Mevlid Şiiri, Vesiletu’n-Necat (Kurtuluş Vesilesi) Olabilir mi?

Mevlid Şiiri, Vesiletu’n-Necat (Kurtuluş Vesilesi) Olabilir mi?

Peygamberlerin arasında ayırım, tefrik veya üstünlük yarışı yapmayışımızın sebebi onların hepsinin aynı davanın adamları olması ve aynı Allah’ın mesajını getirmiş olmalarıdır. Allah’ın emrettiklerini bırakıp, yapmayıp, yasakladığı fiilleri yapmanın adı nedir düşünmek gerekmez mi?

Mevlid Şiiri, Vesiletu’n-Necat (Kurtuluş Vesilesi) Olabilir mi?

Ali Göçmez

Süleyman Çelebi, Gelibolu’lu Ali ve Aşık Çelebi’nin eserlerindeki kayda göre, Yıldırım Bayezid Han’ın divan imamlığında bulunmuştur. Latifi, Buharalı Şeyh Emir Sultan’a intisap ettiğini ve onun halifelerinden olduğunu bildirmektedir. Aşık Çelebi ayrıca, Süleyman Çelebi’nin Yıldırım Bayezid zamanında tamamlanan (h. 802-m. 1399-1400) Ulu Camie imam tayin edildiğini kaydediyor. (Mevlid “Vesilet-ün Necat”, Süleyman Çelebi, Hazırlayan: Faruk K. Timurtaş, İstanbul, 1990, M.E.B yay., Önsöz, sayfa 2)

Süleyman Çelebi, Mevlid olarak bilinen “Vesiletü’n-Necât” adlı şiirini 812 (M. 1409) yılında Bursa’da tamamlamıştır. Vesiletü’n-Necât’ın tamamı 732 beyitten meydana gelmiş olup “mesnevî” tarzında yazılmış bulunmaktadır. Türk edebiyatında bu tür eserlerin sayısı iki yüz civarındadır. Bu eserler içerisinde ilk Türkçe mevlid metni hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bugüne kadar ilk Türkçe mevlid metninin Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ı (telif tarihi: 812/1409) olduğu kabul edilmekteyken yeni bir takım araştırmalar, bu çalışmadan iki yıl önce Ahmedî (ö. 1412)’nin 810 (1407) tarihinde telif ettiği mevlidini ortaya çıkarmıştır. 

Yazılan mevlidler arasında Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-necât’ı, Akşemseddinzâde Hamdullah Hamdî’nin Ahmediyye’si (telifi: 1484) ve Şemseddin Sivâsî (ö. 1597)’nin Mevlid’i (telifi tarihi: 1580), Tahir Nadi Mevlidi, Ahmed Fehmi Mevlidi bu türün en meşhurlarındandı. Osmanlı şâirlerinden Nâbi, bu tarzda şiir yazmıştır. Sinan oğlunun, Kâdî Darir’in, Hamdî’nin, Ebü’l-Hayr’ın Halil’in ve hele “Merhaba” bahsini de ihtiva eden “mevlid”in yazarı şâir Ahmed’in eserleri bunlardandır.

Mevlid manzumeleri, Peygamberimizin doğum günü dolayısıyla yapılan şenlik ve merasimlerde okunmak maksadıyle yazılmıştır. Peygamberimiz, kendi zamanında ne kendisi ne de önceki peygamberler için böyle bir şenlik yaptırmadığı gibi, ondan sonra Dört Halife, Emeviler ve Abbasiler zamanında da bu şekilde merasimler yapılmamıştır. Tarih içinde İslam aleminde ilk defa Mısır’da Fatımiler devrinde (M. 910-1171) Peygamberin doğum gününü kutlamak için tören yapıldığı tesbit edilmektedir. Bu şenlik ve doğum günü/veladet kutlamaları, Şii Fatımilerden, Sünni(?) Osmanlılara geçmiş ve cumhuriyetin kurulduğu yıllara kadar kutlanmıştır. Osmanlı imparatorluğu tasfiye edilip lağvedildikten sonra bu kutlamaya son verilmiş, 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı bu kutlamayı tekrar başlatmıştır. 

Fatımiler devrinden günümüze mevlid konusunda herhangi bir eser gelmemiştir. İslam dünyasında çok parlak ve ihtişamlı şenliklerle resmi ”mevlid törenleri” Erbil Atabeklerinden Muzafferüddin Gökbörü (ölm. M. 1232) devrinde yapılmıştır. Selahaddin-i Eyyübi”nin eniştesi olan ve son derece dindar, hayırsever iyi bir devlet adamı olan Muzafferüddin Gökbörü’nün çok büyük masraflarla tertip ettirdiği bu mevlid şenlikleri, derin akisler  meydana getirmiş ve birçok müelliflerce bütün müslüman ülkeler için bir başlangıç kabul edilmiştir. Bu devirde hadis bilgini İbnü Dihye (ölm. M. 1235) geniş şöhret kazanan Mevlid’ini yazmıştır. 

Kitab-üt-Tenvir fi mevlid-is-Sirac-il-münir (Parlak meşalenin doğumu hakkında aydınlatma kitabı) veya Et-Tenvir fi mevlid-il-Beşir ve’n-Nezir (Korkutucu ve müjdeleyicinin doğumu hakkında aydınlatma) adını taşıyan ve ancak bir iki parçası bugüne gelen bu kitap, şöhreti dolayısiyle son zamanlara kadar mevlid konusunda ilk eser sayılmıştır. Süleyman Çelebi’ye kadar daha birçok arapça Mevlid yazılmıştır. Bunlar arasında Muhyiddin-i Arabi (ölm. M. 1240), El-Bekri (ölm. M. 129S) ve İbn-ül-Cezeri (1350-1429)’nin eserleri zikredilebilir. İran edebiyatında mevlid yazılmamıştır. 

Mevlid XV’inci asır Eski Anadolu Türkçesiyle yazılmıştır. 

Vesilet-ün-Necat dokuz bölümden meydana gelmiştir. ”Bahir” de denilen bu bölümler şunlardır:

Münacat: Alemin yaratılması sebebi. Her şeyden önce Muhammed ‘in Ruh(nur)’unun yaratılması, Muhammed nurunun intikali, 

Veladet: Peygamberin mucizeleri, Peygamberin gönderilişi, 

Mi’rac: Cenab’ı hakka yalvarış ve münacat. 

Her bölüm kendi arasında ayrıca fasıllara ayrılmıştır. 

Süleyman Çelebi’nin, bu şiiri yazma gerekçesi olarak şu vakıa anlatılmaktadır: 

Süleyman Çelebi Ulu camide imamlık yaptığı dönemde, kürsüye İranlı bir vâiz çıkar ve Bakara suresinin 285’inci âyetinde, mü’minlerin ikrârı olarak bildirilen, “Allah’ın peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinin arasından ayırmayız (hepsine inanırız)” mealindeki ayeti izaha çalışır. Hz. Muhammed’in İsâ peygamber ve diğer peygamberlerden üstün tutulmaması gerektiğini söyler. Süleyman Çelebi, bundan çok rahatsızlık duyar ve Muhammed (a.s)’in tüm peygamberlerden üstün olduğunu anlatan ama hiçbir sağlam kaynağa dayanmayan bilgiler içeren bu şiirini yazar. Süleyman Çelebi’nin hastalıklı bir kafaya sahip olduğu bu ayetten rahatsızlık duymasından da belli olmaktadır. Zira ayette müslümanlara “Peygamber leri birbirleriyle yarıştırmamak” emredilirken, Süleyman Çelebi bunun tam tersini yapıp, Muhammed aleyhisselamın peygamberlerin sonuncusu ve ulül-azm olma özelliğini bırakır. Kur’an’da bahsi geçmeyen ve çoğunlukla batıl inanç ve hurafe diyeceğimiz, İslam’ın Kur’an’daki itikadi esaslarıyla çelişen özellikler uydurur. Bunlarla tavsif eder Allah’ın elçisi peygamberimiz Muhammed (a.s)’ı.

