığı açtıran Şeyhülislâm kendi fetvalarını görünce, başını ellerinin arasına alıp şöyle mırıldanmıştı: 

“Sen kendini kurtardın Süleyman, ya biz kendimizi nasıl kurtaracağız!”

Böyle bir dünyada, dinin hükmüne aykırı icraat yapmanın imkânsızlığı ortadadır. Demek oluyor ki, padişahların hacca gitmemesi, altı yüz yıl Osmanlı’yı İslâm çizgisinde tutmak için kılı kırık yaran İslâm alimlerinin fetvasıyla gerçekleşmiştir.

Peki ama neden böyle bir fetva verdiler?..

1. Osmanlı Devleti İ’la-yı Kelimetullah” (Allah inancını yayma) gibi bir misyon üstlendiğinden sürekli savaşın içindeydi. Savaş içindeki bir ülkenin padişahı, uzun süre başkentten ayrılamazdı. Hacca gidip gelmek ise, o günlerin şartlarında aylar sürüyordu. Bu zaman içinde devlette fitne çıkabilirdi. Sultan İkinci Murad’ın (Fatih’in babası) Manisa’ya çekilmesini fırsat bilen Avrupa’nın, Macaristan öncülüğünde birleşip Osmanlı üstüne haçlı seferi açtığını unutmayalım.

2. Padişahlar sıradan vatandaşlar gibi tek başlarına hac edemezlerdi. Kara ve deniz yoluyla giderken, uğrayabilecekleri saldırılardan korunabilmek için, yanlarına bir ordu almaları gerekiyordu. Ayrıca aşçıları, özel muhafızları, danışmanları, vezirleri ve komutanları da yanlarında olmalıydı. 

Devlet boşluk kabul etmez. Bu yüzden padişahlar hacca giderken de devleti idare etmek zorundadırlar. Elçiler gönderecekler, gelen elçileri kabul edecekler, geçtikleri bölgelerin fukarasına sadaka dağıtacaklardı…

İstanbul’la aralarındaki iletişimin devamı için de, ulakların (habercilerin) sürekli gelip gitmeleri lâzımdı…

Yani hacca savaşa gider gibi gidecekler, bunun için de çok büyük masraflara katlanacaklardı…

Hiçbir padişah kişisel servetinden bunu karşılayamazdı. Çünkü hiçbir padişah o kadar zengin değildi. Masrafları devlete yüklemeleri ise helâl olmazdı: Neden derseniz hac devletin üzerine değil, kişinin (yani padişahın) üzerine farzdır…

Fetva işte bu değerlendirmeler sonucu verilmiş, padişahlar bu yüzden hacca gitmemişlerdir. 

II.Bölüm

Dün anlatmaya çalıştığım zaruri sebepler yüzünden padişahlar hacca gidemediler, ama mutlaka her yıl hacca “vekil heyeti” gönderdiler. Ayrıca da her yıl “Sürre Alayı” ile Mekke ve Medine halkını altına boğar, bölgede tek bir fukara bırakmazlardı. Peygamber mirasına da ölümüne sahip çıkarlardı.

Önemli bulduğum bu sorunun cevabını, tekrara düşme pahasına, biraz daha detaylandırmak istiyorum…

Osmanlı padişahları hacca gitmediler, çünkü;

1. İletişim ve ulaşım imkânlarının son derece sınırlı olduğu bir savaşlar ve isyanlar çağında padişahların uzun süreli olarak başkentten ayrılmaları, (hac yolculuğu üç ay kadar sürebiliyordu) devletin varlığını tehlikeye düşürebilirdi.