Evet, peygamberler arasında farklılıklar olabilir.Allah kimisiyle direkt konuşmuştur, kimisi ulül azm (kararlı ve istikrarlı) iken kimisi de böyle değildir, Yunus aleyhisselam gibi. Kimisine de başka özellikler vermiştir. Ancak bizler peygamberleri, hangisinin bir diğerinden daha üstün olduğu yarışına sokmayız. Zira bu haramdır.(2/284) Onların farklı bir din, farklı bir hayat tarzı getirmeyip, hepsi de aynı dini getirmişlerdir ki bu dinin adı İslam’dır. Kaldı ki hangisinin daha üstün olduğunu yine en iyi bilen Allah’tır. Bize onların hangisinin diğerinden üstün olduğunu belirlemek ve araştırmak görevi verilmemiştir.

Bu sebebledir ki biz müslümanlar “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz de.” (Bakara 136) demekteyiz.

“Elçi ve onunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından ona indirilene inanırlar: Hepsi, Allah’a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar; O’nun elçilerinden hiçbiri arasında ayrım yapmazlar ve: ‘İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri sensin!’ derler. “(Bakara 285)

Peygamberlerin arasında ayırım, tefrik veya üstünlük yarışı yapmayışımızın sebebi onların hepsinin aynı davanın adamları olması ve aynı Allah’ın mesajını getirmiş olmalarıdır. Allah’ın emrettiklerini bırakıp, yapmayıp, yasakladığı fiilleri yapmanın adı nedir düşünmek gerekmez mi?

“Biz, Allah’a; bize indirilene; İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve onun neslinden gelenlere indirilene; Rableri tarafından Musa’ya, İsa’ya ve (diğer) tüm peygamberlere bahşedilene inanırız; onlar arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve kendimizi O’na teslim ederiz’ de” (Al-i imran 84) demek gerekirken ve doğrusu bu iken, peygamberleri birbiriyle yarıştırmak ve bunun için Muhammed aleyhisselamı diğer peygamberlerden üstün olduğunu ispatlayacağım diyerek olmadık hurafeleri müslümanların arasında yaymış ve kötü bir miras bırakmıştır. Özellikle de Rasulullah aleyhisselam; “Beni övmeyiniz. Bana Allahın kulu ve rasulü deyiniz bu paye (ünvan) bana yeter. Sizden önceki ümmetler bu sebeble sapmışlardır” dediği halde, Süleyman Çelebi, peygamberin bu öğüdüne uymamıştır.

Süleyman Çelebi’nin Hz. Muhammed hakkında söylediklerinin çoğunun Kur’ani hiçbir dayanağı yoktur. Hatta şiirinde işlediği birçok konu ne Kur’an’da, ne de hadis kitaplarında geçmez. Anlattıkları tamamen hayali şeyler olup, Kur’an’ın esátir-ul evvelin dediği mit ve hiikayelerdir, hurafedir. Mesela, bir bal dolusu şerbetin Amina Hatun’a hurilerin eliyle sunulması, Amina Hatun’un evinin melekler tarafından Kâbe gibi tavaf edilmesi, Sündüs isimli bir meleğin havaya onun için döşek sermesi örneğinde olduğu gibi. 

İslam’da, tavaf edilmesi meşru olan tek bina Kâbe iken, Çelebi’nin Peygamberin doğduğu evi kutsallaştırması ne derece doğru olabilir? Kur’an’da tavaf edilmesi meşru olan tek yerin Kâbe olduğu bildirilmektedir. Bu demektir ki, ondan başka hiçbir mekan tavaf edilemez. Bu doğru olmaz.

“Oraya (gitmeye) bir yol (imkân) bulabilen kimseye, Beyt(ullâh)’ı haccetmesi, Allah’ın hakkıdır. Kim de (bunu reddeder de) küfre saparsa (küfrü kendi aleyhinedir ve) şüphesiz Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir (kimseye ihtiyacı yoktur)” (Al-i imran 97)

Peygamberimizin annesinin evi olsa bile Kâbe’den başka bir evi haccetmenin neresi İslam’dır? Haktır? Bu düpedüz İslam’ı, peygamberimizin doğduğu evi kullanarak ifsad etmek değil midir? Kâbe’den başka bir evi haccetmek, bunun doğru oldığu iddiası da tasavvuf çevrelerinin dile getirdiği kof iddialardan birisidir. Mesela, “enel hak” (ben hakkım, Allahım) diyen Hallac’ın da buna benzer sapık iddiaları olduğu rivayet edilmektedir.

Gelin şimdi yüzyıllar boyu baştacı edilen Süleyman Çelebi’nin yazdığı şiirdeki yalanların ve yanlışlıkların bir kısmına göz atalım.

Münacat bahsinde:

Bir gez Allah dise aşk ile lisan/Dökülür cümle günah misl·i hazan

(İnsan aşkla bir kez Allah derse, bütün günahları dökülür) demektedir. Bu iddianın ise gerçekle bir ilgi ve alakası yoktur. Zira Kur’an bu iddiayı onaylamamaktadır. Zira günahlardan kurtulmak için tevbe, keffaret, mali yardım yani infak, insanları affetmek gibi yollar gösterilmiş ama asla “Allah” lafzını kullanmak yeterli sayılmamıştır. Süleyman Çelebi, daha ilk başta desteksiz iddialarda bulunmaktadır.

Süleyman Çelebi’nin yazdığı Mevlid’e göre, varlıkların sebebi Hz. Muhammed’dir. O var olmasaydı hiçbir şey var edilmezdi. 

“Allah Adın Bahri” başlıklı bölümde şöyle demektedir:

“Ol!” dedi bir kere, var oldu cihan (dünya) / Olma!” derse, mahv olur ol dem hemân 

(Allah, bir kere “Ol” demesiyle cihan (dünya) oluşmuş, eğer O, ‘olma’ derse hemencecik yok olur) 

Haşre dek ger denilirse bu kelâm / Nice haşr ola, bu olmaya temâm

(Eğer dirilene dek bu söz söylenirse / Nasıl dirilir, bu tamam olmadan)

Pes Muhammeddir bu varlığa sebeb / Sıdk ile ânın rızasına kıl taleb 

(Bu varlıkların (varoluş) sebebi (nedeni) yalnızca Muhammed’dir. Sen de doğrulukla onun rızasını iste.)

Süleyman Çelebi, Mevlid adıyla tanınan şiirinde kâinatın varoluş nedeni olarak Hz. Muhammed’i gösteriyor. Hz. Muhammed olmasaydı kâinat yaratılmazdı diyor. Halbuki Kur’an dünyanın ve içindekilerin insanların tamamı için yaratıldığını söylemektedir. Muhammed (a.s) ise bu insanlardan sadece birisidir. Halbuki kainatın “sadece Muhammed (a.s) için” yaratıldığını söylemek bu bilgiyle uyuşmamaktadır. Eğer kainat Muhammed (a.s) sebebiyle yaratılmış olsaydı, bu durumda herkesin Muhammed (a.s)’a borçlu olması gerekirdi. Biz müslümanlar her şeyimizi peygamberimize değil, sadece Allah’a borçluyuz. Bu sebeble de Allah’ı razı etmeye çalışırız.

Müslümanlar, Hıristiyanlardan geri kalmamak için olsa gerek, kainatın Muhammed (a.s) için yaratıldığını iddia edebilmişlerdir. Esasen bu itikadı Hıristiyanlıktan İslam’a taşımışlardır. İnsanlar kainatın, bir taraf Hz. İsa için, diğer taraf da Hz. Muhammed için yaratıldığını ispat edebilme adına hiç korkmadan ve çekinmeden Allah ve Elçileri adına iftira edebilmişlerdir. Bakın bu ididia muharref İncil’de nasıl yer almaktadır:

Kâinat Hz. İsa için yaratılmış iddiası: İncil/Koloselilere Mektuplar 1:16’da yer almaktadır:

“Nitekim gökte ve yeryüzünde, görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümranlıklar, her şey O’nda yaratıldı. Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratılmıştır.”

17: “Her şeyden önce var olan O’dur ve her şey varlığını O’nda sürdürmektedir.”

18: “Bedenin, yani İnanlılar Topluluğu’nun başı O’dur. Her şeyde ilk yeri alsın diye başlangıç olan ve ölüler arasından ilk doğan O’dur.” 

Kainat, Hz. Muhammed için yaratılmıştır iddiası ise Kur’an’da yer almamaktadır. 

Kutsi hadis olarak rivayet edilen, “Levlake” hadisi: Deylemi’nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre, Allah Peygamber’e: “İzzetim ve celalim hakkı için, eğer sen olmasaydın cenneti yaratmazdım, eğer sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” buyurmuştur. (Müsnedi Firdevs, c.5, s. 227, H. no: 8031) 

Hadisin Arapçası şöyledir: كﻼﻓﻷا‭ ‬ﺖﻘﻠﺧ‭ ‬ﺎﻣ‭ ‬كﻻﻮﻟ‭. ‬ lafız olarak bu rivâyetin mevzû olduğu, Kur’an’a muhalif olması sebebiyle ortadadır. Zira Kur’an’da Allah, “Dünya ve içindeki nimetlerin sadece peygamberler için değil Allah’ın tüm kulları için yaratıldığını” söylemektedir.

Yine Deylemi’nin İbn Ömer’den nakline göre Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bana Cibril geldi ve ‘Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı’ dedi.” (Keşfül hafa, c.1.s.45, H. no:91) Keşful hafa kitabının ise mevzu ve hurda rivayetlerle dolu olduğunu söylemeye lüzum var mı?

Peki, gerçekte kâinat kimin için yaratılmıştır? Şurası bir gerçek ki Allah, yeryüzünde bulunanların hepsini bütün insanlar için yaratmıştır. Cennet ve cehennem ise yine, insanların yaptıklarının karşılığının görülmesi için yaratılmışlardır.

“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilendir.”(Bakara 29)

Bunun sebebi ise, kulları arasında hangilerinin daha güzel ameller işleyeceğini denemek içindir.

“O, hanginizin daha güzel ameller işleyeceğini denemek için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken ‘Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz’ desen, inkâr edenler, mutlaka ‘Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.’ derler.”(Hud 73)

“Hanginizin daha güzel ameller işleyeceğini denemek için ölümü de, hayatı da yaratan O’dur. O, üstündür, bağışlayandır.”(Mülk 2, ayrıca bkz: 17/93, 41/6)

[Kainat insanlar istifade etsinler için yaratıldığı gibi, bütün insanlar ve cinler de yalnızca Allah’a kulluk etmeleri için yaratılmıştır.] 

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”(Zariyat 56)

Süleyman Çelebi’nin “Nur-u Muhammedi” inancından etkilendiğini görüyoruz. Bu temelsiz, asılsız ve uyduruk iddiaya göre daha Adem yaratılmadan önce Muhammed’in Nuru (Nur-u Muhammedi) yaratılmıştı. Onlara göre “Muhammed’in Nuru” diye bir şey vardır. “Bu nazariye Peygamber’i (a.s.), Allah’ın bir sureti, ilk yaratılan ve bütün mahlûkâtın kendisinden yaratıldığı, kâinâtın aslî unsuru olan bir varlık şeklinde algılanmasına sebep olmuş ve böylece ona insanüstü vasıflar yüklemiştir. Netice itibariyle böyle bir nazariye, Peygamber’imizi (a.s.) “beşer peygamber” olmaktan uzaklaştırmış ve “aşkın peygamber” olarak tahayyül edilmesine sebeb olmuştur. “Hakîkat-i Muhammediyye” nazariyesinin özellikle tasavvufî muhitte yaygın ve etkili olduğu görülmektedir. Mutasavvıflara göre;

“Hz. Peygamber’in (a.s.) altmış üç yılla sınırlı cismânî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa ‘Hakîkat-i Muhammediyye’ var olmuş, bütün mahlûkât bu hakikatten ve onun için yaratılmıştır. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Gizli bir hazine olan Cenâb-ı Hak, bilinmeyi murat etmiş ve ilk defa taayyün-i hubbî şeklinde, yani Peygamber’in (a.s.) nuru ve sevgisi olarak tecellî etmiş, ardından diğer varlıkların hepsini bu nurdan yaratmıştır. Onun âlemlere rahmet oluşunun anlamı da budur. Buna göre evrenin varoluş sebebi, Allah’ın Muhammed’e (a.s.) duyduğu sevgidir.” 

Süleyman Çelebi (ö. 825/1422):

“Gel habibim sana âşık olmuşam / Cümle halkı sana bende kılmışam”;

“Ben sana âşık olunca ey şerif / Senin olmaz mı dû âlem ey latîf”

gibi beyitlerde bu muhabbeti “aşk” olarak nitelemektedir. Halbuki Kur’an Allah’ın kuluna aşık olduğundan değil, sevgisinden bahsetmektedir. Bir kadın ve erkek arasında gerçekleşen aşk olayını Allah’a uyarlaması ve Allah’ı kuluna aşık etmesi(!)Süleyman Çelebi’nin sapkınlığının derecesini de ortaya koymaktadır.

“Resûl-i Ekrem’in (a.s.) ruhu ve nuru, bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan o, insanlığın manevî babası kabul edilmektedir. (Bkz. Demirci, “Hakîkat-i Muhammediyye”, DİA, XV, 180)

Hiçbir akli ve kitabi delile dayanmayan bu hezeyan, hem Peygamberi putlaştırmaktan hem de Allah’ın vahyini ciddiye almamaktan kaynaklanmaktadır. Efendilerini, şeyhlerini putlaştırmak isteyenler, buna zemin hazırlamak için önce Peygamberi putlaştırmaktadırlar. Bu emellerine erişmek için ne delil tanırlar, ne kitap, ne vahiy, ne Allah ve ne de peygamber… 

Süleyman Çelebi’nin yazdığı Mevlid’e göre, Hz. Muhammed’in nuru, Hz. Adem’in ve eşinin, Hz. Şit’in, Hz. İbrahim’in ve Hz. İsmail’in alnında belirmiştir. Onların kutlu ve seçkin insanlar oluşuyla bu yaratılan ilk şey yani silsile yoluyla birbirlerine aktardıkları Nur-u Muhammedi en son Muhammed’in alnında son bulmuştur.

Allah Hz. Adem’in alnına Nur-u Muhammedi’yi koyduğunda (!) bakın ona neler de söylemiş: 

“Hak Teala çün yaratdı Ademi /Kıldı Ademle müzeyyen alemi”

(Allah Teala Adem’i yaratınca, Adem’le birlikte alemi süsledi) 

“Ademe kıldı feriştehler sücud /Hem anâ çok kıldı ol lûtf issi cûd”

(Adem’e melekler secde etti, ona çok lütuf ve cömertlikte bulundu) (HAK TEALA BAHRİ) 

“Mustafa nurunu alnından kodu /Bil habibim nurudur bû nur ded.”

(Allah, Adem’in alnına Muhammed’in nurunu koydu ve Adem’e dedi ki: “Bu nur, sevgilimin nurudur”)

“Kıldı o nur anın alnında karar /Kaldı anın ile nice ruzigâr”

(O nur Adem’in alnında karar kıldı ve daha nice ilahi esinti kaldı.)

“Sonra Havva alnına nakletdi bil /Durdu anda dahi nice ay-ü yıl

(Sonra Havva’nın alnına nakledildi. Onda da nice aylar ve yıllar kaldı.) 

Şit doğdu anâ nakletti bu nur /Anın alnında tecelli kıldı nur”

(Şit doğunca bu nur ona nakledildi. Onun alnında bu nur tecelli etti) 

Erdi İbrahimi İsmaile hem /Söz uzanûr eğer kalanın der isem 

(Hem İbrahim’e ve hem de İsmail’e de ulaştı bu nur. Söz uzanmasın diye bunun nur olduğunu söylemedim.) 

En sonunda bu nur, yaratılan ilk şey olan asıl sahibine aktarılmış(!) 

“İşbu resm ile müselsel muttasıl /Ta olunca Mustafa’ya müntekil”

(İşte bu birbirine bağlı zincirleme iz, Mustafa’ya da intikal etti) 

Netice itibariyle Hakîkat-i Muhammediyye nazariyesinin, özellikle Yeni Eflâtunculuk ve Hıristiyanlık gibi yabancı kaynaklardan Şiîliğe, oradan da tasavvufî düşünceye geçtiği anlaşılmaktadır.

Hadis âlimleri ve Hanbelîler başta olmak üzere ulemânın ekseriyeti, Hz. Peygamber’in (a.s.) bu şekilde anlaşılmasının, onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Meselâ İbn Teymiyye, bu konuda kendisine sorulan bir soruya verdiği cevapta şöyle demektedir: 

“(Hakîkat-i Muhammediyye) konusundaki hadislerin sıhhatine inanan kimse kâfir olur ve tevbe etmesi gerekir. Tevbe etmezse katli vâcibdir. Bu konudaki hadislerin hiçbirinin aslı yoktur. (Sahih rivâyetleri ihtiva eden) hiçbir kitapta bu kabil rivâyetler yer almamaktadır. Allah’ı ve Rasulü’nü bilen hiçbir kimse bu konuda bir hadis rivâyet etmemiştir.” 

Ancak İbn Teymiyye’nin bu görüşünün, çok ağır olduğunu belirtmek gerekir.

“Süleyman Ateş de ilk yaratılan varlığın, nûr-i Muhammedî olduğunu ifade eden hadisler hakkında şu değerlendirmeyi yapmaktadır: 

“Bu hadislerin hepsinin uydurma olduğunda kuşku yoktur. Böyle garip rivâyetler, inanç kaynağı olamaz. Bunlar, Kur’an’a aykırı sözlerdir.” (Süleyman Ateş, İslâm Tasavvufu, s. 525)

Ol gice kim doğdu ol hayrûl beşer /Anesi anda neler gördü neler 

(O gece ki insanların en hayırlısı doğdu. Annesi orda neler gördü neler.) 

Dedi gördüm ol Habibin ânesi /Bir acep nur kim güneş pervanesi 

(Dedi ki gördüm o sevgilinin annesi. Bir acayip ışık ki sanki güneş pervanesi.)

Berk urup çıktı evimden nagehan /Göklere dek nur ile doldu cihan 

(Şimşek gibi çıktı evimde ansızın. Göklere dek ışıkla doldu dünya.) (Veladet Bahri)

Peygamber’in melek görmesi bile bir olay iken daha peygamber gelmemiş cahiliye dönemindeki bir kadının, -Hz. Peygamber’in annesi de olsa- melek görmesi hangi delile dayanmaktadır? Son peygamberin annesi üç melek gördüyse, neden ne Kur’an’da ne de hadislerde böyle bir konudan söz edilmemiştir? Gaybı yalnızca Allah bilmez mi? Örneğin Allah Resulü bile gaybı bilmez iken Süleyman Çelebi gaybı nereden bilmektedir?

“(Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin.” (Al-i İmran 44)

“İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, sakınanların/korunanların olacaktır.” (Hud 49)

Evet, bu konular ciddi konulardır. Amina Hatun üç melek görmüş; biri Doğu’da, diğeri Batı’da, üçüncüsü Kâbe’nin çatısına dikilmiş! Sahi, Süleyman Çelebi gaybı nerden biliyor? Ona vahiy mi geldi? Gaybı bildiğini iddia etmek çok cüretkâr ve tehlikeli bir iddia değil midir? 

Gökler açıldı ve feth oldu zulem /Üç melek gördüm elinde üç alem

(Gökler açıldı ve karanlık açıldı. Üç melek gördüm elinde üç bayrak.) 

Biri meşrık biri mağribde anın /Biri damında dikildi Kâ’benin 

(Biri doğudaydı biri batıda. Biri de Kâbe’nin damında dikildi.) 

Bildim anlardan kim ol halkın yeği /Kim yakin oldu cihana gelmeği 

(Bildim ki o halkın en iyisi. Ki dünyaya gelmesi oldu yakın.) 

Bildim anlardan ki ol halkın beyi /Kim yakin oldu cihanâ gelmeyi 

(Bildim onlardan ki o halkın beyi. Ki yaklaştı dünyaya gelmesi.) 

Hem sonra melekler neden Amine Hatun’un evini Kâbe gibi tavaf etsinler? Sadece Allah’ın evi olan beyti haram yani Kâbe tavaf edilebilir. Çünki Allah sadece oranın tavaf edilmesini emretmiştir. Tavaf bir ibadettir ve bu sadece Kâbe’de yapılabilir.Amine Hatun’un evinin ne gibi bir özelliği vardır? Allah orayı tavaf etmeye izin vermiş midir? Vermişse bu izin, bu ayet nerededir? Yok, Allah böyle bir izin vermedi ise Süleyman Çelebi, Kâbe’den başka bir evi tavaf etme ibadetini neye dayanarak ihdas ve icad etmektedir? Allah hakkında konuşan insanların ciddi olması gerekir ama bu ciddiyet Süleyman Çelebi’de hiç yoktur.

İndiler gökten melekler saf ü saf /Kabe gibi kıldılar evim tavaf 

(İndiler gökten melekler dizi dizi. Kâbe gibi evimi tavaf ettiler.) 

Hem hava üzre döşendi bir döşek /Adı Sündüs, döşeyen anı melek 

(Hem havada bir döşek döşendi. Adı Sündüs’tü onu döşeyen meleğin.) 

Çün göründü bana bu işler ayân /Hayret içre kalmış idim ben heman

(Çünkü bu işler bana açıkça göründü. Hayret içinde kalmıştım ben o anda) 

Yarılıp çıktı divardan nagehan /Geldi üç huri banâ oldu ayan 

(Yarılıp çıktı duvardan ansızın. Geldi üç melek bana göründü.)

Firavn’ın eşi olduğu söylenilen Asiye ve İsa peygamberin annesi Meryem nasıl melek oldu? Ona nasıl görüldü? Doğuma nasıl şahid oldular? Biz de ölüleri görebilir miyiz? Bu bilgiye Süleyman Efendi’den başka şahit olan var mı? O nasıl şahit oldu? 

Bazıları derler ki ol üç dilberin /Asiye’ydi biri ol meh-peykerin 

(Bazılar derler ki o üç meleğin. Asiye idi biri o ay yüzlünün.)

Biri Meryem hatun idi aşikâr /Birisi hem hûrilerden bir nigâr 

(Biri Meryem Hatun idi açık. Birisi de hurilerden biriydi.)

Geldiler lutf ile ol üç mehcebin /Verdiler bana selam ol dem hemin.

(Bu üç melek bana lutufla geldiler. Verdiler bana hemen selam.)

Çevre yanıma gelip oturdular /Mustafayı birbirine muştular 

(Çevreden herkes yanıma gelip oturdular. Mustafa’yı birbirine müjdelediler.)

Üç alem dahi dikildi üç yere /Her birisin edeyim nerden nere 

(Üç bayrak dikildi üç yere. Her birisini edeyim nerden nere.) 

Dediler oğlun gibi hiç bir oğul /Yaradılalı cihan gelmiş değil. 

(Dediler ki oğlun gibi hiç bir oğul. Dünya yaratılalı dünyaya gelmemiştir.)

Bu senin oğlun gibi kadri cemil /Bir anâya vermemiştir ol Celil. 

(Senin bu oğlun gibi kıymetli bir evladı. Bir anaya vermemiştir o Allah.) 

Ulu devlet buldun ey dildare sen /Doğuserdir senden ol hulki hasen.

(Büyük bir nimet buldun ey gönüldaş. Doğacaktır senden o güzel yaratılışlı.)

Peygamberimiz gerçekten dünya ve ahiret tüm ilimlerin sultanı mıdır? Elbette değildir. Süleyman Çelebi, tüm ilimleri bilen -ala külli şey’in alim olan sadece Allah değilmiş gibi- peygamberi de bu makama yükseltmiştir. Biz biliyoruz ki görünen ve görünmeyen her şeyin alimi (alimu’l-gaybi ve’ş-şehadat) Allah’tır. Dinimiz İslam olduğuna göre kaynağı Kur’an, yani vahy’dir. Kur’an kaynak olarak varken ikinci bir kaynak iddiasının sebebi nedir?

Burada İsa peygamberin doğacağının melek gönderilerek annesine haber verilmesine benzerlik vardır. Kur’an’ın anlattığına göre Allah, insan kılığında melek göndererek, Meryem aleyhisselama “İsa isminde bir oğlu olacağını” haber vermiş, müjdelemiştir. Halbuki Muhammed (a.s) hakkında böyle bir müjde yer almamaktadır Kur’an’da.Olsaydı elbette Allah haber verirdi. Bu noksanlığı (!?) gidermek için olsa gerek (!) Süleyman Çelebi bu iddialarda bulunmaktan çekinmemiştir. Aksi halde peygamberimiz nasıl olup da “tüm peygamberlerden üstün” olacaktı?

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır /Bu gelen tehvid-i irfan kânıdır

(Bu gelen dünya ve ahiret ilimlerinin sultanıdır. Bu gelen ilim, irfan, ahlakın, birliğin, dinin kaynağıdır.)

Bu gelen aşkina devreyler felek /Yüzüne müştakdürür ins ü melek 

(Bu gelenin aşkına felekler döner. Yüzüne aşıktır insanlar ve melekler.)

Bütün kainat ve içinde olup bitenler, Allah ve O’nun mesajı değil bütünüyle bir insan olan Hz. Peygamber için midir ve onun için mi yaşamaktadır?

Bu gice ol gicedir kim, ol şerif /Nur ile alemleri eyler latif 

(Bu gece o gecedir ki o şerefli. Işıkla alemleri rahmetlendirir.) 

Bu gice şâdân olur erbâb- dil /Bu giceye can verir eshab-ı dil 

(Bu gece mutlu olur gönül ehli. Bu geceye can verir gönül dostları.)

Aşağıdaki satırlarda ise peygamberimiz, Allah’ın aleyhine hüküm vereceği kimseleri kurtaran bir yarı ilah veya Allah’ın ortağı olarak gösterilmektedir. Bu inancın bir benzeri Hıristiyanlarda da vardır. Onlardan bir grup, İsa’nın öldükten sonra göğe, Allah’ın yanına çıktığına, Allah’ın yanında oturduğuna ve kıyamette insanları Allah ile beraber yargılayacaklarına inanmaktadır.

Bütün günahkarlara Peygamberin şefaat edeceğine dair bir ayet var da biz mi bilmiyoruz? Hem, Allah kullarını affetmeyecek, onlara şefaat etmeyecek mi? Edecek. Bakın ne diyor Allah:

“Allah şirki asla bağışlamayacaktır. Onun haricindeki suçları dilediğine bağışlar” (Nisa 48)

“Şüphesiz ki o küfre/inkâra sapan ve insanları Allah yolundan men eden, sonra da bu haliyle ölenler var ya, işte Allah onları asla bağışlamaz. (Muhammed 34)

“Size yasakladığımız suçların büyüklerinden kaçınırsanız, küçüklerini de biz affeder ve sizi güzel bir yere yerleştiririz.” (Nisa 31)

Demek ki Allah imanına şirk karıştırmayanları affedecek ve onlara şefaat edecek. Öyleyse, Allah’tan başkasının kapısına gitmenin (bu iddianın) ne anlamı olabilir?

1’inci ihtimal: Allah’ın bağışlamadığı, diğer bir tabirle “cehenneme gitmesine hükmedilen kişileri” Allah’ın elçisi(?)nin kurtarabileceği inancı.Peygamberimiz kıyamet günü insanların avukatı/vekili olmayacağına göre bu mümkün olmaz. Zira peygamberimiz de o gün diğer insanlar gibi sorguya çekilecektir. O da diğer insanlar gibi mahkemeye çıkacaktır.

2’inci ihtimal ise: Peygamberimizin, Allah’ın hükmünü değiştirebileceği yani bozabileceği inancıdır. Allah hiç kimseyi hükmüne ortak yapmadığına, yapmayacağına göre bu mümkün değildir. Zira Allah hüküm verdiği zaman yanlış hüküm vermez ki birileri bunu bozabilsin! Allah’ın yanlış yapabileceğini ve birilerinin de bunu bozabileceğini/düzeltebileceğini düşünmek ise küfr’dür. Kur’an, insanlardan zanna değil gerçeklere dayanarak konuşmasını isterken, delile dayanmalarını isterken, Süleyman Çelebi buna hiç mi hiç lüzum hissetmemektedir.

Allah’ın, hakkında hüküm vererek cehenneme göndereceği kimseyi kurtarmak kimin haddinedir? Peygamberimiz hiçbir zaman “ben büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim. Onları cehennemden kurtaracağım dememiştir. “Demiştir” diyenler, Allah’ın elçisine iftira etmektedirler. Bunu hiçbir elçi dememiştir. Nuh (a.s)’ın hatırına oğlunu ve hanımını ateşten kurtarmayan, Lut (a.s) hatırına karısını kurtarmayan, İbrahim (a.s) hatırına babasını affetmeyen Allah, Muhammed (a.s) hatırına seni mi (veya başkalarını mı) affedecektir? Bunları söyleyen Kur’an’dır. Kur’an’ı bize ileten tebliğ eden peygamberimiz olduğuna göre!..

Allah’tan başka bir varlığın şefaat edebileceği, insanı ahirette (ateşe düşmekten) kurtarabileceği inancı şirktir.(Yunus 18) Mekkeliler bu sebeble müşrik diye isimlendirilmişlerdir. Kavminin bu yöndeki inancını inkar eden ve sadece Allah’ın şefaat edeceğine iman eden kimseyi anlatan Yasin suresinin ayetlerini okuyalım:

“O şehrin öbür ucundan (bunların geldiğini duyan imanlı) bir adam koşarak geldi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Gönderilmiş(bu elçi)lere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen (bu) kimselere uyun. Onlar doğru yola erişmişlerdir. Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa ancak O’na döndürüleceksiniz. Ben, O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer çok esirgeyen (Allah) bana bir zarar vermek dilerse onların (o bahsi geçen varlıkların) şefaati bana hiçbir fayda vermez ve beni kurtaramazlar. Şüphesiz (böyle inanır ve sizin dediklerinizi kabul edersem o zaman) ben, apaçık şekilde sapmış olurum. Ben sizin Rabbinize (Allah’a, sadece onun şefaat edeceğine) iman ettim, beni duyun.’ (Öldüğü zaman ona) ‘Gir cennete’ denilecek. (O da) ‘Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığı(nı) ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi (bu durumda elbette iman ederlerdi)!’ dedi. (Yasin 20-27)

Buna ilave olarak Zümer suresi 38’inci ayette insanı, başına gelen belalardan kurtaracak olan, buna gücü yetenin Allah olduğu anlatılmaktadır:

“Öyleyse bana söyleyin. Allah bana bir zarar vermeyi dilerse sizin Allah’ı bırakıp yalvardıklarınız (veya kulluk/hizmet ettikleriniz), O’nun bu zararını (benden) giderebilirler mi? Yahut (Allah), bana bir rahmet (bir iyilik) dilese, onlar O’nun rahmetini alıkoyabilirler mi?” Dedirten Allah, iddialarında ısrar ederlerse onlara, “De ki, Allah bana yeter. Tevekkül edenler de ancak O’na güvenip dayanır(lar)” denilmesini öğütlemektedir. (Zümer 38)

“Yoksa (onlar) Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘Onlar, hiçbir şeye sahip olamaz ve düşünemezlerse de mi (şefaat edecekler)?” (Zümer 43)

“De ki, ‘Bütün şefaat (şefaatin tamamı/hepsi) Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü (ve hükümranlığı) yalnız O’nundur. Nihayet (hepiniz) ancak O’na döndürüleceksiniz.’” (Zümer 44)

Nasıl ki yaratmanın tamamı Allah’ın ise yani varlığı yaratırken yardımcı edinmemiş ise, nasıl ki insanın rızkını yaratırken ortak edinme ihtiyacı duymamış ve tek olarak yaratıyor ise, şefaat ederken de bir yardımcı ve ortak edinme ihtiyacı duymamaktadır. Çünki o HİÇ KİMSEYİ HÜKMÜNE ORTAK YAPMAZ. ONUN YAPMADIĞI BİR ŞEYE YELTENMEK İSE ZULÜMDÜR. 

Kütübü Sitte’de yer alan bir rivayette, peygamberimiz, kızı Fatıma’ya hitaben: “-Kızım fatıma!. Mal istiyorsan vereyim ama sakın babam peygamber diye güvenme. Ben o gün, Allah’tan gelecek bir şeyi savamam demiştir.. Buna benzer bir diğer rivayette ise: -Kıyamet günü biriniz yanıma gelse (gelemez ya) ve vermediği bir zekat ipinden dolayı yardım istese, ona derim ki: -Ben size dünyada Allah’ın ayetlerini okumuştum!”

Kur’an’daki bu gerçeklere, Rasulullah’ın bu sözlerine rağmen Süleyman Çelebi, ahirette Muhammed (a.s)’ın günahkarları ateşten kurtaracağını iddia edebilmiştir. Hem de ne için? Peygamberimizi diğer peygamberlerin üzerine çıkarabilmek için(!)

Allah bu konuda son noktayı koymuş ve şöyle demiştir:

“Öyle bir günden sakınıp korkun ki (o gün) hiç kimse, kimseden yana bir şey ödeyemez. (Azaptan kurtulması karşılığında) kimseden fidye kabul olunmaz, hiç kimseye şefaat (iltimas, kayırma) da fayda vermez ve onlara yardım da edilmez. (Bakara 123)

Rahmeten lil’alemindir mustafa / Hem şefiu’l-muznibindir mustafa

(Alemlere rahmettir Mustafa. Hem günahkârlara şefaatçı’dır Mustafa )

Vasfını bu resme tertib etdiler / Ol mübarek nuru tergib ettiler 

(Sıfatlarını bu resme düzenlediler. O mübarek nur’u birleştirdiler.) 

Kur’an’da Allah, İsa peygamberin annesi Meryem’e “Allah’ın kelimesi ve ondan bir ruh olan İsa’yı müjdelemek için melek gönderdiğini söylemektedir. İsa’yı müjdelemek için peygamber gelir de, Muhammed’i müjdelemek için niye gelmesin(!) Gelmiyorsa/gelmediyse uydurursun olur biter(!) Koskoca Muhammed’i annesine müjdelemeyecek melekler olur mu? Olmaz!!! Süleyman Çelebi bu olmayanı da uyduruk sözlerle oldurmuştur. Zira Muhammed, bütün peygamberlerden, hatta insanlardan üstündür ya(!) Böylece Meryem (a.s)’la peygamberimizin annesini yarıştırmaktadır.

Amine eder çü vakt oldu tamam / Kim vücuda gele ol hayrül enam. 

(Amine der çünkü zaman geldi. Ki meydana gelsin o hayırlı nimet.)

Susadım gayet hararetten kati / Sundular bir cam dolusu şerbeti 

(Susadım gayet hararetten kesin. Sundular bir cam dolusu şerbeti.) 

Şerbeti karşımda tutdu hûriler / Bunu sana verdi Allah dediler 

(Şerbeti karşımda tuttu huriler. Bunu sana verdi Allah dediler.) 

Kardan ak idi ve hem soğuk idi / Lezzeti dahi şekerde yok idi 

İçtim anı (onu) oldu cismim nura gark /Edemedim kendimi nurdan fark 

(İçtim onu bedenim oldu ışık. Kendimi ışıktan ayıramadım)

Geldi bir ak kuş kanâdiyle revan / Arkamı sıvadı kuvvetle heman 

(Geldi bir beyaz kuş melek. Arkamı sıvadı kuvvetle hemen.)

Doğdu ol saatte ol sultan-ı din / Nura gark oldu semavat ü zemin 

(Doğdu o saatte dinin sultanı. Işığa boğuldu gök ve yer.) 

Tasavvufçu çevrelerin yoğun biçimde işlediği aslı astarı olmayan “Nur-u Muhammed” mitolojisi, Süleyman Çelebi’nin şiirini adeta kuşatmıştır. “Nur-u Muhammedi” veya “Hakikat-i Muhammediyye” miti, Hz. Muhammed’in, Allah’ın hakiki olarak yarattığı ilk varlık olduğunu, tüm alemlerin onun için var edildiği ve bütün varlıkların onun nurundan (ışığından) yaratıldığı esasına dayanmaktadır. 

Hak Teala ne yarattı evvela / Cümle mahlukattan kim evvel ola.

(Allah ilk önce neyi yarattı, tüm yaratılmışlar arasında ilk önce yaratılan kimdir?) 

Mustafa nurunu evvel kıldı var / Sevdi anı ol kerimü girgidar 

(İlk önce Mustafa’nın nurunu var kıldı/yarattı ve onu en sevgili gibi sevdi) 

Adem’in affolunması, Hz. Muhammed sayesinde olmuş(!)

Hem vesile olduğu içün ol Resul / Ademin Hak tevbesini kıldı kabul

(Muhammed peygamber aracı olduğu için Allah Adem’in tövbesini kabul etti.) 

Adem’in itibarı, Hz. Muhammed sayesinde olmuş!

Ger Muhammed gelmeseydi aleme / Tac-i izzet ermez idi Ademe 

(Eğer Muhammed Dünya’ya gelmeseydi Adem itibar tacına ulaşamazdı.) 

Hz. Nuh, tufanda boğulmamasını Hz. Muhammed’e borçluymuş(!)

Nuh anıçün buldu hem garktan necat / Daği doğmadan göründü mûcizat 

(Nuh, Muhammed’den dolayı boğulmaktan kurtuldu. Kendi doğmadan mucizeleri göründü) 

Halbuki Muhammed’e (a.s) mucize verilmediği kesin bir hakikattir. (İsra 59)

Hz. Muhammed’in binlerce öncesindeki atalarının değerli olması da Rabbiyle olan dostluğundan dolayı imiş(!)

Cümle anın dostluğuna adına / Bunca izzet kıldı Hak ecdadına 

(Muhammed’in dostluğundan dolayı Allah onun tüm atalarını da onurlu kıldı.) 

Ateş, Hz. İbrahim’i yakmadı. Bilin bakalım kimin sayesinde? Tabiki Hz. Muhammed’in(!) 

Ceddi olduğiçün anın hem Halil / Narı cennet kıldı anâ ol Celil 

(Muhammed’in atası ve dost olduğu için Allah İbrahim’e ateşi cennet kıldı.)

Hz. Musa’nın asasının ejderhaya dönüşmesi Hz. Muhammed’in hürmetinden dolayı(!) 

Hem dahi Musa elindeki asa / Oldu anın hürmetine ejderha 

(Musa’nın elindeki asa Muhammed’in hürmetine ejderha oldu.)

Hz. İsa, Hz. Muhammed’in ümmetinden olabilmek adına göklere çıkmış(!)

Hz. Muhammed’in peygamberliği yanında diğerlerinin peygamberliği mürsel düzeyindeymiş. Hz. Muhammed, en mükemmelmiş(!)

Ölmeyip İsa gök’e buldu yol / Ümmetinden olmak için idi ol 

Gerçi kim bunlar dahi mürseldürür / Lîk Ahmed ekmelü efdaldürür 

(İsa peygamber, Muhammed peygamberin ümmetinden olmak için ölmeden göğe çıktı. Gerçi bunlar da kim, peygambervari (mursel) olsalar dahi, ancak Muhammed, en mükemmel ve en faziletlisidir.) 

Tüm peygamberler bırakın peygamber olmayı, Muhammed’in ümmeti olmak için dua ediyorlarmış(!) Bu peygamberler gelecekte yaratılacak bir insanı nereden bilip de dua etmişler acaba? Gaybı biliyorlardı diye mi düşünmektedir Süleyman Çelebi? Yoksa, Allah bu peygamberlere gaybı bildirdi diye mi inanmaktadır?

Çün temenni kıldılar Haktan bular / Kim Muhammet ümmetinden olalar 

(Çünkü diğer peygamberler Muhammed ümmetinden olmak için Allah’tan temenni de bulundular.) 

Sünnetin tut ümmeti ol ümmeti / Ta nasip ola sanâ Hak rahmeti 

(Sünnete sarıl da Muhammed’in ümmeti ol ki sana Allah’ın rahmeti nasip olsun.) 

Mevlidin son bölümü ise “ya ilahi ol muhamed hakkıçün” diye başlayarak “Peygamberin Allah’ın üzerinde hakkı varmış” gibi Allah’a bu şekilde dua edilmesi Çelebi’nin akidesinin ne kadar hurafelere dayandığını göstermektedir. Hiçbir varlığın Allah üzerinde hakkı, hatırı olmadığı gibi, asıl Allah’ın bütün varlık üzerinde hakkı vardır. Zira yaratıcı olan Allah’tır. Nasıl olur da yaratılmış varlıklardan birisi olan bir insanın (peygamber) Allah üzerinde hakkı olabilir?

Mevlid manzumesinin “Ya ilahi ol muhammed hakkıçün” / “Ey Allahım o muhammedin hakkı için” diye başlayan dizelerden sonra, “ol şefaat káni ahmed hakkıçün” demiş, “kudsü kabe, merve zemzem hakkiçün” diyerek Kabe’nin, Kudüs’ün, Merve (sa’y yapılan tepelerden birisi) ve zemzem suyunun, gözü yaşlı aşıkların dahi Allah’ın üzerindeki hakkı(!)ndan bahsedebilmiştir. Bu sözlerden sonra ise, asi ve mücrim olan biz kulları yargılayıp, “günahlardan beri (beraat eden/kurtulanlardan) et” demektedir. Bu şekilde birilerini tavassut ederek/vasıta kılarak dua etmek, Kitabi ve İslami değildir.

Kur’an’da birçok peygamberin yaptığı duada “Allah ile aralarına birilerini koyarak dua ettikleri vaki değildir. Örneğin, Yunus peygamber balinanın karnına girdiğinde şöyle dua etmiştir kurtulmak için:

“Ya rabbi senden başka ilah (Allah) yoktur. Bütün noksanlıklardan münezzehsin (uzaksın). Kendime zulmettim (yazık ettim)” (Enbiya 87) “Biz de onun duasını kabul ettik ve onu sıkıntıdan kurtardık. İşte biz iman edenleri böyle kurtarırız.” (Enbiya 88) 

Allah’a ortak koşmadan inanan Yunus peygamber görev yerini izinsiz terk ettiği için kendini balinanın karnında bulmuş, Allah’a dua ederken, görüldüğü gibi kimseyi araya sokmamış ve sadece Allah’a dua etmiştir. Esasen namazlarda okuduğumuz Fatiha suresi bile, “Dua esnasında Allah ile aramıza birilerini sokmamamız gerektiğini, bunun yanlış olduğunu gösteren delillerden sadece birisidir. Ayrıca bakınız: Musa (a.s) (Ta-ha 25, 27); Süleyman (a.s) (Neml 19); Zekeriya (a.s) (Al-i İmran 38); Muhammed (a.s) (İsra 80 ve Tevbe 129); İbrahim (a.s) (İbrahim 41 ve Şuara 83); Yusuf (a.s) (Yusuf 101); Eyüb (a.s) (Enbiya 83).

Allah, peygamberlerin dualarını bize aktararak nasıl dua edeceğimizi öğretmiştir. Bu dualarda hiçbir şekilde bir insanla tevessül görülmemektedir.

Mirac bahsinde ise, Süleyman Çelebi, Peygamberimizin Cebrail ile konuştuğu bir esnada Refref’in gelerek kendisini aldığını ve sidre’ye götürdüğünü ve aklın orada durduğunu çünki mekan ve arz(yer)ın olmadığı bir yere “Allah katına/göğe” çıktıklarını ve orada aşikar olarak (açıkça) Allah’ı gördüğünü, Allah’ın kendisiyle harfleri ve kelimeleri kullanmadan konuştuğunu ve peygambere “Gece-gündüz durmadan istediğin mabud(Allah)’ın benim. Ne istiyorsan, ne muradın var ise onları yapayım” dediğini, Peygamber’in ise Allah’a “Ya rabbi, o zayıf ümmetlerin hali nolacak? Korkarım ki yerleri cehennem olur” diyerek şefaat talep ettiğini anlatmaktadır. Devam eden satırlarda ise, Allah kulunun talebini kabul ederek “Ümmetini sana verdim ey habib / cennetimi onlara kıldım nasip” demiş. Kullarımı davet et, gelip didarımı görsünler. Zatını, zatım(kendime)a mirat (ayna) yaptım. Adını adım ile beraber (yan yana) yazdım” demiş. Konu uzun olmakla beraber şunları söyleyelim:

Allah Kur’an’da, Muhammed (a.s)’a mucize vermediğini (İsra 59) gerekçesi ile ve istenilen mucizeleri de 90’ıncı ayette anlattığı, beraber açıkladığı, Mirac talebinin yani peygamberim diyen Muhammed’in “Allah dedi ki” diyerek ağzıyla söylediği vahiyleri “göğe Allah katına çıkarak oradan yazılı bir kitap olarak indirmesini istemişler. (İsra 93) Lakin bu, Allah tarafından “Sübhanalllah! Ben insan olan bir elçiden başka bir şey miyim?” (İsra 93) dedirtilerek reddedildiği halde, nasıl oluyor da peygamberin Allah katına çıktığına ve onunla yüz yüze görüştüğüne inanılıyor? (Bakınız: İsra suresi 59, 90, 91, 92 ve 93’üncü ayetler) Dahası, Kur’an’da Allah’ın söylediklerini hadis(söz)leriyle yalanlayan bir peygamber anlayışı, Allah’a muhalefet eden bir peygamber anlayışı yaşatılıyor, canlı tutuluyor!

HÜLASA:

Süleyman Çelebi’nin mevlidi yazma sebebi bile onun amacının Kur’an’daki İslam’a uygun olmadığını göstermektedir. O, peygamberimizi diğer peygamberlerden üstün, hatta en üstün göstermek için yazmıştır. Bunu gösterebilmek için olmadık hurafeleri Allah’ın elçilerinin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselama isnad etmekten çekinmemiştir. Allah insanları topraktan yarattığını, aynı topraktan eşini yarattığını, diğer bütün insanların ise ademle eşinden çoğaldığını söylediği halde, onun nur(ışık)dan yaratılan ilk insan olduğunu, bütün kainatın/evrenin onun için yaratıldığı, ALLAH’IN KULU (YARATTIĞI BİR VARLIK) OLAN MUHAMMED’E AŞIK OLDUĞU(!?), nur’u muhammedi veya hakikati muhammedi iddiasında bulunuyor; annesi kendisine hamileyken meleklerin gelerek, İsa peygamberin annesi Meryem’e İsa’yı müjdeledikleri (Kur’an) gibi Muhammed’i annesine müjdeledikleri(!), doğumuna meleklerin eşlik ettikleri(!), Muhammed (a.s)’ın annesinin evini Kabe gibi tavaf ettikleri(?!), daha sonra ise peygamberin, Kureyş’in mirac teklifini kabul ederek (İsra 92) Allah katına çıktığını(!), günahkarlara şefaat ederek onları ateş/cehennemden kurtaracağı(!), çünki Muhammed’in Allah üzerinde (ortaklık) hakkı olduğu(!), insanlar; Allah’ın dualarını kabul etmelerini istiyor iseler onunla tevessül ederek dua etmelerini(!)tavsiye ve iddia etmektedir.

Kur’an’da ‘övgü’nün yalnızca “alemlerin rabbi, terbiyecisi, yaratıcısı olan Allah’a özgü” olduğu (Fatiha 1) yazılı olduğu halde; peygamberimiz, “Hıristiyanların İsa’yı uçurdukları (aşırı yücelttikleri) gibi beni de uçurmayın. Zira ben, O’nun kuluyum. Öyleyse benim için yalnızca Allah’ın kulu ve elçisi deyin!” (Buhârî, Ehâdîsü’l-Enbiyâ, 48; Hudûd, 31) dediği halde bu talimata da uymamış ve “bizim gibi bir insan olan” peygamberimizi uçurarak/yücelterek Allah’a ortak yapmıştır.

Ayrıca, Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre Hz. Peygamber (a.s) kendisine “Ey yeryüzündekilerin en hayırlısı!” diye seslenen bir sahâbîye, “Bu sıfata lâyık olan kişi İbrahim’dir” buyurmuştur. (Bkz. Ebû Dâvud, Sünne, 14) Bu hadis bile onun kendisini, Çelebi’nin aksine, önceki peygamberlerle yarıştırmadığını göstermektedir. 

Bütün peygamberler birer beşer(insan)dirler1; diğer insanlar gibi ana rahminden dünyaya gelirler,2 başkalarının bakımına muhtaç bir şekilde bebeklik çağı geçirirler,3 olgunluk çağına gelirler,4 evlenip çoluk-çocuk sahibi olurlar,5 yaşlanırlar ve buna bağlı olarak bedenleri değişimlere uğrar,6 hastalanır ve fizikî rahatsızlıklar yaşarlar,7 hayatlarını devam ettirebilmek için yemek yeme ihtiyacı hissederler ve ihtiyaçlarını karşılamak için çarşı-pazarda alış-veriş yaparlar.8 Dünya hayatlarının sonunda da her fânî insan gibi dünyevî hayatları ölümle son bulur.9 Gaybı bilmezler,10 ezelî ya da ebedî değildirler.11 Ancak peygamberleri beşer/insan/kul vasfından çıkarmadan, onları diğer insanlardan üstün kılan meziyetler de vardır. Bunların en önemlileri, Allah tarafından elçiliğe seçilmeleri12 ve kendilerine vahiy gelmesidir.13

“De ki: ‘Ben, tıpkı sizin gibi bir beşerim.(insan’ım) Ancak (benim sizden farkım) bana vahiy gelmesidir…”14

Ayrıca Kur’an, tıpkı geçmiş ümmetler gibi15 Mekke müşriklerinin peygamber olan kişinin, insanüstü bir fıtrata sahip olması gerektiği şeklindeki itirazlarını reddetmekte ve insana rehberlik edecek varlığın da ancak her yönüyle bir “insan” olabileceğini açık bir üslupla beyan etmektedir.16 

Netice itibariyle Kur’an’a göre Hz. Muhammed (a.s) “insan üstü” bir varlık değil, “diğer insanlar gibi bir insan”dır. Onu diğer insanlardan üstün kılan yönü, Allah tarafından seçilmişliği yani vahy alan bir insan oluşudur. Kur’an’ın da ifade ettiği üzere pek tabiîdir ki insanlara rehber ve örnek olarak gönderilen17 bir varlık da ancak her yönüyle bir “insan” olabilirdi. Lâkin Kur’an’ın Hz. Muhammed (a.s) için öngördüğü “beşer/kul peygamber” tasavvurunun, Hz. Peygamber’in (a.s) de bu konudaki ısrarlı uyarılarına rağmen, maalesef zamanla bazı Müslümanlar tarafından değiştirildiği ve çeşitli yabancı din ve felsefelerin tesiriyle Hıristiyanların Hz. İsa (a.s) anlayışındaki sapmalarına benzer şekilde aşırı yüceltilerek “insan üstü/örnek alınamayan peygamber” tasavvuruna dönüştüğü görülmektedir.

Süleyman Çelebi, Kur’an’ı, Kur’an’da esas ilkeleri bulunan İslam’ı bilmemektedir. İslam diye bildiği şey ise tasavvuf kültürü ve hurafeden başka bir şey değildir. Yukarıda bir kısmını verdiğimiz hurafeleri sayıp döken Süleyman Çelebi, peygamberin sünnetini izlediğini düşünmekte ve Allah’ın rahmetini ummaktadır. Allah, imanlarına şirk bulaştıranlara rahmet etmeyeceğini söylemesine rağmen Süleyman Çelebi bu konuda gerekli titizliğe riayet etmemiştir..

Bu Mevlid-i Şerif (!) denilen şiir, ne acıdır ki yalnız Allah’ın yüceltilmesi gereken mabetlere ibadet amacıyla sokulmuştur. Ve ne trajikomiktir ki, doğumgünü için yazılan bu şiir son peygamberimizin doğum günü kabul edilen gün haricinde daha birçok alakasız günde de aynen ibadet havasında okunmaktadır. Bu şiir, diğer kandil gecelerinde camilerde araya birkaç ayet, salavat sıkıştırılarak okunur. Ayrıca bu, buram buram peygambere tapmışlık kokan ve bir sürü yalan-yanlış bilgi içeren şiiri, çocuğunun doğumunun şerefine, onu sünnet ettirirken, evlendirirken, askere gönderirken okutanları da görebilirsiniz. Hacc dönüşünde okutulacak mevlid, hele bir de yemekliyse işte onun sevabı sizi cennete doğru kanatlandırıp uçurur(!) Akşam düğünde göbek atıp eğlenen insanlar ertesi gün oturup mevlid okurlar. Neden acaba? Tabii ki olaya kutsallık katmak için. İyi de bu yalan-yanlış bilgilerle dolu şiiri abartılı bir makamla okumanın çocuğun sünnet olmasıyla ya da gençlerin evlenip yuva kurmasıyla alakası nedir? İslami dayanağı olmayan bir şiir gelenekleştirilerek ta camilerimize kadar girmiş, alakasız faaliyetlerimizde ibadet coşkusuyla eda edilmiş ve bir nevi bu faaliyetlerimizi kutsama aracı olmuştur. 

Yüzyıllar boyu baş tacı edilen Süleyman Çelebi’nin yazdığı şiirdeki şirk ve küfr ifade eden sözleri okuduk. İslam’la çelişen taraflarını göstermeye çalıştık. Neticede, Süleyman Çelebi amacına erişmiştir. Tasavvufi ve hurafeci bir bakış açısıyla yazdığı şiir, Allah’ın kitabının önüne geçmiştir. Kur’an’dan daha fazla etkileyici ve coşku uyandırıcı olmuştur. Geleneksel müslümanlığın vazgeçilmez bir kitabı haline dönüşen mevlid şiiri, Kur’an’daki İslam’a muhalif ve onu ifsad eden özellikleriyle necat (kurtuluş) için değil, ateşe girmeye vesile olabilir ancak. Necat vesilesi mevlid şiiri okumak değil, imanına şirk bulaştırmamak ve salih amel/düzgün davranış sahibi olmaktır. Gerisi laf-u güzaftır.

Dipnotlar:

1 İbrahim 14/11; Kehf 18/110; Yasin 36/15; Fussilet 41/6. 

2 Meryem 19/15 ve 33; ilk insan olması dolayısıyla Hz. Adem’in ve babasız dünyaya gelmesi sebebiyle de Hz. İsa’nın doğumları, bu konuda istisna teşkil etmektedir. 

3 Âl-i İmrân 3/46; Mâide 5/110; Meryem 19/29; Tâhâ 20/39-40.

4 Yusuf 12/22; Kasas 28/14. 

5 Ra’d 13/38. 

6 Hûd 11/72; Meryem 19/4. 

7 Yusuf 12/84; Sâd 38/41. 

8 Enbiyâ 21/8; Müminûn 23/33; Furkan 25/7 ve 20. 

9 Bakara 2/61; Âl-i İmrân 3/55 ve 144; Sebe 34/14. 

10 Mâide 5/116; Hûd 11/31; Neml 27/65; Cin 72/26. 

11 Enbiyâ 21/8 ve Sebe’ 12; Bakara 2/130 ve 237; Âl-i İmrân 3/33; A’râf 7/144; Hac 22/75; Neml 27/59; Fâtır 35/32; Sâd 38/47. 

12 Bakara 2/130 ve 237; Âl-i İmrân 3/33; A’râf 7/144; Hac 22/75; Neml 27/59; Fâtır 35/32; Sâd 38/47. 

13 Nisâ 4/163; A’râf 7/203; Yunus 10/15; Yusuf 12/109; Kehf 18/110; Sâd 38/70; Fussilet 41/6; Ahkâf 46/9. 

14 Fussilet suresi 41/6.

15 İbrahim suresi 14/10.

16 İsra 17/94 ve 95; Teğabun 64/4.

17 Ahzab 33/21.

Paylaş :

Yorum Ekle

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmiştir *

İptal

1 Yorum

  • Necati
    24 Temmuz 2019, 12:32

    Bu arkadaş
    Peygamberimizin büyük bir ahlak üzere
    Âlemlere rahmet
    Bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olduğu âyetlerin den bilgisi yok galiba.
    Allah insaf versin

    Yanıtla