2. Padişahların uzak bir yere gitmesi, kuşkusuz herhangi birinin gitmesiyle aynı olamazdı. Uzun yol boyunca uğrayabilecekleri saldırıları püskürtmek için büyük bir orduyla hareket etmeleri gerekirdi. Ayrıca da hanımlarını, hizmetkârlarını, aşçılarını, muhafızlarını, vezirlerini ve danışmanlarını beraberlerinde götürmek zorundaydılar. Ayrıca geçtikleri her beldenin önderleri, devlet geleneğinin bir icabı olarak, padişahı merasimle karşılayıp merasimle uğurlayacaklardı…

Bütün bunlar için büyük masraflara katlanmak lâzımdı. Gerçi devlet zengindi, ancak, padişah da olsalar, kişisel ibadetlerinin faturasını devlete yükleyemezlerdi. Bu öncelikle hukuka, sonra da millete haksızlık olurdu.

Kendi keselerinden karşılamaları ise mümkün değildi: Çünkü hiçbir padişahın büyük bir orduyu İstanbul’dan Hicaz’a götürüp getirecek parası yoktu.

3. Bütün bunları ve benzer mahzurları dikkate alan Osmanlı uleması (ki aralarında Molla Gürani, Ak Şemsüddin, Molla Zeyrek, Molla Fenari, Ebussuud Efendi, Zembilli Ali Cemali Efendi, Molla İbn-i Kemal gibi, din ve hukuk bilgisi tartışılamaz alimler de var) padişahların hacca gitmesine izin vermedi. 

Dolayısıyla padişahlar hacca gitmediler. Ancak Peygamber-i Âlişan Efendimiz’i, ashabını ve ailelerini çok sevdiklerine hayatları şahittir.

Örnek olarak: Fatih, Bizans’ı O’nun aşkına (bir hadisinin ışığında) fethetti. Kendisine bir saray yaptırması gerektiğini söyleyenlere, Eba Eyyube’l-Ensari’yi kastederek: “O güzel Peygamberin mihmandarını bulup, ona bir türbe yaptırmadan kendime bir saray yaptırmaya hayâ ederim” dedi. 

Ak Şemseddin, Eba Eyyûb’un kabrini bulur bulmaz, padişah oraya koştu ve ceddi Osman Gazi’nin kılıcını, Eba Eyyûb huzurunda kuşandı. Sünnete bağlı kalacağına huzurda and içti.

Yavuz Padişah, adı hutbede “Hicaz’ın hâkimi” diye okununca, şöyle feryat etti: “Hayır, sadece hizmetkârıyız!” 

Zaten Mısır Seferi’ne Efendimizin rüyasına girip talimat vermesiyle çıkmış, Cengiz Han ve Büyük İskender gibi cihangirlere diz çöktüren Sina Çölü’nü peygamberinin aşkıyla geçerken, önünde zaman zaman Efendisini görmüş, ata binmesini isteyen hocası İbn-i Kemal’e, ağlayarak şöyle demişti: 

“Peygamberim önümde yaya yürürken ben hangi yüzle ata binerim!”

Ve Kâbe’nin avlusunu süpürttüğü tavus kuşu tüylerinden birini tacına takmıştı…

Çoğu Peygamber Efendimiz’in yadigârı olan Kutsal Emanetler’in başında, kesintisiz yirmi dört saat Kur’ân okunması için otuz dokuz hafız görevlendirmiş, kırkıncı hafız olarak da listeye kendini yazdırmıştı: Elfakir, Selim… 

Kendine “fakir” diyen adam hem Osmanlı Padişahı, hem Doğu Roma İmparatoru, hem de Emir-el Mü’minindi (Mü’minlerin Emiri).

Sultan Birinci Ahmed, Resulüllah’ın mescidine yedinci minareyi ekletmeden altı minareli camiini yaptırmadı (Sultan Ahmed Camii). 

Ve Efendisinin mübarek ayak izini, “N’ola başımda tacım gibi taşısam daim”diyerek, sorguç niyetine tacının üzerine koydu. 

Kısaca söylemek gerekirse, çoğu Osmanlı padişahları, Resulüllah’a ve sünnetine yürekten bağlı yaşadılar. 

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal